bu arada, a-ke-pe zihniyetinin iflâsının en güzel, en açık, en net göstergesi de nedir biliyor musunuz?
mahkeme kararına kıyameti koparıp da; rusya'dan zehirli diye iade edilip, türk pazarlarında kapış kapış satılan ilaçlı domatesleri ne bileyim, toplatmak, imhâ etmek, satanları yargıya götürmek, o domateslerden tüketen vatandaşlara da tıbbî ilgi göstermek gibi çok daha önemli ve güncel, üstelik de mahkeme hükmünün aksine, geri dönüşü mümkün bir konuda eli kulağında bir bigânelik içinde oturmak.
tıpkı müflis esnafın kendine acıyan çaresizliği gibi.
Saturday, June 7, 2008
siyâsî iflâs noktası
a-ke-pe sözcülerinin gazetelere yansıyan demeçlerinden, bilhassa da akşam'ın "kuvvetler ayrılığını netleştirmek" iddiası ile a-ke-pe tarafından anayasa mahkemesi'nin etkisinin budanacağı bazı anayasa değişiklikleri öngörüldüğüne dair haberinden anlaşılan şu ki, tayyib efendi, gülsuyu ve şürekânın, tercihli özgürlüklerin mütedeyyin şampiyonu zihin yapısından kaynaklanan, sadece bana hürriyet ve "ekseriyet reyine ittibâ" inadı aynen devam etmekte.
şarkî demokrat avaneye, tayyib efendi, gülsuyu ve şürekâ-perest âbîd tayfaya acı haberi verme zamanı gelmiş:
bu a-ke-pe'nin siyaseten iflâs noktasıdır. takımının oyuncusunun elle attığı golü hakem görmedi diye sevinerek alkışlayan taraftar durumunda olmak başkadır; tayyib efendi, gülsuyu ve şürekânın rol modeli, yaşam gurusu suudî prenslerin bir zamanlar yaptıkları üzere, takımlarının elle de gol atabileceklerine fetvâ vermek, yenilen oyuncu ve antrenörleri kırbaçlatmak, bambaşka!
birincisi, âdî ve çirkindir ama insanî bir zûldür, zevâldir.
ikincisi, âdî ve çirkin olduğu kadar, marazî bir dediğim dedik ihtirası, sayılara dayanan bir çoğunluğun haklılığını ve iktidârını mutlak belleyen, biraz da misyoner bir saplantıyı yansıtır.
o saplantının arkasında el-hükmü lil-ekser inancına dayalı bir "zor, oyunu bozar" kabadayılığı ve kurnazlığı da varsa; aman dikkat! bu sadece başka türlü bir zor ile bambaşka ve belki de bütün oyunları bozmaya hazır olanlara gerekçe, hattâ meşruiyyet sağladığı ile kalır!
şarkî demokrat avaneye, tayyib efendi, gülsuyu ve şürekâ-perest âbîd tayfaya acı haberi verme zamanı gelmiş:
bu a-ke-pe'nin siyaseten iflâs noktasıdır. takımının oyuncusunun elle attığı golü hakem görmedi diye sevinerek alkışlayan taraftar durumunda olmak başkadır; tayyib efendi, gülsuyu ve şürekânın rol modeli, yaşam gurusu suudî prenslerin bir zamanlar yaptıkları üzere, takımlarının elle de gol atabileceklerine fetvâ vermek, yenilen oyuncu ve antrenörleri kırbaçlatmak, bambaşka!
birincisi, âdî ve çirkindir ama insanî bir zûldür, zevâldir.
ikincisi, âdî ve çirkin olduğu kadar, marazî bir dediğim dedik ihtirası, sayılara dayanan bir çoğunluğun haklılığını ve iktidârını mutlak belleyen, biraz da misyoner bir saplantıyı yansıtır.
o saplantının arkasında el-hükmü lil-ekser inancına dayalı bir "zor, oyunu bozar" kabadayılığı ve kurnazlığı da varsa; aman dikkat! bu sadece başka türlü bir zor ile bambaşka ve belki de bütün oyunları bozmaya hazır olanlara gerekçe, hattâ meşruiyyet sağladığı ile kalır!
esastan ayva yemek
anayasa mahkemesinin türbanı üniversitelerden sürgün eden kararından sonra, ali bayramoğlu, kürşat bumin, cengiz çandar vs. modeli, bize mahsus, iktidar yandaşı medyadan beslenen muhalif şarkî demokrat tayfasının tepine tepine itiraz ettikleri tek nokta var (*): mahkemenin, türbanı serbest bırakan anayasa değişikliği konusunda, denetimi ancak "şekil" üzerinden yapabilir. şekil denetiminin nasıl yapıılacağının şartları da, anayasada yer almaktadır.
anayasa mahkemesi, (gerekçesi hâlâ beklenen) türban ile ilgili kararında, büyük ihtimal ile, "laisizm ve eşitlik" ilkelerinin ihlâl edildiği kanaati ile hareket etmiş olabilir. bunun ne kadar esasa dair mütalâa veya ne kadar şeklî inceleme sayılabileceği bir doktrin tartışmasıdır. emîn olun ki, mevcud anayasamızın abukluğu da gözönüne alınınca, hukukçular için bile son derece sıkıcı bir iştir.
benim takıldığım ise, kahraman şarkî demokrat taifenin, yellim yepelek, adetâ zikr eyler gibi, "ille de şekil, esasa girme" diye feryâdı basmaları... hani sağlıksız bir paranoya düzeyine çıkmışlığım ya da "kompile teorisi" terziliğine soyunmmuşluğum yoktur amma, ister istemez aklıma takılıyor:
yâ hû, ihvanlar... "esas"tan bu korku niyedir? acap, paşaların cunta anayasasının hukuk katili dehlizlerinde bulup sarıldığınız, matematik bir hukuk anlayışına göre de anayasa mahkemesini çankaya 2. noteri düzeyine indirgeyen şeklî denetim ile sınırlama maddesine bu ibâdet raddesine varan saygınız nedendir?
sakın, mahkeme esâsa dalacak olsa, zâten değiştirilen maddelerin laisizm ihlâli, eşitliğin bozulması, devletin niteliğinin değiştirilmesi vs. nedeni veya gerekçeleriyle kafadan iptâl edileceğini farketmeniz olmasın? (**)
---------
(*) bu noktaya "liberal" anayasal hukuk uzmanları (meselâ serap yazıcı) da şerh koymakta. bu arada, meselâ sami selçuk da mevcud yasal sistemin hiç bir şekilde türbanı yasaklayan bir hüküm içermediğini iddia etmekte. aihm ise, türk devletini türban davâlarında hep haklı görmekte...
(**) anayasanın tuhaf lâfzına yumulup da, ruhunu kaale almayan şarkî demokrat hukuk anlayışı ile bağdaşmam mümkün değil. bu, türbanın yasaklanmasını istediğim anlamına da gelmez. türk, şark ve şarkî demokrat işi, çarşafın sokaklarda serbest dolaşabildiği ama birbirine sarılan gencecik sevgililerin dövülüp, tutuklandıkları, "yeni şafak" tarafından simgelenen zihniyetin himâyesinde, islâm ile mahdud değilse de belirlenen bir özgürlük projesi de, bana göre, en azından şarkî demokrat mentalite kadar itici.
ne yazık ki, hürriyet deyince zihin ufku türbanı ve ibâdeti aşabilen, dînin ya da "mahalle"nin değil, bireyin seçim ve irâdesini, özgürlüğünü, bu arada tabii, aşkı, sevgiyi de kâbe belleyecek bir toplum ve hukuk özlemi de, maalesef, türkiye'nin bu asırdaki değişim ve medeniyet öncelikleri arasında yer almamakta galibâ...
anayasa mahkemesi, (gerekçesi hâlâ beklenen) türban ile ilgili kararında, büyük ihtimal ile, "laisizm ve eşitlik" ilkelerinin ihlâl edildiği kanaati ile hareket etmiş olabilir. bunun ne kadar esasa dair mütalâa veya ne kadar şeklî inceleme sayılabileceği bir doktrin tartışmasıdır. emîn olun ki, mevcud anayasamızın abukluğu da gözönüne alınınca, hukukçular için bile son derece sıkıcı bir iştir.
benim takıldığım ise, kahraman şarkî demokrat taifenin, yellim yepelek, adetâ zikr eyler gibi, "ille de şekil, esasa girme" diye feryâdı basmaları... hani sağlıksız bir paranoya düzeyine çıkmışlığım ya da "kompile teorisi" terziliğine soyunmmuşluğum yoktur amma, ister istemez aklıma takılıyor:
yâ hû, ihvanlar... "esas"tan bu korku niyedir? acap, paşaların cunta anayasasının hukuk katili dehlizlerinde bulup sarıldığınız, matematik bir hukuk anlayışına göre de anayasa mahkemesini çankaya 2. noteri düzeyine indirgeyen şeklî denetim ile sınırlama maddesine bu ibâdet raddesine varan saygınız nedendir?
sakın, mahkeme esâsa dalacak olsa, zâten değiştirilen maddelerin laisizm ihlâli, eşitliğin bozulması, devletin niteliğinin değiştirilmesi vs. nedeni veya gerekçeleriyle kafadan iptâl edileceğini farketmeniz olmasın? (**)
---------
(*) bu noktaya "liberal" anayasal hukuk uzmanları (meselâ serap yazıcı) da şerh koymakta. bu arada, meselâ sami selçuk da mevcud yasal sistemin hiç bir şekilde türbanı yasaklayan bir hüküm içermediğini iddia etmekte. aihm ise, türk devletini türban davâlarında hep haklı görmekte...
(**) anayasanın tuhaf lâfzına yumulup da, ruhunu kaale almayan şarkî demokrat hukuk anlayışı ile bağdaşmam mümkün değil. bu, türbanın yasaklanmasını istediğim anlamına da gelmez. türk, şark ve şarkî demokrat işi, çarşafın sokaklarda serbest dolaşabildiği ama birbirine sarılan gencecik sevgililerin dövülüp, tutuklandıkları, "yeni şafak" tarafından simgelenen zihniyetin himâyesinde, islâm ile mahdud değilse de belirlenen bir özgürlük projesi de, bana göre, en azından şarkî demokrat mentalite kadar itici.
ne yazık ki, hürriyet deyince zihin ufku türbanı ve ibâdeti aşabilen, dînin ya da "mahalle"nin değil, bireyin seçim ve irâdesini, özgürlüğünü, bu arada tabii, aşkı, sevgiyi de kâbe belleyecek bir toplum ve hukuk özlemi de, maalesef, türkiye'nin bu asırdaki değişim ve medeniyet öncelikleri arasında yer almamakta galibâ...
el-hükmü lil-ekser
ben, anayasa mahkemesinin mahdud hürriyet zihniyeti koalisyonu tarafından "kıvırttırılıveren" türbanın serbest bırakılmasına ilişkin düzenlemeyi iptâl etmekle ve bâtıl saymakla, meşru fakat zorlama bir karar aldığı kanaatindeyim: şarkî demokrat ve kökten şekilci hukukçuların tutturduğu üzere, kânunun lâfzı ile sınırlı, amacını ve işlevini gözardı eden dar anlamda bir şekil denetiminin, mahkemenin sebeb-i mevcudiyeti olan anayasal düzeni korumak görevini red ve inkârı anlamına geleceği inancındayım. ayrıca, 11 seçkin hukuk adamının neyin esas neyin şekil olduğuna hükmedebilecek hukukî donanıma sahip olduklarını da varsaymaktayım.
anayasa mahkemesi, değişiklikleri denetleme hakkını kötü yazılmış metinlerle dolu bir anayasanın bozuk ifâdeden kaynaklanan kısıtlarına terkederse, bir gün, meselâ, bizzat anayasa mahkemesini ilgâ eden (*), hilâfeti yeniden ihdâs eden ya da başbakanı koltuğuna elini öpeceği ayasofya müftüsünün salâ vererek oturtmasını öngören bir değişikliği de salt parmak hesabı açısından ele alması gerekebilecektir. bu da hem vâz-ı kânun olan cuntanın, hem de hukkuk anlayışının kabul edemeyeceği türden, maksadı aşan teknik sınırlamalara dayalı bir "dar anlam" olacaktır.
kaldı ki, eğer anayasa denetimi, esasa mûteallik değil ise, denetim de değildir. bu da ben garibin tezi değil, doktrin müellifleri tarafından da genel kabul gören yaklaşımdır.
maazaaallah, bunun aksi sonucu ise, tayyyib efendi, gülsuyu ve şürekânın yana yakıla istedikleri "millî irade"nin, yâni yasama çoğunluğunun mutlak üstünlüğü, bir başka deyişle, diktatoryal hâkimiyeti şeklinde tecellî edecektir.
esâsen, türban değişikliğini "411 oyla tecelli eden millî irâde" gibi sunan ve haklılığı, doğruluğu yalnız parmak hesabıyla ölçebilen hazret taifesinin ve şarkî demokrat avanenin gerçek talebi de de bu diktatoryal hakimiyettir. islâmî siyâset literatüründe bunun adı da bellidir: meşveret!
meşveret, taa muhammed zamanından (muhtemelen, daha da evvelinden) beri şarkî ve islâmî yönetimlerde uygulanan istişâre (görüş alış verişi) ve karar alma sürecine verilen isimdir. sahâb denilen, konusunda uzman sayılan kişilerin oluşturduğu bir şûrâ (assembly), meseleyi görüşür. muhalefet serdetmek, bir raddede, serbest bırakılır. ortaya muhtelif fikirler atılır, münâkaşa edilir ve reye sunulur. gelgelelim, müzâkere sonunda, "el-hükmü lil-ekser" kaidesince, "ekseriyet reyine ittibâ" şarttır!
türkçesini mi merâk ettiniz? çoğunluğun dediğini mutlaka kabul etmek, çoğunluğa "biât" etmek, yâni uymak, ya da tayyib efendi nin tercih ettiği ifâde ile, çoğunluğun irâdesine râm olmak mecbûrîdir.
buradan şarkî demokrat avaneye ve tercihli özgürlüklerin dindâr şampiyonu tayyib efendi, gülsuyu ve şürekâperest ve âbîd tayfaya bir çağrıda bulunayım: hürriyet, parça parça değil, bir bütün olarak anlamlıdır. bir kişi ya da kesimin, zümrenin hürriyeti, diğerlerinin hürriyetine mânî teşkil edemez. medeniyyet, yasal metinlerin yasaklama değil, düzenleme ile hak sınırlarını saptadığı bir covenant (**) çerçevesinde erişilen bir mahbûbedir.
anayasa mevzuunda, çoğunluk tahakkümü sevdasını bir kenara bırakır, bu ilkede aynı noktada buluşabilir isek, sorunun çözümü, kaynağın ortadan kaldırılmasındadır; yâni, 1982 anayasasının baştan sona değiştirilmesidir.,
------
(*) anayasa mahkemesi ilâhî bir mecbûriyet falan değildir elbet. maksat, o ya da bu şekilde, yasama ve yürütmenin yargı ile dengelenmesi ve denetlenmesidir. ingiltere'nin resmen anayasası bile yoktur. amerikan mahkemelerinin en düşük yetkili olanı bile, anayasa mahkemesine falan gerek kalmadan, bir hukuk metninin anayasaya aykırı olduğuna karar verebilir. ayrıca, dünyanın her yerinde mahkemelerin kararları ucundan kıyısından, mutlakâ biraz siyâsî, epeyce de sosyal niteliktedir. nitekim, abd üst mahkemesi, 1976ya kadar idam cezasının anayasaya aykırı olduğuna hükmetmiş; tutucu siyasî ve toplumsal akımlar güçlenince de, artan suç dalgasınının önüne ölüm cezası ile sed çekilebileceği hissiyâtı ile, tekrar anayasal olduğu kararına varmıştır.
(**) birlikte gelmek, aynı yere varmak anlamından türetilen anlaşma anlamına gelen latince bir deyiş. her hangi bir anlaşmadan farkını anlatmak için, ilâhî bir referans vereyim: incilde, musa ile tanrı arasında varılan 10 emir ile somutlaşan oydaşmaya covenant denir.
anayasa mahkemesi, değişiklikleri denetleme hakkını kötü yazılmış metinlerle dolu bir anayasanın bozuk ifâdeden kaynaklanan kısıtlarına terkederse, bir gün, meselâ, bizzat anayasa mahkemesini ilgâ eden (*), hilâfeti yeniden ihdâs eden ya da başbakanı koltuğuna elini öpeceği ayasofya müftüsünün salâ vererek oturtmasını öngören bir değişikliği de salt parmak hesabı açısından ele alması gerekebilecektir. bu da hem vâz-ı kânun olan cuntanın, hem de hukkuk anlayışının kabul edemeyeceği türden, maksadı aşan teknik sınırlamalara dayalı bir "dar anlam" olacaktır.
kaldı ki, eğer anayasa denetimi, esasa mûteallik değil ise, denetim de değildir. bu da ben garibin tezi değil, doktrin müellifleri tarafından da genel kabul gören yaklaşımdır.
maazaaallah, bunun aksi sonucu ise, tayyyib efendi, gülsuyu ve şürekânın yana yakıla istedikleri "millî irade"nin, yâni yasama çoğunluğunun mutlak üstünlüğü, bir başka deyişle, diktatoryal hâkimiyeti şeklinde tecellî edecektir.
esâsen, türban değişikliğini "411 oyla tecelli eden millî irâde" gibi sunan ve haklılığı, doğruluğu yalnız parmak hesabıyla ölçebilen hazret taifesinin ve şarkî demokrat avanenin gerçek talebi de de bu diktatoryal hakimiyettir. islâmî siyâset literatüründe bunun adı da bellidir: meşveret!
meşveret, taa muhammed zamanından (muhtemelen, daha da evvelinden) beri şarkî ve islâmî yönetimlerde uygulanan istişâre (görüş alış verişi) ve karar alma sürecine verilen isimdir. sahâb denilen, konusunda uzman sayılan kişilerin oluşturduğu bir şûrâ (assembly), meseleyi görüşür. muhalefet serdetmek, bir raddede, serbest bırakılır. ortaya muhtelif fikirler atılır, münâkaşa edilir ve reye sunulur. gelgelelim, müzâkere sonunda, "el-hükmü lil-ekser" kaidesince, "ekseriyet reyine ittibâ" şarttır!
türkçesini mi merâk ettiniz? çoğunluğun dediğini mutlaka kabul etmek, çoğunluğa "biât" etmek, yâni uymak, ya da tayyib efendi nin tercih ettiği ifâde ile, çoğunluğun irâdesine râm olmak mecbûrîdir.
buradan şarkî demokrat avaneye ve tercihli özgürlüklerin dindâr şampiyonu tayyib efendi, gülsuyu ve şürekâperest ve âbîd tayfaya bir çağrıda bulunayım: hürriyet, parça parça değil, bir bütün olarak anlamlıdır. bir kişi ya da kesimin, zümrenin hürriyeti, diğerlerinin hürriyetine mânî teşkil edemez. medeniyyet, yasal metinlerin yasaklama değil, düzenleme ile hak sınırlarını saptadığı bir covenant (**) çerçevesinde erişilen bir mahbûbedir.
anayasa mevzuunda, çoğunluk tahakkümü sevdasını bir kenara bırakır, bu ilkede aynı noktada buluşabilir isek, sorunun çözümü, kaynağın ortadan kaldırılmasındadır; yâni, 1982 anayasasının baştan sona değiştirilmesidir.,
------
(*) anayasa mahkemesi ilâhî bir mecbûriyet falan değildir elbet. maksat, o ya da bu şekilde, yasama ve yürütmenin yargı ile dengelenmesi ve denetlenmesidir. ingiltere'nin resmen anayasası bile yoktur. amerikan mahkemelerinin en düşük yetkili olanı bile, anayasa mahkemesine falan gerek kalmadan, bir hukuk metninin anayasaya aykırı olduğuna karar verebilir. ayrıca, dünyanın her yerinde mahkemelerin kararları ucundan kıyısından, mutlakâ biraz siyâsî, epeyce de sosyal niteliktedir. nitekim, abd üst mahkemesi, 1976ya kadar idam cezasının anayasaya aykırı olduğuna hükmetmiş; tutucu siyasî ve toplumsal akımlar güçlenince de, artan suç dalgasınının önüne ölüm cezası ile sed çekilebileceği hissiyâtı ile, tekrar anayasal olduğu kararına varmıştır.
(**) birlikte gelmek, aynı yere varmak anlamından türetilen anlaşma anlamına gelen latince bir deyiş. her hangi bir anlaşmadan farkını anlatmak için, ilâhî bir referans vereyim: incilde, musa ile tanrı arasında varılan 10 emir ile somutlaşan oydaşmaya covenant denir.
Thursday, June 5, 2008
garfucius'un kandilcikleri III
kimsenin söylemediğini, daha önce kimseden duymadığını dile getiren kişiyi dinlemeyen biri için kullanılabilecek en âdil niteleme sıfatı, ahmaktır.
garfucius'un kandilcikleri II
insan, önce en sevdiklerini keşfedebilecek kadar akıllı bir yaratık olsaydı, fetihlerin katliamlara dönüşmesi gerekmezdi.
garfucius'un kandilcikleri I
deniz fenerleri, ışığın doğasını insanlar için genleştirip, hayatı sindirdikleri huzmelerinde işlevini de aydınlatıp-göstermekten öteye taşıdıkları için, kutsaldırlar.
Subscribe to:
Posts (Atom)