Monday, April 14, 2008

aysun'u savunmak

ben albert camus'nün yalancısıyım; o da bir çok şeyi doğru söylediğine göre, güvenilir bir şahid sayılır: tarihin kaydettiği en üstün ve yüce medeniyyet olan eski yunan'da, güzel kadınlar cinâyet suçundan bile bağışlanırlarmış.

tüm kalbimle katılacağım bir uygulama... hattâ, terk-i cihân etmek gerekmekte ise, öyle bir güzelin maktûlü olmaya da itiraz etmezdim, her halde.

ama bizim üç buçukuncu dünya medeniyyetimiz ve de onun mümtaz medyası, ntv'nin adı gel beraber börek açalım tarzı alaturka pop şarkıları hatırlatan programının görsel süsü, ayrıca ince değdirmeleri ile de dünyanın dört bir yanında onları kıskanan erkek ve kadınların fıkra tacizinin daimî kurbanı sarışınların güzel gururu, aysun kayacı'yı fenâ halde diline dolamış bulunmakta(1).

gerçi, ekranda arz-ı endâm etmekle aysun kayacı haklı veya haksız her hücûma göğüs germeye (müsaadenizle, burada bir wow!!! diyeyim, üç ünlemlisinden!!!) râzı olduğunu peşinen ve zımnen beyân etmiş olmakta ve kendince yöntemlerle - meselâ küskün güzeli oynayarak- direncini de sergilemekte ama bu, güzel kadına saldıranların banal ve espri fukarası yorumlarının bir iletilşim kirlenmesine yolaçmasına engel teşkil etmiyor.

bugün de milliyet'te bir muharrir aysun'u "gaf kraliçesi" ilân etmiş.

derler ya, gözünde mertek diye...

ayol siz daha üç gün önce milano' yu sandığa gömüp, ardından dünya tepenize geçince kill bill'deki umma thurman gibi toprağı kazıyarak çevir-kazı-yanmasın çekmediniz miydi?

bundan âlâ gaf mı olur? [bkz. garfucius, 8 nisan 08]

ama siz aysun gibi güzel değilsiniz, ben de ustamın dediğini dinlerim...

size af yok aziz milliyetçiler (2)!

---------
(1) burada konu farklı ama ben aysun hanımın siyasî çıkışına fikren karşı falan da değilim. hattâ populizmin sahte erdemine kapılmadığı için de takdîr ediyorum. maalesef, el'an temsilî demokrasiden daha iyi bir yöneti(şi?)m biçimi geliştiremediğimiz, meselâ polis modelini çağın icap ve isteklerine uyarlayamadığımız için dağdaki çoban ile aysun hanımın oylarının aynı değerde sayılmasından başka çare göremiyorum. tabii, farklı bir analiz düzeyinde, oy sayısı ile ağırlığının illâ ki bire-bir dengelenmediği de gerçek ama, derdimiz siyaset bilimi dersi değil şimdi.
(2) bence, meslekî yeterliliğinin ötesinde, milliyet'in genel yayın müdürü sedat ergin, türkiye'nin hem en medenî, hem de insanî duygularını yitirmeden bu dejeneratif işte 30 küsur yıldır dirsek çürüten nâdir gazeteci örneklerindendir. zaten topu topu yarım saat manşette kalan "milano'yu gömdük" ibâresini farketti ise, o da benim kadar bozulmuştur. yâni, milliyet'in gafı da, işin izi sürülürse, aysun'a "gaf kraliçesi" deyen kişinin yetiştiği kadroya dayanır.

pippa, alanya canavarları, tarih ve tekerrür

hayır, asılmadılar. yanlış hatırlamıyorsam, bir şekilde avukat da buldular ama hanig barodan, bilmiyorum. her halde en fazla üç-beş yıl yatıp, o ceza indirimi, bu ingfaz kanunu, şu rahşan affı ve saire derken, yeniden hizmet sunmak üzere aramıza avdet etmişlerdir...

alanya canavarlarından bahsediyorum. zavallı pippa bacca'nın hunharca katli, yine 10-15 yıl önce vuk'u bulan bir cinâyeti hatırlattı da... heyhat, tarih ve tekerrür biçimleri...


MENFUR VE MENHUS ..

Alanya'da dört kadın turiste tecavüz edildi. Kadınlardan ikisi öldürüldü, ikisi de yaralandı. Sanıklar yakalandılar. Suçlarını itiraf ettiler. Savcılık, idam isteminde bulundu. Buraya kadar, bir polisiye olay söz konusu.

Tecavüz, müthiş bir infial yarattı. Mütecavizler, bırakın yargılanıp, mahkum olmayı, daha yakalanmadan, "sapık" ilan edildiler. Basın, onlardan "vatan haini" diye sözetti. "Asın bu vatan hainlerini" diye manşetler atarak, halkın hissiyatına tercüman oldu. Şehir eşrâfı, gazete ilanları ile devleti aradı. Ve en mühimi, Alanya avukatları, sanıkları savunmayacaklarını beyânen, ahalinin vicdanını serinlettiler.

Bu da, polisiye olayın, traji komik, psiko-sosyal veçhesi.

Pek az kimse Alanya olayını, daha önemlisi, bu olaya kamunun gösterdiği tepkiyi bir mantık süzgecinden geçirerek değerlendirdi ve yorumladı. Artık ciddî (ve bilhassa kazanılan maçlar ertesinde, ölümcül) bir hastalığa dönüşen duygusallık ve coşkunun akıl ve rasyonaliteyi – buna eskiler mülâhaza dermiş – silip atması sendromu, Alanya'da da yaşandı.

Tecavüz, Türk kriminoloji tarihine ilk kez bugünlerde Alanya'da kaydedilen bir suç değil. Biraz araştırma ile, aile büyüklerinin, kız çocuk ve akrabaları bir yana, oğlan çocuklarına bile tecavüz edegeldiklerini saptamak mümkün. "Nâmus" anlayışının garip ve irdelenmemiş virajları dolayısıyla, tecavüz kurbanlarının yaşadıkları konusunda sessiz kalışları, Türk adli istatistiklerinde "ırza geçme" suçunun diğer ülkelere göre az görülmesinin belki de, başlıca nedenlerinden biri.

Kim Türkiye'de, böylesine aşağılık ve aşağılayıcı bir saldırı ile karşılaşan Türk kadınları için, benzer bir kollektif infiâl gösterisi anımsayabiliyor?

Gazete manşetlerindeki teşhise göre, Alanya' da, mütecâviz olduklarından şüphe edilen kişiler hem sapık, hem de vatan haini. Kabahatleri büyük... Aslan gibi Türk kadınları dururken, kalkıp, yabancı turistlere göz dikilir mi hiç? Oysa, biraz millî takılsalardı, sapıklıktan değilse de, en azından, hıyânet-i vataniyyeden yırtabilirlerdi.

Ben, ilkokul çağlarında hurma yerine incir yemenin, vücut ağırlığımın onda birine denk Sümerbank potin giymenin millî faziletten olduğu öğretilerek büyütülmüş bir neslin ferdiyim. Ama, "Yerli malı yurdun malı, herkes onu kullanmalı," felsefesinin, vatan haini ilan edilmeksizin birilerine tecavüz edebilmek bâbında geçerli olabileceğini öngörmek, benim neslim için bile, sanırım biraz aşırı... "Asalım" feryadları ise, bana, Red Kit'teki marazî ölügömücü karakterini çağrıştırmakta. Bir de, yıllar önce geçmiş benzer bir olayı hatırlatmakta :

Galiba muhtelif ara rejim dönemlerimizin birinde, yine Antalya vilayeti dahilinde, diplomat eşi ile karavan tatili yapan bir (galiba) Alman hanım, yine, bir "sapığın" tecavüzüne uğramış ve öldürülmüş, kocası da yaralanmıştı. "Sapık", yakalanmış, suçunu itiraf etmiş, Türk ve Türkiye imajını mahvettiği için o da vatan haini sayılmış, birkaç hafta içinde mahkûm olmuş, cezası onaylanarak, TBMM' ce benimsenmiş ve hazret, sallandırılıvermişti.

İşin garibi, şu bizleri bir türlü takdir edemeyen Evropalılar, bu işteki dirâyetimizi de aslâ kavrayamayıp, 15 gün içinde kendilerinden birini zorla becerip, üstelik de öldüren bir vatandaşımızı asmamızı, o Türk düşmanı gazete ve sair medyumlarında, "barbarlık" olarak nitelemişlerdi.

Aklın, özellikle kollektif toplumsal infiâllerde, coşkun duygularca tar-ü mâr edilmesi, komik, en azından kara mizahî boyutları da bulunan ve bütün kültürlerde rastlanabilen bir beşerî trajedi.

Ancak, hukukun, bizzat hukukçularca, aynı kollektif isteriye teslim ve kurban edilmesinin, ne gülünecek, ne de hafife alınabilecek bir yanı var...

Alanya olayının en korkunç, en acıklı, en ilkel boyutu da, Alanyalı avukatların, sanıkları savunmayı alenen, üstelik de, bir bildiri ile reddetmeleri. Hukukun ve temel hakların, korumak için varoldukları "kutsal" savunma hakkının ırzına tecâvüz etmeleri .. İtirafın kilovatla ölçülebildiği bir ortamda, daha yargılanmaları başlamamış kişileri, peşinen mahkûm etmeleri.

Alanya "sapık"ları, kısa bir yargılamadan sonra mahkum olacaklar. Belki, asılacaklar. Tecavüz kurbanlarının ülkesindeki medya, bu yüzden bize alkış tutmayacak. Ama, kurbanların ülkesindeki medya da, çağdaş hukuk düzenini benimsemiş insanların yaşadığı bütün kültür ortamları da, hukuku infiâle kurban eden Alanyalı avukatları ve ne yazık ki, onların tutumlarını zerrece onaylamayan ve barbarca bulan benim gibilerin de yaşadığı Türkiye' yi, barbarlıkla suçlayabilecekler (1).

Bu menfur ve menhus eylemi, tel'in etmemek elde mi (2) ?

--------------
(1) Menfur ve menhus, siyasi literatürümüzde, özellikle Uğur Mumcu, Çetin Emeç, Ahmet Taner Kışlalı gibi karakterlere yönelik suikastlerden sonra sık sık duyulan, dolgun "sound"lu, içi boş ve f'ailin asla bulunmayacağını peşinen beyan eden kelimelerdendir. "Tel'in" ise, menfur ve menhus'un mütemmim cüzüdür. "Menfur", nefret uyandıran; "menhus", uğursuz; "tel'in" lanetleme eylemi anlamına gelir. "Mütemmim cüz", kabaca, tamamlayıcı parça demektir.
(2) Kimseye ahmak muamelesi yapmak gibi bir niyetim yok. Ama, avanaklığı kendiliğinden benimseyenlere karşı bir önlem olarak ifade edeyim ki, bu yazı asla tecavüzü, mütecavizi ve öldürmeyi savunmamaktadır. Bu savunmama tutumuna, Alanya'daki menfur olayın failleri de dahildir. Gelgelelim, bu faillerin suçluluğunu saptamak, adil bir yargı süreci sonunda, yargı yetkisini kullanan hâkimlerin görevidir. Yazıda savunulan, sadece ve sadece, hukukun ve aklın üstünlüğüdür.

şeriatın kestiği kelle kanar ve kopar

mâlûmunuz, evlâd-ı vatandan bir gurbetçi, tayyib efendi, gülsuyu ve şürekâ'nın en has dostu suudî kralının ülkesinde allah'a küfrettiği gerekçesi ile kafası uçurularak idam edilmeyi beklemekte.

adâleti dağıtan bir arap şer'iat mahkemesi olunca, hukukun esâmesi nereye kadar geçer, tabii kimse bilemez de, şer'iatın kestiği parmak acır, kelle de uçar.

bundan 10-15 yıl kadar önce de, - galibâ da, gelmiş geçmiş en hızlı suudsever siyasîmiz, necmeddin erbakan hukûmette iken- dört kamyon şoförü vatandaşımız bir miktar coptagon adlı gûyâ afrodiziak ilacı ülkeye kaçak sokarken yakalanıp, kılıçla idam edilmiş idiler.

o zamanlar türkiye henüz ölüm cezasını ilgâ etmemişti (kaldırmamıştı) ama 12 eylülden beri sarkan birkaç hükmü de infaz etmeyerek, bir tür "moratoryum" uygulamakta idi. neyse ki, arada avrupa sâyesinde hiç değilse bu ayıptan kurtulduk.

aşağıdaki yazıyı ben bodrum'un bir gazetesinde kaleme almış idim. günün manâ ve ehemmiyetine uygun olduğu kanaati ile, tekrar ısıtıp masaya sürüyorum. umarım hataylı berber vatandaşımızın âkibeti, coptagoncu kamyoncularınkine benzemez.

bu duanın tutması için ise, zavallının önündeki yegâne ihtimal, tayyib efendi, gülsuyu ve şürekâ'nın suudî müstebiti diplomatik yollarla iknâ ederek bir af koparmaları.

haydi hayırlısı...

ARABİ İDAM

Suudi Arabistan' da dört Türk vatandaşının idam edilmeleri, haklı bir infial uyandırdı. Mesele, önce diplomasi, sonra da iç siyaset arenasına intikal ettirildi. Bu arada, medyaya da gün doğdu: Geleneksel olarak haber kıtlığı yaşanan yaz sıcağında, birden, kan, ölüm, hunharlık, hafif tertip şer'iat, otuziki kısım tekmili birden tragedya, cümlenin ilgisini çekecek bir konu olarak, enine boyuna sömürülmeye başladı. Bir yandan hukûmetin Suud'un kraliyeti nezdinde ne kadar etkisiz kaldığı, zaten dünyada kimsenin Türkiye'yi takmadığı imâ edildi; bir yandan da, devlet yetkisi ve cellâd eliyle can almanın "çağdaş" boyutları "gündeme taşındı"... Yok efendim, kafa keserek ölüm cezası mı olurmuş, hele ki, kelle, pazar yerinde, cumayı müteâkip, umumun ortasında mı uçurulurmuş? Daha "medenî" infaz yolları yok mu imiş? Ve saire, ve saire...

Ben, her hal-ü kârda idam cezasının karşısında yer alanlardanım. Hiçbir şekilde de, idamın "insanî" uygulaması olabileceği gibi bir saçmalığı kabul edememekteyim. Hayvan toplulukları üzerindeki araştırmaları iyi kötü incelemiş biri olarak, bu cezanın insanlar dışında hiçbir yaratık türü tarafından benimsendiğini okumuş ya da duymuş değilim.

Arabî idamlar üzerindeki alla Turka tartışmalar, biraz da bu yüzden kanımı dondurmakta. Konu, hukuk ve kanun adına can almak gibi bit vahşeti tartmaktan çıkarılıp, canın nasıl ve hangi kitabî ahkâma göre alınması gerektiği gibi, abes bir mecraa taşınmakta.

Eğer bütün mesele bundan ibaretse, Suudîleri hep birlikte akladık demektir. Çünkü, son derece keskin bir kılıçla, üstelik hafif tertip de uyuşturulduktan sonra kafası koparılan kişinin, minimal ölçüde fizikî acı hissettiği, tıbbın hemen hemen emin olabildiği ender konulardan biri. Hatta, meselâ Japonya'da seppuku (veya hara-kiri) yapanların, şereflerini kanıtlamak ötesinde, gereksiz bir acı çekmemeleri için kafalarının uçurulması, üstelik de bu işin ayrıca bir onurlu görev sayılması, yüzyıllara uzanan bir gelenek.

Suudî idamlarında karşı çıkılan, infazın, ibret-i alem için meydanda yapılması ise; Türkiye'de de, darağaçlarının mapusane avlularına çekilmesi, henüz yarım asırı dahi bulmamıştır. En son 1956 da Sovyet elçiliğinin bahçesine yediği köftenin kâğıdını atan bir âdem, Rus casusu diye yakalanmış, yargılanmış, mahkûm olmuş ve Samanpazarı meydanında asılmıştır.

Ayrıca, da zaten Fahd' ın cellâdları kılıçlarını gözden ırak bir yerde savursalar, Suudların ülkesi birden medeni mi olacaktır?

Özetle, iki sivri ucu ile, Arab usulü hunharlığa gösterdiğimiz medya ve kamu tepkisi, kafa kesmeye ve alenî idama duyulan tiksintiyle sınırlı. Eğer, bizâtihî idama karşı çıkılmıyorsa da, ortaya koyulan itiraz, en kaba mantık kalburundan bile geçememekte. Çünkü, salt bize çirkin görünüyor diye, az acı veren can alma yöntemleri yerine, daha ızdırablılarını tavsiye ediyorsak, zalimin eline oynamaktayız. Yok, “Kardeşim, öldüreceksen öldür amma, bunu şöyle zula bir köşede becer,” diyor isek, yaptığımıza konabilecek en hafif ad, ayıptır.

Esas itibarı ile de, Suud’un diyarında yüzyıllardır devam eden bu menhus uygulama, ancak kurbanlar yurtdaşlarımız olunca dikkatimizi çekiyorsa, gösterdiğimiz tepkiyle, bir yandan da, millî vurdumduymazlığımız belgelenmektedir.

Medyanın, Arabî idamları dini perspektiften değerlendirmek yolundaki ilmî kisve ile tesettür eylemiş yaklaşımı ise, ayrıca tüylerimi diken diken etmekte. Laisizmi anayasa ilkesi olarak benimseyen bir halkın ulemâsı, şer'î hükümlerle yönetmeyi ilâhi hakkı addeden bir müstebite, ha babam fetva vermekteler. Muhtelif "şer'iat" uzmanlarımız, İslam dininde idam caiz ise de, kelle kesmeye yer bulunmadığı iddiasıyla, zımnen ölüm cezasının daha ızdıraplı infaz modellerini tavsiye etmekteler.

Suudî diyarı, dünyanın en modern tüketim cihazlarıyla donatılmış bir ortaçağ cehennemidir. Ve bu cehennemde, keskin çelikler daha pek çok kelle uçuracaktır. Çünkü, Suudî müstebitin teb'âsı, Mercedes'e binebildiği sürece, müstebite bi'at etmekten de, cellâd palasının gölgesinde yaşamaktan da gayetle memnundur. Zaten de pala, hemen hemen her seferinde garibanın ensesine indiğinden, Mercedes ile gezeni pek ırgalayan bir hal de yoktur.

Suudî Arabistan olayı, bize kendimize bir göz atmak fırsatını sağlayabilirse, yurtdaşlarımızın kanı boşuna akıtılmamış olacaktır. Son 15 yıl içinde 60 tan fazla kişiyi " Besleyelim mi yani ?" gerekçesiyle asmış, 35 yıl önce başbakanını sallandırmış bir ülkenin, Fahd'ın derebeyliği ile karşılaştırılabilecek hiçbir yanı olmasını istemiyorsak, öncelikle ve ivedilikle, kendi haklarımız ve yaşamlarımız için, böyle ilkelliklerin geride kaldığı, demokrasiyi sindirmiş bir insanlar topluluğuna dönüşmemiz elzemdir.

Müslümanlığın, Fahd ve benzerleri ile özdeş tutulmasını önlemenin yolu ise, "kesmeyin de, meselâ, asın... tercihan da, kıyıda köşede, gözden ırakta gebertin," tarzı fetvâ buyurmak değildir. Muhammed'in yolundan giden bir toplumda, şâibesiz bir hukuk ve demokrasi sisteminin oluşup, yaşayabileceğini kanıtlamaktır.

Ve idamın yöntemine, aracına cellâdına değil; kendisine karşı tiksinti duyduğunu haykırabilmek, bu toplumun bir özelliği olmak zorundadır.

Friday, April 11, 2008

anayasa mahkemesi, hukuk, adalet, madalet gibi işler ve de sosyopatoloji netekim

seçim öncesinde şu 367 miydi neydi, hani o garabe ortaya atıldı da, ortalık nasıl kaynadı hatırladınız mı? birden bire, cümle halkımız hukuk düşkünü, en azından da meraklısı kesildi; kimine ilgilenmek yetmedi, fetva veren, ahkâm bildirenler çıktı ve saire, ve saire...

aynı haller, a-ke-pe için davâ açılınca, yeniden zuhur etti. hukuk tekrardan ilgi odağı oldu. hattâ, daha da ileri gidildi ve de kapatmaya dair davânın siyasî olduğundan, vatan millet aşkına "bu devirde" parti kapatmamak için hukukun pek de kaale alınmamasının doğru olacağına kadar söylenmedik lâf da kalmadı (*).

yâni, necip milletimiz, hukuka olan düşkünlüğünü bir kerre daha tebâruz ettirdi...

gelgelelim, şu son tantananın koptuğu günlerde, memleketimiz mahkemelerinden birinde pek de istisnaî yeri bulunmayan bir mahkûmiyet kararı da çıktı: birkaç yıl önce e-5 denen trafik cehenneminde, döneceği sapağı kaçırıp, cipiyle anîden en soldan en sağa diagonal geçiş yaparken, bir motosikletliye çarpıp öldüren bir vatan evlâdına taaaaaammmm... evet, taaaammmm... bir yıııııııııllll... sekkkkiizzzzz aaaayyyy hapis cezası verildi.

hükmü veren hâkim, aslında sanığın hallerinin ve sâbıkasının mazbut olduğunu, dolayısıyla, cezanın ertelenebileceğini de ama mevtânın ailesinin çektiği acılara mukâbil, ertelemeye gitmeyeceğini bildirerek, "suçlu"yu hapse gönderdi (tabii, temyiz aşamasında kararın bozulması ve trafik sûreti ile insan öldüren birinin hukuk sistemi sayesinde serbest kalması yine de muhtemel).

yâni, suçsuz, günahsız, yolunda giden vatan evlâdını haybeye melekler âlemine yollamanın bedeli 20 ay hapisten ibâret - üstelik, galibâ ondan da bir kaç ay iskonto var infaz kanunu vs. derken...

bu vak'ada söz konusu olan da, hani, öyle "kazâ" falan diye yutturulabilecek bir durum değil haaa... üç kilometre daha gitmemek için, trafik akışı içindeki cümle vasıta ve insanları ciddî (ve şekilde görüldüğü gibi, ölümcül!!!) tehlikeye atacağı, değil (türk usûlü en koftisinden de olsa) şoför sınavından geçmiş bir homo sapiens, muz karşılığı araç kullanan sirkteki eğitimli bir orangutan tarafından bile bilinmesi gereken bir hareketi, fütursuz, pervâsız, aldırmaz ve hattâ cânice icra etmeyi uyanıklık sanan bir asosyal bencilin kasıtlı hareketi!..

gelgelelim, memleketimizin arkaik hukuk mevhumu ve sisteminde, trafik "kazâ"sında can kaybına yolaçmak, ister insanî hatâ ve istenmeyen eylemler sonunda, isterse bu vak'adaki gibi cinayet sayılabilecek bir kasıtlı vurdumduymazlık ve toplumsal hayatla uyum bozukluğu, yani sosyopatoloji neticesinde oluşsun, sair öldürme hükümlerinden farklı yorumlanmakta.

bu kazâ, tür itibarı ile, motosiklet sürücülerinin başlarına gelen en yaygın belâ. ancak bu vak'ada araç şoförünün davranışında kendini öylesine bir yüce görme, insan hayatına öylesine bir boş vermişlik var ki, dünyanın neresinde olsa kazâ diye değil, en azından ağır ve cinâî ihmal sonucu ölüme sebebiyet vermek diye nitelenirdi. fâil, cinayet işlemiş gibi yargılanır; mahkûm olursa da ya senelerce kaşarlı mahpuslara özel hizmet etmek zorunda kalır, ya da kamu yararına bir faaliyette insanlık nâmına bir ömür çalışıp, kendini affettirmeye mecbur bırakılırdı.

haberin daha da iyisini söyleyeyim mi? bu direksiyon-başı-canavarı 20 ay sonra serbest kaldığı gibi, ondan bir yıl, yâni, toplam 32 ay sonra, ehliyetine de tekrar kavuşacak... en iyisi, "driver's licence" ibâresi yanına, bir de 007 james bond'unki gibi "licence to kill" yazıp iade etsinler...

görüldüğü gibi, hukuk sistemimiz sıradan yurdum vatandaşlarını en doğrudan ilgilendiren mes'elelerde bu derece duyarsız ve eksik. tabii, böyle olunca da geçtik trafiği (ya da genel anlamı ile sosyal yaşamı) düzenlemeyi, hiç bir gerçek cezaî caydırıcılık içermediği için, kanunsuzluğu teşvik bile etmekte.

pek âlâ da, niye bu fecî durum konusunda ortada şekil bulmuş bir "kamuoyu" yok?
siyaset ricali hukuktan mutazarrır olunca kıyamet koparan şu meşhur "kamu", hukuk, sokaktaki adamın derdi olunca nereye kaybolmaktaki bir kamuoyu beyânından âciz hale düşmekte?

neden o kamu, bir himmet eyleyip de, hakkını savunmaktan hiç sakınmadığı o siyasî ve devletli ricali, sistematik olarak medeniyyet cihetine doğru bir toptan adım atmaya, genel bir hukukî reform atağına kalkmaya zorlayamamakta?


acaba kamu bu olduğu için mi, hukukun özünde yeralan kamunun hak taleplerinin oydaşma ile oluşan esas teşkilât kuralları dairesinde hayata geçirilmesi esasına dayanan, işler bir demokrasi yok?

yâni, cennet ülkemizde hukuk ancak siyasî sınıf ve de yandaşları için, çoğunlukla da ancak parti kapatılınca; ya da umumî baş meşgale ve eğlencemiz, siyâset âlemine çomak sokulunca mı işlemez sayılmakta?


bu toplumda sokaklarda manyak sürücülerin gadrine, maç sapıklarının deli kurşununa ve saire hedef düşüp de hiç yoluna telef olan evlâd-ı vatanın hukuku, kanun-kavaninde olmadığına göre, nerede?

ne yâni, tayyib efendi'nin erbakan hocası gibi, evinde oturup, çiçek yetiştirmeye, eline tığ, şiş alıp gergef işlemeye, çorap örmeye mecbur kalması, sizler için bir manyağın hâkim olamadığı aracın direksiyonuna geçip de bacağınızı koparması, kafanızı kırması veya maazaallah, kestirmeden ecdadınızın yanına postalamasından daha mı önemli?

bu derece vaz geçemediğiniz tayyib efendi, gülsuyu ve şürekâ üzerinde "oy"unu beyân eden kamu olarak kuracağınız demokratik baskı ile, hukuku kendiniz için de onlar için de bir gündelik tüketim maddesi haline dönüştürseniz, acaba, o hukuka saygılı oldukça kimse parti kapatmaya kalkışabilir mi idi?


12 eylül kuralları ile demokrasi ve hukuk işletmeye kalkarsanız da böööle olur, netekim...

--------
(*) pozisyon belirtelim: gazete kupüründen deliller ile parti kapatmanın demokratik hukukta yeri olmadığı açık. genel hukuk yoksunluğu içinde bu tuhaflığa şaşmak ve kızmak abes, bu da açık. kötü bile olsa, hukukun uygulanması, siyasî kaygılarla hukuka müdahale edilmesinden daha evlâdır, bu apaçık... mevcut durumda da a-ke-pe yargılanıp, muhtemelen de beraat etmeli, meşruiyetini tescil etmelidir, o da açık.
bir musibet ile karşlıaşmadıkça, tayyib efendi, gülsuyu ve şürekânın medenî ölçülerde hukukun ipine kolay kolay sarılmayacaklarının gayet açık olduğu ise, hukuk ile guguku karıştırmayanlar için olabildiğince açık.

Thursday, April 10, 2008

halt fırkası artık hepten siyasî kadavradır

saygıdeğer halt fırkalılar, hayırlı olsun...

partiniz türkiye'yi çağdaş, demokratik medeniyetin eşiğinde tökezletip duran tck 301. maddeyi değiştirecek hükûmet tasarısının komisyona havalesini resmen ve de gayrihukukî olarak engellemek sûreti ile, o mahdud aklınca, iktidara bir "gol" attı. tebrikler...

domates lakaplı antik siyasînin ve ona mükemmel uyumlu ekibinin yönetiminde, cumhuriyet halt fırkası için öncelikli mes'elemnin türkiye'nin özgürleşip özgürleşmemesi değil, türkiye'yi özgürleştirecek girişimlerin kimden geldiği olduğu meydana çıktı. hem de bir şebeğin poposu kadar âyân beyân...

böylece, fırkanın haltçı tiyneti de bir daha tescillendi. üstelik bu haltın infaz müdürü de "demokrasi şehidi" diye onca ağıtlar yakıp, özlediğimiz uğur'un eşi, güldal mumcu.

sırf bu bile, hep söylediğim üzere, baykal'dan maykaldan ve hatta baykalist bahriyeli tayfadan kurtulmakla, haltçı partide sorununun ortadan kalkmayacağı, halt fırkasının bizâtihî kendisinin sorun olduğu bir kerre daha kanıtlandı.

hâlâ, 22 temmuzda "başka çare mi vardı?" gibi budalaca bir gerekçe ile halt edip de halt fırkasına oy verdiğiniz için kendinizden utanmamakta iseniz, eh, siz hakikaten baykal'a da, 301'e de ve hattâ, o bir türlü değiştirmeyi yediremediğiniz veya beceremediğiniz faşizan 12 eylül anayasasına da müstahâksınız.

fırkanız artık siyasî kadavra sınıfına girdiğine göre, kendinizi ne diye anarsınız acaba?

Tuesday, April 8, 2008

abbiamo sotterrato izmir nella scatola!..

izmir'in expo sevdası hüsrân ile sonuçlandı ya, bu başarısızlık aynen 8-0 yenildiğimiz millî maçlar misâli, kaybedilmiş bir spor karşılaşmasının anısı gibi, toplu hafızamızın küflü raflarına kaldırılıp, nisyâna terkedildi bile.


ilk gün, üç - beş eleştirmen, bie nezdinde paris'te yürütülen kampanyanın taktik ve teknik eksikliklerini dile getirdi. devlet başkanının dahî orada olmasının neden expo'yu izmir e getirmeye yetmediği, sadece diplomatik eylem ve edimler penceresinden incelendi.

ve lâf bitti...


kampanya, taktik bakımdandan da, yabancı birileri izmir'e ilgi duyup, izmir'i tanıyıp, anlayıp, merak etsinler ve öğrensinler diye değil, her şeyden önce türklerin hoşuna gitsin diye hazırlanmıştı sanki: yerli, ancak da yerel popularite yaşayan "sanatçı"lar, az gelişmiş kültürlerin estetik duyusunu yansıtan folklor gösterileri ve paris'te de horonun azıcık daha biti kanlanmışı, "anadolu ateşi"... türk tvlerinden biri, expo milano'ya verilip, uğradığımız millî hüsrânı haber ederken, şu meâlde bir mersiye de döktürdü: "oysa, hüsnü şenlendirici ne güzel de üflemişti klarnetini... anadolu ateşi ne güzel de dansetmişti...". anlaşılan o ki, kimler yönetti ise, kampanya, dünyanın zerre kadar umurunda olmayan sezen aksu, elin adamını memleketi izmir'e çağırdı diye millet koşacak sanan türde bir naif ve nâhif bir mantık üzerine binâ edilmişti.

üçbuçukuncu dünyanın anti-intraseptif uslamlama biçimi, birine kendini tanıtmak isteyenin önce muhâtabını iyice tanıması gerektiğini (ki gavurcada buna boşuna intelligence demiyorlar...) pek kaale almaz mâlûm. onun için, üçbuçukuncu dünyanın hem başarıya, hem başarısızlığa atfettiği gerek değer, gerekse tepkiler, rasyonalite ötesi ölçütlere dayanır. izmir'in kısa süren sanrısal sevinci süresinde milliyet'in internet sitesinde expo' nun izmir'e geleceği yanlış haberinin başlığı şöyle idi meselâ:

"milano'yu sandığa gömdük"...

ve de ilk haberin yanlış olduğu, expo' nun italya ya kaptırlıdığı kesinleişip de meydanlar ve ekranlar yasa bürününce, cumhuriyet meydanındaki kürsüden biri, neticeyi "bu haksız karar..." diye nitlemekte hiç de beis görmemekte idi.

expo gibi, "şehir"lere mahsus, "medenî" olmanın simgesini taşıyan organizasyon ve düzenlemeler içinde saygın bir yer almak için önce şehrin karmaşık ilişkiler örüntüsünde varlığını sürdürebilmenin vazgeçilmez şartı, kritik düşünce, ne izmir'in expo kampanyasına, ne de yaşam tarzına aşinâ idi oysa. expo, nüve itibarı ile bir zamanlar türkiye'nin tek "borro"su olan izmir, yeşilden arıtılmış, denizden kopmuş, karman çorman, pis ve düzensiz bir beton yığınına dönüşmüş izmir, artık gerçek bir şehir olmaktan çooook uzak kaldığı için yarışı milano kazandı.

o yüzden de izmir, zoru deneyip şehirleri tekil ve eşsiz kılan; kişiliklerini; bireylerin tecrübelerine işleyen o medenî espriyi yeniden bulmak veya yaratmaktansa, cazip olmanın üçbuçukuncu dünya için muteber yoluna saptı. evrensel düzlemde kimsenin tanımadığı pop starları resm-i geçide düzdü; köyden varoşa doluşmuş ikinci kuşak yığınları mest editor diye batılı kulakların da memnun kalacağı zurnanın "peşrevli", mütekâmil versiyonunu "üfletmekten" medet umdu;
ve de kibar giyinmiş (veya soyunmuş) folklor oyunları sergilemek sûreti ile, dünya çapında bir ticarî - iktisadî organizasyonu cezbedebileceğini sandı.

bu kadar dünyadan bîhaber, içe dönük, içine kapalı bir zihniyet ile izmir'in buraya kadar gelmesi bile aslında mucize sayılabilir her halde...


milano expo'yu kaptıktan sonra hiç bir italyan gazetesinde şöyle bir başlık atıldı mı?
abbiamo sotterrato izmir nella scatola!..

Thursday, April 3, 2008

islamî cereyanlar cinaî âleme de damgasını mı vurdu?

malatya'da protestan misyoner oldukları iddiasıyla katledilen gençlerin olayını izleyerek, son günlerde, insanların boğazları kesilmek sûreti ile öldürüldükleri cinâyetlerin, son üç ay içinde arttığının farkında mısınız?

"koyun gibi boğazlamak", âdetâ bıçakla işlenen cinâyetlerde ulusal yöntemimiz olmaya başladı!

bugün de adana'da bir çift aynı şekilde katledilmişler. zavallı köpekleri de başlarında bekler halde bulunmuş.

boğaz keserek öldürmek en geleneksel kurban sunma ritüellerinden biridir. islâmiyette de tercih edilen usûl budur. hattâ, çeçenistan falan gibi bazı seçkin islamî cemaatlerde, idam cezası da bu şekilde infaz edilir. suudiler mâlûm, kelleyi keskin kılıçla, külliyen uçurmayı tercih ederler.

acabâ, dinî akîdeler toplumun her praxisinde giderek daha kanaat ve davranış belirleyici bir kuvvete bürünürken, durumdan cânîler de mi etkilenmekte?