Sunday, February 1, 2009

nasır: mücellâ başarısızlık

kerameti atîden ziyâde mâzide kalan birileri, tayyib efendi' ye yaranmak için "arab dünyasının beklediği yeni nasır" falan gibi nitelemelerde bulunmuş. tabii, bununla esas vurgulanmak istenen arab dünyasından çok, orta şark'ın önderliğine türkiye'nin bölge ülkelerince de lâyık görülmesi gerektiği faraziyesi.

doğrusu, bu tür az gelişmişlik örgütlenmelerinin tarihte, hele de evrensel kapitalizmin egemen olduğu yakın tarihte yaratttığı hayır pek görülmemiştir ama olsun, hamâsiyyat, fütûhatçı duygusallık, fevrî algılamalr ve akla garnitür, bilgiye aksesuvar muamelesi yapmaya dayalı bir dünya görüşü için kâğıt üzerinde hoş göründüğü âşikâr.

gelgelelim, bilmek gerekir ki, cemal abdül nasır denen adam, bütün cafcafına rağmen neticede siyasî açıdan tam bir cilâlı (1) başarısızlık âbidesidir. merak eden wikipedia'dan falan da baksın, ben şimdilik aklımda kalanlarla şu kadarını hemen söyleyebilirim:

nasır'ın en büyük başarısı, darbeci hiyerarşi içinde bilmem kaçıncı sırada başladığı kral faruk'u (2) devirme hareketinde üstlerini bertaraf ederek mısır'a başkan olabilmesidir. bu hareket batı'yı ve de bilhassa mısır' a tarihî hâmi pozlarındaki dişi sökülmüş aslan ingiltere'yi kızdırdığından, nasır ülkesini hafif tertip "sosyalist" bir fırça ile pembeye boyamıştır.

nasır, 1956 da süveyş kanalını millîleştirince, ingiltere ve fransa israil'i de kışkırtarak bir harb başlatmaya kalkışmışlar, fakat fazla ilerleyemeden, amerike araya girerek, hattâ iki müttefikini de "sizi de fenâ döverim haa!.." diye azarlayarak, ortalığı yatıştırmış ama aradan nasır "büyük lider" diye sıyrılmıştır.

kanal mısır'da kalmış ama o gün bu gündür, gerçekte, kârını batılılar götürmüştür.

nasır batı korkusu ile sovyet rusya'ya utangaç adımlarla yanaşıp, moskova'nın kıt kanaat bütçesinden epey bir sadaka da koparmıştır. bu yardımın çoğu askeri harcamalara gitse de, "kalkınma hamlesi" adı altında, arada, bin yıllardır mısır'a bereket taşıyan nil nehri, rus-mısır ortak yapımı assuan barajı vasıtası ile "kontrol altına alınmış", nehrin getirdiği aluvyon artık baraja takıldığından, bütün ülkeyi besleyen nil vadisi, çölleşmeye başlamııştır. assuan, sanılanın aksine, mısır'ı ekonomik olarak geriletmiş, bu arada luxor harabeleri gölün ve çamurunun altında kalmış, putperest kültür böylece bir komonist-müslüman darbe daha yemiştir.

nasır efendi, yoklukta arab dünyasında lider olunca, gaaayetle muhteris bir projeye de kalkışmış, arab birliğini evrensel bir kudret haline getirmenin ilk adımı olarak, suriye ile birleşir gibi yaparak "birleşik arab cumhuriyeti" diye bir oluşum yaratmıştır.

anımsayalım, bu tür az gelişmiş toplumlarda, ekmek siyasettedir, siyaset de devlete hakim olabilmektir. tabii, birleşik bir devlet ayrı ayrı çöplenilebilecek iktidar sofralarını, sofraya konacak ganimetin çoğalması hiç garanti değilken teke indireceği için, b.a.c. denen garabe de bir kaç yıl sonra kendini feshetmiştir.

ama, nasır'ın mimarı, hattâ baş mimarı olduğu aslî felaket, 1967 arab-israil savaşıdır. yaklaşık 100 milyon nüfusluk kaynaktan (ve petrol kuyularından) beslenen birleşmiş arab kuvvetleri, 1967 haziranında "siyonist devleti yerle bir etmek, haritadan ve tarihten silmek" gibi ulvî bir amaçla israil' e saldırmışlar ve tam altı gün harb etmişlerdir. o yüzden, toplam dört israil-arab çatışması arasında (3) her halde en belirleyici olan bu harbe "altı gün savaşı" denir.

harbin sonucunu bilmeyen zâten bugünkü durumdan bile (4) tahmin edebilir de, sonrasında anlatılan "arab tankları özel imalat, bir ileri altı geri vitesli yapmışlar kolay ricâd edebilmek için;" veyâ "mısır orduları allah allah nidâları ile kahramanca israil'e saldırdırlar, akabinde de alllah allaaaah, allah allaaah nidâları ile, hayretlerini ifade ederek, koşa koşa döndüler," gibi hicivler, en meraksız kişiye bile sonuç hakkında bilgi verebilir.

nasır'ın arab birliği yaratma projesi gibi, kahraman birleşik arab ordularının muzaffer komutanı olma hevesi böylece israil'in 1948de elde ettiği toprakları bir kaç katına çıkarması ile neticelenmiş, arab itibarı pây-i mâl olmuştur. arablar bile, altı gün savaşı diye bilinen bu harbe "nâkısa" derler - yani eksiye geçiş! savaşa israil birliklerinin bir kaç kat fazlası arab kuvvetleri katılmıştır. esas müttefikler mısır, suriye ve ürdün'dür ama ırak ve saudîlerden, fas'a kadar muhtelif arab devletleri de, destek ve sembolik sayıda da olsa mücahid göndermişlerdir.

filsitinlilerin mâkus talihi, nâkısa ile büsbütün beter olmuş; hangi akla hizmet ise, yenilgiden sonra tek çare olarak uçak kaçırma, orayı burayı bombalama gibi şiddet eylemlerine yöneldikleri için, medenî dünya çapında nefret nesnesi haline gelmişlerdir. terörist yaftasının fayda sağlamadığını anlayıp, diplomasi yolunu benimsedikten yıllar sonra, bugün dahî çektikleri, o dönemde yarattıkları imaj neticesidir. ayrıca, o sıralar sığındıkları ürdün de, 1970 başlarında çok kanlı bir savaştan sonra filistinlileri topraklarından zorla kovmuştur.

hamas'ın sandık demokrasisi ile işgal ettiği gazze ( fatah'ın elindeki batı şeria gibi) de 1967 savaşında israil tarafından zaptedilmiştir.

nasır, nâkısayı müteakip istifa etmiş ama mısır halkı da arab dünyası da "biz senin gibisini bulamayız aman bizi bırakma!" diye yalvarınca, ölene kadar yerinde kalmıştır.

nasır'ın aslen uçan balon kıvamındaki itibarına en katkıda bulunan olaylardan biri de, bandung konferansının mimarlarından olmasıdır. "bağlantısılar hareketi" diye de anılan bu konferans çerçevesindeki gevşek örgütlenme, nato, cento, seato vs. ve varşova paktı (5) üyesi olmayan, çoğunlukla ya züğürt ya da petrol üreticisi "kalkınmakta olan" ülkeyi, dünya politikasında üçüncü bir kuvvet merkezi olarak tesis etmeyi amaçlamakta idi. nasır'ın en başta adı geçse de, bandung'un asıl lokomotif kurucuları hindistan'ın lideri jawaharlal nehru ile yugoslavya'yı tek başına ayakta tuttuğu öldüğünde anlaşılan josip broz tito idiler.

bu büyük "başarı"nın dünya barışına getirdiği en önemli katkı, birleşmiş milletler genel kurulu denen forumun tamamen öksürükten tayyare bir uluslararası kuruma dönüştürülmesi idi. kısaca, yardımla beslenen diktatoryalar meclisine dönen genel kurulun siyasî hükmü kalmayıverdi, halâ da yok...

haa, unutmadan, bandung örgütlenmesine verilen en yaygın isim de "üçüncü dünya" hareketidir. sadece üçüncü dünya deyiminin zihinlerde uyardığı içerimler, çağrışımlar bile nasır'ın başarısını tescil ve tevsîk etmeye yeter ama bizde buna da heveslenenler çıkacağına bahse hazırım.

hayrı dileyenin olsun.

--------
(1) mücellâ, parlak yüzey
(2) hani şu devrildikten sonra "yakında yalnız iskambil desteleri ile ingiltere'de krallar kalacak," deyen şişman adam.
(3) 1948, 1956 süveyş krizi, altı gün savaşı ve 1973 yom kippur savaşı.
(4) savaş sonunda israil neredeyse kahire'ye girmiş, mısır'ın asya'daki topraklarını, batı şeriâ ve gazze'yi, golan tepelerini ama en önemlisi kudüs'ü eline geçirmiştir. işgal ettiği toprakların bir kısmını hiç savaş kaybetmediğiğ halde, 1980 lerdeki menahem begin- anvar sadat yumuşaması sürecinde ve sonraki barış aşamalarında geri vermiştir. yâni, israil'in şu sıralar yeniden "işgal" ettiği gazze, zâten israil'in 1967'de zapt ettiği ve geri verdiği bir yerdir.
(5) zamanede sovyetler birliğini tanımayan çok, varşova paktı da komunist blok tarafından nato'ya karşı kurulmuştu.

öfke neyse de, akıl san'attır

tayyib efendi, gûyâ türkiye'nin sesini duyurup, derdini anlatıp, sorunlarına faydalı olabilecek görüş teatîsinde bulunup ülkenin etkinlik ve prestij alanını genleştirmek üzere gittiği davos'tan hamas hususî temsilcisi sıfatı ile şimon peres'i kaatil ilan edip "fatih" sıfatı ve ahmadınajad efendinin gönülden alkışları ile yurda döndü ya; aziz milletim fütühat şehveti ile farketmese de davos toplantıları ondan sonra da sürdü.

adı üstünde "dünya ekonomik forumu"... ve de dünya denen top şeklindeki gezegenin üzerinde kapitalist sistem açısından ciddiye alınabilir, kıymet-i harbiyyesi olan (1) herkes de davos'ta konuşmalarına, görüşmelerine, temaslarına devam ettiler. eh, insanlar davos veya benzeri toplantılara genelde, ülkelerinin ve/veya kurumlarının menfaati için giderler. el-alemin meşguk davâlarını savunmaya değil...

türkiye "kamuoyu" (2) uzun zaman davos'u bir "emperyalist zenginler kulübü" olarak tuuu-kaka ettikten sonra, bilhassa turgut özal'ın başbakanlık zamanında pek bir benimsedi. arkadan sair ve şair hukûmet başları da katıldı ise de, yiğidin hakkı yiğide, türkiye'nin davos'ta özal devrinde tadına vardığı kadar şaşaa, ancak tayyib efendi, gülsuyu ve şürekânın hakikaten başarılı batıya açılma harekâtını sürdürdükleri sırada yeniden yakalanabildi.

okur yazarlar için bunun da nedeni ortada: davos, kapitalizmin "esnek" ve "adaptif" karakterinin fikrî planda bir uygulama alanı. sadece bazı mes'eleler değil, muhtemel çatışma alanları ve onların nasıl aşılabileceği gibi konuların da perspektif içine alındığı bir düşünce pazarı (3).

türkiye, hele de kıbrıs'taki emr-i vâkînin dünyadaki sistematik açısından büyük bir risk oluşturmadığı anlaşıldığından, özellikle de yunanistan avrupa içinde kesin emniyete alındığından beri, ancak kapitalizm bünyesinde, o da bölgesinde üstlenebileceği işlevler açısından değerlendirilerek davos gibi forumlara davet edilir oldu. türkiye'ye böyle bir rol biçmeyi özal başarmış, bugüne kadarki iktidarlar onun mîrasını yemişlerdi. tayyib efendi, gülsuyu ve şürekâ, 11 eylül sonrasında şarka doğru bir mendirek, en azından bir köprü arayan global dalgaya da binerek, ülkenin konumunu bir kaç diş daha yükseltebildiler. yine de türkiye, davos için "olmazsa olmaz" değil, "olsa iyi olabilir" bir üye gibi kaldı

dolayısıyla, bizim hamas hususî mümessilinin "hışımla" haneyi terketmesi, davos görüşmelerinin sonu olmadı. talep esnekliği hayli düşük petrol gibi bir mala dayalı ekonomisine rağmen, gerçek rusya(lar) imparatoru rasputin vladimir putin'in korumacılığa hayır deyen nutkundan, çin'in daralan dünya pazarı yüzünden düştüğü paniği gizlemeye çalışan başbakanına kadar, pek çok önemli siyaset ve iktisat kaptanı geleceğe doğru seyir yapmanıın yöntemlerini ölçüp biçtiler

gelgelelim bu yıl, tayyib efendi hazretlerinin "haklı (!?) öfke"si dolayısıyla, türkiye hem global konularda hem de kendisini doğrudan ilgilendiren ekonomik ve siyasî sorunlarda "söyleyecek ya da dinlenebilecek sözü olmayan talî bir potansiyel merkez" konumuna geriledi.

hamas'ın bu işten kârı nedir bilmem ama geçelim bu gerilemeyi, sadece bu yıl orada dönen dolapların ve pazarlıkların dışında kalmak bile türkiye için önemli bir zarar sayılır.

benim işim türkiye yöneticilerine akıl vermek değil tabii, ama bir tarihî noktayı hatırlatayım okuyanlara: eğer o zamanlar sovyetler birliği olan rusya bir "hışım" güvenlik konseyi toplantılarını boykot edivermek gibi abidevî bir diplomatik ve siyasî budalalık yapmak yerine oturuma katılıp veto hakkkını kullansa, amerika zor çıkarırdı birleşmiş milletler'den kore'ye ortak müdahale kararını!..

öfkeyi bilmem ama akıl siyasette hakikaten san'attır!

--------
(1) bu, her katılanın kapitalist olduğu veya olması gerektiği anlamına gelmiyor tabii. sistem açısından taşıdığı ehemmiyet, negatif bile olsa, katılıma esas.
(2) doğru tâbir ile, ahalîsi tabii ki... ahalî de düşünebildiği oranda bir veya birkaç, çoğu zaman da homojen olmayan efkâr ürettiğinden, "kamuoyu" diye bir özne değil ancak nesne olabilir.
(3) hayır, fikirlerin ve tavırların birbiri ile kılıç çatıştırdıkları bir "arena" değil!..

Sunday, January 25, 2009

organik ve organize

geçenlerde yazdığım bir post, eser karakaş'ı fazlaca ciddîye aldığım intibaını bırakacak bir havada çıkmış. bir kerre, özü itibarı ile "efemeral" (1) her hangi bir gazete yazısını veya onu baskıya yetiştirmek için zamanla cebelleşen yazarını ciddîye almak, çakmak alevini yangın sanmaktan farksız olur. ikincisi, o yazılar bilgilendirmek ve ufuk açmak havasında dahî kaleme alınsalar, en kalllavîsi ile, bir cuma hutbesi veya pazar vaazı kadar fikrî hükümleri vardır.

tabii bu eser beyin şahsını ve fikriyatını ciddîye alıp almamam ile ilgili değildir. karakaş bu vak'ada, düşünen değil, yorumlayan ve yoran kişiden ibarettir. benim onu hayra yormam da şart değildir.

mes'ele şudur: galiba antonio gramsci ancak kısmen haklıdır. üstadın deyişi ile, entellektüel, fikrî bir sistematik ya da ideolojiden gerçek anlamda veya tümden bağımsız olamaz. ya sistem ile soğuk ama yine de kopuk olmayan bir ilişki sürdürür, ya da onunla birlikte organik bir ideoloji üreticisi zümre olarak gelişir. uzun lâfı kısaltmak için budarsam, sistem her ne ise onun karşısında bulunanlar (gramsci için proleterya) da bu yüzden kendisine organik bir intelligentsia yaratma/lıdır/ya çalışır.

sonuçta biraz kabaca da olsa, gramsci öğretisine göre, intelligentsia aşağı yujarı fener-gassaray modeli üzerinden kamplara ayrılır.

gerçek tabii ki bu derece "sekter" değildir. organik entellektüelin üstlendiği misyon esasen "sistem" denilen bütünün varlığı ve bek'aı (kalıcılığı, devamlılığı) olduğundan, yeri geldiğinde o sistemin uygulayıcıları ile kıyasıya aykırı da düşmeyi gerektirebilir. sol bir entellektüel pek âlâ ilkede desteklediği sol bir hukûmeti, tozlu halı gibi silkeleyebilir. veya merhum samuel huntington gibi, gramscian organik entellektüel kavramına örnek bir bilgin, washington siyasâsını yerden yere vurabilir. maksat da o uygulamalara, temeldeki felsefenin geçerliliğini yitirmesini önleyecek uyum ve düzeltmelerin yapılmasıdır.

kaldı ki, hayatın tabiatı da bunu gerektirir. homojenite, gazze, filistin, afganistan gibi pek az tefrikata (differentiation) uğramış insanî örgütlenmelerde dahî, toplum denen karmaşık yapının mutlak özellikleri arasında yer tutmaz. toplumsal olgu ve olasılıkları her türlü olabilirlikler perspektifi ile düşünmek ile mükellef bir entellektüel ise, haydi haydi o homojenite prangasının uzağındadır.

dolayısıyla, fener'i de tutsa gassaray'ı da; entellektüel, tanımı icâbı, takımının hatâlarını, eksiklerini, vs. de, meziyetleri kadar bilmek ve en önemlisi tuttuğu takım meselâ el ile bir gol atar ise, sanki karşı takım kural dışı bir sayı atmış gibi haykırmak mecburiyetindedir.

her hal-ü kârda, entellektüel bireyin ayırd edici özelliği, bu kritik, haydi, uyduruk türkçesini de belirtelim, eleştirel yaklaşımdır. entellekt ve entellektualite olgularının dinî ve kitabî bilgi ötesine taşınabildiği, bilgeliğe, yâni feylesofîye önem atfeden topluluklarda, zihni ile kendini tanımlayan kişi, o eleştirel niteliği zâten taşımıyor ise, organik ya da inorganik, entellektüel değil, ancak okumuş (diplomé) seviyesinde değer taşır.

dolayısıyla, entellektüel, fenerli iken azıcık da mesela santos veya anderlecht'i tutabilir. bir azıcık da, çemişgezek idman yurdu'nu falan... çünkü esas olan futbol ve oyundur. takım da oyuncu da, her ne kadar esası yaşatan onlar ise de, o esasa bağlı olarak vardırlar.

intelligentsia, ancak politik (2) uygulayıcı benimsediği sistem ve bütün açısından tasvib ettiği eylemler içinde ise onun ile "muvakkaten" ve muhtemelen de miadlı bir organik bağ içine girer.

entelecent-ziya için ise, fener ya da gassaray ile organik tarafdar olmak, varolabilmenin şartıdır. oyuna erişebilmek ancak takım var ise mümkündür. dolayısıyla, benim takımın golü penaltıdan da, off-side' dan, faul yaparak veya çaktırmadan elle atması da hiç fark etmez. yeter ki gol atsın!

entelecent-ziyanın aydından sayıldığı yerde iş böylece oyunu takım ile tanımlamaya dönüşünce, mantık da matematik ve relativite ile belirlenen rasyonel endâzeden şaşar; şark kurnazlığının, sık sık da (gûyâ) hazırcevaplık kisvesine bürünen lâfazanlığı şeklinde zuhur eder. padişaha, halifeye, sultana vs. yarandığı sürece de lâfazan ihsana ve taltife boğulur. gelgelelim, meselâ bir cemil meriç, sistem açısından istediği kadar organik bir entellektüel olsun, tenkid misyonunu da alabildiğine zarif şekilde icra etsin, kenara itilip, nisyân içinde ölüp gidebilir.

o yüzden de şarkta organik de olsa entellektüel "para etmez".

entelecent-ziyadan da olsa olsa organize entellektüel diye söz edilir ki, onun da sözünü etmeye değmez... aldığı para kadar konuşur (3)

---------
(1) ephemeral diye yazsam daha kolay anlaşılırdı ama kelimenin aslı yunanca ve de türkçeye nasıl aktarılacağı konusunda bir kural olduğunu sanmıyorum. fanî desem ağır, gündelik desem de hafif kaçacak.
(2) yunanca aslından, tüm veçheleri ile şehir (toplum) hayatını kapsamak üzere kullanılmıştır.
(3) aman aman tasrih edeyim, üzerimde kalmasın... eser karakaş adı ile yazıya girdimse de belirteyim bu yorumların hiç biri onu hedef ya da model olarak benimsemiş değildir.

Saturday, January 24, 2009

metal curcuna ve genel uyarı grevi

mustafa özbek'in ergenekon dalgasıyla gözaltına alındığı gün, tv fırsatını yakalayan bir grup metal-iş yöneticisi, kameralar karşısında yağmur olup yağmasa da epey bir esip gürledi.

metal-iş, hukûmetin adlî mekanizmayı kullanarak, işçi hareketi ve özellikle de türkiye'nin en büyük konfederasyonuna bağlı en büyüklerden biri olan kendi sendikaları üzerinde baskı uyguladığını iddia etmekteydi.

her ne kadar konunun özü, işçi hakları, hukuk ve demokrasi ise de, beş-on kişilik bir koro, sendika sözcüsünün konuşmasını ikide bir "özbek nerede, biz oradayız" diye slogan atarak kesmekte idi. mâlûm, az gelişmiş toplumlarda demokrasi bile kişi ile kaimdir ne olsa. ayrıca özbek poliste, koro ise tv ışıklarının önünde idi ama olsun, dayanışma dayanışmadır.

metalciler, epeyce curcunadan sonra olaysız bir şekilde dağıldılar; daha doğrusu muhabirler ilgilerini kaybedince dağıldılar.

tamamen sun'î ilkah yoluyla ve devlet aracılığı ile vatandaş sırtından gelişen sendikal hareketlere bakınca, ister istemez amerikan usûlü gangster sendikalizm gelir aklıma. ama doğrusu jimmy hoffa ile mustafa özbek arasında ortak nokta olup olmadığını da söyleyemem... benimki daha çok bir çağrışım.

ama şunu çekincesiz beyân ederim ki, "özbek neredeyse orada olduklarını" iddia eden metalciler, medeniyyeti bîl-hakkın yaşayan bir toplumda, sahici bir sendika yönetiminde olsalardı, boş curcuna yerine, herkesi hukuk çizgisine davet eden bir "genel uyarı grevi" örgütleyerek güçlerini gösterirlerdi

"entelecent-ziya"nın çelebi demokrasisi

eser karakaş profesör ve de star nam cerîdede köşeci yazar. uzmanlığı, avrupa birliği idi ama güncelin çamurunda boğulduğundan beri pek ilgilenmiyor. ayrıca, ilk iktidara geldiğinde can havli ile de olsa, türkiye-ab ilişkilerinde en hızlı ve ileri adımları attıkları tarihî bir vakıa oluşturan tayyib efendi, gülsuyu & şûrekâyı can-ı gönülden desteklediği,esasen, çalıştığı mevkûte de bu misyon bâbında varolduğu için, son dört yılda avrupa mes'elesindeki kazık freninden ve dört yıl sonra da muhterem başvekil hazretlerinin ab emvâline attığı hamas fırçasından sonra, her halde o da avrupa rûyâsından umudu kesmiş olmalı ki, ihtisas alanını ergenekon ile mücadeleye kaydırmış bulunmakta.

eser hoca üşenmeyip, kendince bir ergenekon tanımı dahî geliştirmiş. ergenekon, "cumhuriyet’in nitelikleri arasında laiklik ve atatürkçülük hassasiyetini ön plana çıkarıp, hukuk devleti ve demokrasi ilkelerini dönemsel olarak da olsa vazgeçilebilir görmek" imiş.

sapına kadar demokrat sıfatı ile kendi payıma, ergenekon denen hukuk rezaletini demokrasi ile aynı cümle içinde anmaktan hicâb etsem de,olur ya; adamın işi sosyal ilim, elbet tarif peşinde koşacak, savlar oluşturup destek arayacak...

gelgelelim, yazarken gayet makul sayılabilecek bir metodoloji izleyen eser bey, iş televizyonlara konuşmaya gelince gaz kesmeyi becerememekte.

hoca efendi, şu son "metal dalga"nın geldiği gün ergenekon tanımını tv ekranlarından seslendirirken, sesinin cazibesine kapıldığı gibi, hızını alamayıp, endâzeyi aştı ve hukuk ve demokrasi ilkelerinin "laiklik ve atatürkçülük hassasiyetini ön plana çıkaranlar" için uygulanmamalarından pek de rahatsızlık duymadığını imleyen beyanlarda bulundu. türk entelecent-ziyasının ebedî vebası demokrasi özürünü şahsında böylece somutlaştırıveren karakaş'a göre, bu taife "maalesef" memleket nüfusunun muhtemelen yüzde 10undan fazla idi ve öyle düşündükleri için de öncekilerden sıyırtanların 11. dalga ile süpürülüp toplanmaları pek anormal sayılamazdı.

eser karakaş'a göre, bu durum, demokrasi ve hukuk devleti ile mükemmelen bağdaşmakta idi çünkü demokrasi, düşmanlarına karşı kendini savunmaktaydı.

yalnızlığnın arttığı hızla güzellikleri yok olan ülkemin standardlarına göre, eser karakaş da muteber bir entelektüel" addedilmekteydi...

tevekkeli değil, entelecent-ziyalar "entellektüel"in de bir "l"sini yemişlerdi.

Friday, January 9, 2009

ergenekon ve mümtaz medya

ilk "yeni, dalga" ergenekon tutuklamalarında "vay!.. yine gündem değiştirliyor, herkes akp'yi de melih gökçek'i de, ankara'da ölen gaz şehtilerini de, kömür rezaletini de, yolsuzluk ve beceriksizlikleri de unuttu, ergenekon batağına saplandı" diye yaygara koparan sözlü ve yazılı mümtaz türk basınının değerli yönetici ve kahraman askerlerine selam olsun...

üç-beş topçu ile bir-iki baldır bacak dışında hiç bir gazete ve tv'de ergenekondan başka bir şey yok allah için.

zihin sanayii çalışanları arasında tutarlılığın böylesine akıllara sezâ olduğu bir ülkede, ergenekonlar kaidedir, istisna değil.

ergenekon

şu ergenekon mes'elesinde sap işe samanın birbirine karıştırılıp bulgur pilavı diye ortaya sürüldüğü hissine en baştan da kapılmıştım ama garip bir taktik durumun varlığı âyan beyan ortaya çıkmada.

her kim kimlerin içeri atılacağına karar vermekte ve organize edtmekte ise, tam maşrûk bir kurnazlık ile "halk içinde muteber" birilerine, meselâ paşalara veya gürüz ya da yalçın küçük hocalara kelepçe vururken, arada hayli şaibeli ve muhtemelen kamu vicdanında pek de temiz sayılmayan bazı kişileri de hooop, onlarla beraber "gözaltına" çekiveriyor.

ilk partide tolon ve eruygur paşalar falan, karanlık kişi ve kuvvetlerle ilişkileri olduğu iddiası çok zaman önce kovuşturulmuş olması gereken emekli orgeneral veli küçük ve silah deposu olmakla suçlanan yüzbaşı tekin gibi sanıkların arasında hapishaneyi boylamışlardı.

şimdi de, sahneye yine her hangi bir kirli ilişkisi "kaldı" ise, hukukun gereği zâten yıllar önceden suçu tesbit edilmiş, cezasını da çekiyor olması şart olan ibrahim şahin gibi birileri itibarı yüksek "sanıklar"ın yanında "yeni dalga"nın içine karıştırılmakta...

içme suyu kuyusuna pislik mi atılmakta acaba?

yalnız unutmamak gerekir... düşman içecek diye zehirlediğin suya günün birinde sen de kova sallandırmak zorunda kalabilirsin.