garfucius hasta. ne zamandır klavyeden uzak kaldı. bu arada üçbuçukuncu dünya da, nev-i şahsına mahsus mâkus talihinin tarihî habis motoru girdabın içinde, çalkalandı, durdu.
türkiye’de çooook öncelerden, haydi kimsenin hatırlamadığı, askeriyeyi kışlasına hasretmek fırsatının göz göre göre kaçırıldığı 1975 “lockheed – northrop” skandalını es geçelim de; en azından 1990dan sonra sık sık sorgulanmış olması gereken “askerî hegemonya” (1) mes’elesinin bilhassa da, siyaset meydanında durumlar sarpa sardıkça ısıtılıp, ısıtılıp sofraya sürülmesi, ve de sanki alabildiğine demokrat bir idare, bir avuç hürriyet aşığı diğerkâm mücerrid (gazeteci) üç beş de müderris (ders veren, halk ağzıyla, profüsür) eşliğinde, ülkeyi ve toplumu hadım eden militarist –despotik kalıpları yıkmaya soyunmuş gibi bir tablo sunulması da, bu âciz döneminde yakaladı garfucius’u... son fasılda, önce “kozmik” garabe zuhur eyledi; ardından da balyoz gümbürtüsü koptu. fırsat o fırsat,
millete artık evdeki mobilya kadar âşinâ ve banal gelen aynı gazeteci ve ulemâdan mürekkep makûle, üçbuçuk yurdum televizyasında, aynı klişe fetvalarını birbiri ardına ve de karşıtına sıraladılar, geldiler…
eee, çelebi... üçbuçukuncu dünyada aklın yekûnu âşikâr iken, ukalânın daha iyisini kande bulacaksın (2)?
her ne ise, umumiyet ile, işbu ukalânın hem-fikir olduğu anlaşılan nokta, askeriyenin ülke üzerindeki siyasî boyunduruğunun militarist rezâletler fâş oldukça, azıcık gevşediği, demokrasinin bir gıdım daha ferah nefes aldığı ve bu ortamda nihâyet cihet-i askerîye aleyhine taraf gazeteler aracılığı ile bâri, adlî kovuşturmalar yapılabildiği bâbında idi.
gayet tabii ki her sosyal gözlem gibi kısmen de olsa, doğru... ve lâkin, bu, hâlin sade bir veçhesi. ordu, epeydir gûyâ sivil ve meyli mâlûm odakların, hukûmet tarafından da alenen veyâ çaktırmadan desteklenen baskısı altında kıvranmakta. hattâ abuk-subuk anayasamıza alenen aykırı olduğu bilinen “askere sivil yargı” gibi bir kanun dahî, meclisten geçirilebilmekte (3).
yarım asırı mütecaviz bir zamandır, ihtilâl üstüne ihtilâl, olmadı azıcık harb okulu talebesi kışkırtmaca, başbakan, bakan, isyancı albay, binbaşı, çoluk-çocuk ve saire sallandırmaca, tank yürütmece; üstüne de bir tutam tekno destekli ihtar, mihtar derken; “yediği hurmalar karnını tırmalar” durumuna düşen; höööt deyince milleti sindirme yeteneği hayli azalınca da, hafiften panik tepkiler sergileyen kumanda kademesi, yediği sivilimtrak salvodan kaçınmanın çaresini, nisbeten kabuğuna çekilmekle aramakta.
washington darbeleri şu sıralar pek tasvib etmediğinden (4), meydan siyaset esnafına; muhalefet diye bir politik varlığa ratlanamadığı için de, bilhassa iktidara kalmakta.
gel gelelim, hürriyet kokuları saçması gereken bu “askeriyenin belini kırma siyaseti”, insanlara daha fazla serbestî sunmak değil, öncelikle tayyib efendi, gülsuyu ve şûrekânın, mutlak ve rakipsiz erkinin önünde dikilme potansiyeli taşıyan en güçlü ve tehlikeli odağı ehlî kılmak gibi bir hedef gözettiği yönünde şiddetli bir bir intibâ yaratmakta...
galibâ, iktidardaki “muhafazakâr” esvablı tutucu-tutunucu kadro açısından ideal olan, siyasî güce daha fazla hareket imkânı sağlayıp, yönetim karşıtlarının belini kıracak, iktidara karşı uysal ve taraf, diğer toplumsal kuvvetlere karşı da gaddar ve haşîn, “devrim muhafızı” kıvamında bir “yeni-çeri” (5) ordusu ihdas etmek... daha anayasası, yâni “esas teşkilât hukuku”, yâni toplumun ve devletin temel nitelikleri, ülke için ne tür bir demokrasi öngörüldüğü konusunda ilkeleri saptayan bir metin, bir “kovenant” üzerinde hiç bir oydaşma belirtisi dahî yok iken, cihet-i askerîyenin yeniden yapılandırılması, silahlı kuvvetlere revizyon, sınırlama getirilmesi vb. önerileri dillendirilmeye başladı bile.
benjamin disraeli’ yi bilenler bilir (6); en çok ingiltere’nin yahudi kökenli (çocukken anglikan olmuş) tek başbakanı olması ile tanınır. amma, türk tarihinin de önemli “belirleyici”lerinden biridir:
disraeli, ingiliz imparatorluğunun şampiyonlarındandır. majeste kraliçe victoria hazretlerinin dünya egemenliği uğruna, rusların balkan yarımadasından güneye doğru askerî ve siyasî nüfûz yayılmasını engellemek için, osmanlı’ya destek çıkılması gerektiğini savunmuş iktidarı süresince de o desteği sağlamıştır (7). meselâ, çar, ayastefanos’ta votkasını içerken, majeste kraliçenin hukûmeti araya girmiş, rus ordularının tuna ötesine çekilmesini zorladığı gibi, bulgaristan’ın bağımsızlığını da askıya aldırmıştır (berlin antlaşması). mukâbilinde, kıbrıs’a “hâmî” olarak “union jack”i çekmiştir, o da cabası...
yanî hırtlar vadisi veya türklere mahsus ve münhasır sair muâdil ilmî veyâ siyasî “görsel” (8) literatürde iddia edildiği gibi, imparatorluğumuz, düvel-i muazzama – en azından, bunların kapitalist kesimi tarafından – değil, ittihadcı ihtiraslar ve muhterisler yüzünden, kapitalist ittifaka önce biz saldırdığımız için yıkılmış, yok olmuştur.
gelgelelim, konumuz osmanlı değil, türkiye’dir ve az biraz da disraeli’dir...
benjamin disraeli, ingiltere’nin imparatorluk olmasının yolunu açan bir muhafazakâr politikacıdır. aman, muhafazakâr deyince, bizdeki mütedeyyin merkeziyetçi siyaset esnafı akla gelmesin... mâlûm, evropa’da, hattâ fransız ihtilâline de rağmen, muhafaza edilmek üzere sahip çıkılacak pek çok kültürel birikim olduğundan, sosyal kurumları yok etmek ve yahut yerlerine yenilerini ihdas etmektense, zamana uyum sağlayarak gelişmelerine elverişli bir toplumsal çevreyi yaşatmayı gözeten gelgelelim, “tutucu” ve tutunucu tutumlara da illâ ki yüz vermeyen politik akıma verilen addır “conservatism” (9).
nitekim, muhafazakâr disraeli, süveyş kanalına ortak olmaktan, rusya yayılmacılığına sed çekmeye, doğu ticaretini tekeline almaya vs. kadar kapitalist topluma şekil veren uygulamaların mimarı olmuştur; bunu yaparken de, kapitalizmin ilk şartı “serbest rekabet ve ticaret” yerine, korumacılığı da arslanlar gibi benimseyebilmiştir.
benjamin disraeli, batıda sekuler gelişimin başlıca formel safahatının temelinde yer tutan “disestablishmentarianist” mücadelede de yer almıştır. disestablishment, kısaca, devletlerin “resmî” kiliselerinin ve mümin kitlelerinin sahib oldukları “resmî” siyasî ve toplumsal imtiyazlardan arındırılıp, yalnızca birbirine eşit ve ayırımsız dinî müesseseler olarak faaliyet göstermelerini mecburî kılan laik sistemi mümkün kılan sekülarist-politik düzenlemedir.
doğaldır ki, ingiltere’de ve avrupa'nın başka yerlerinde bu akıma karşı çıkanlar da olmuştur. disestablishmentarianism muhalifi cereyana da, bir rivayete göre disraeli’nin uydurduğu deyimle, disantiestablishmentarianism (veyâ antidisestablishmentarianism) adı verilmiştir. işbu kelime, genellikle, ingiliz lisanında en uzun ikinci kelime olarak kabul edilir.
garfucius’a sorarsanız, bizdeki siyasî ve askerî – mülkî erkân arasındaki kavgadan da disestablishmentarianism makâmında nağmeler yükselmeye çalışmakta. gelgelelim, demokrasinin tüketicisi, dolayısıyla da dayanağı olan ama hukukunun ferağını siyasî sınıfa bağışlamaktan şikâyet de etmeyen demos’un kulağı bu musikîye pek de aşinâ olmadığından, ahengi, düzeni hayli bozuk sazlar, kakofonik sadâ vermekte...
demos’un en azından II. mahmut’tan beri ve de kesinlikle cumhuriyet devrinde, iktidar ile arasına muhtelif sedler çekilen ve mütedeyyin-tutucu-tutunucu karaktere bürünegelen bir kesiminden kaynaklanan yeni-elit bir zümre ise, asgarî sekiz yıldır, kaç asır boyunca hasret sonrası kavuştuğu siyasî gücü, mümkün ise de bir daha terketmemek üzere tedrîcen tümden kendine mal etmek uğraşı ile meşgul.
nüfus olarak da, iktisadî olarak da, bir tür kontr-modernist kültür olarak da epey semirmiş olan, üstelik siyasî tırmanış sürecinde, camiânın heterojen niteliklerini bir “silsile-i merâtib” (10) zarfında ikincil plana atabilerek bitişik bir mücadele cephesi sunmayı da başarabilen bu sosyal kesim, osmanlı’dan beri devletin ve iktidarın aslî sahibi, en azından muhafızı görünümündeki asker – sivil memurin, ve de devlet aracılığı ile onların elinden beslenerek geliştirilen iş, emek, medya vs. alanındaki “egemen” sosyal kuvvetlerden analarının ak sütü gibi helâl iktidar haklarını taleb etmekte.
bu açıdan, a-ke-pe önderliğinde bürokratik ve sair politik status quo odaklarına karşı sürdürülen kampanya, disestablishmentarianist bir karakter izdüşümü yaratmakta.
amma ve lâkin, iş bu gölge oyunu ile bitmemekte. topluma ve yönetişimine (11) dahil olmak amacına dönük, bu son derece meşrû çabanın üzerine kuşku gölgeleri düşmekte... çünkü tayyyib efendi, gülsuyu ve şürekânın yaptıkları yapacaklarının teminâtı ise, bu meşrûiyeti de “münhasıran” kendilerine yontacakları korkusu ortalığı bulandırmakta. a-ke-pe’nin 2002 seçimlerinden beri attığı her demokratik esprideki adımın, özgürlükleri genleştirmekten çok, kendi varlığını tehdid edebilecek tüm unsurları nötralize etmek, hattâ o özgürlüklerden yararlanmayı tekeline almak eğilimi, ciddî endişe yaratmakta. nitekim, baştan beri a-ke-pe’nin giriştiği, aklı başında hiç bir medenî kişinin karşı çıkamayacağı çok boyutlu (hayır! eksenli değil, sadece boyutlu!) dış politikadan, avrupa birliği üyeliğine veyâ kürt açılımına kadar, hemen hemen her düzenleme, kıçı üstüne oturmuş halde!
özetle, a-ke-pe’nin son dört yıldır “doğru işi yanlış yapmak” gibi bir illete dûçâr olduğu, bunun da islamcı tellerden çalan bir global politika kovalamaktan kaynaklandığını, çoğu gazeteci makûlesi bile anlamış bulunmakta!
bu ahvalde de, a-ke-pe usûlü disestablishmentarianism girişiminin “beygir dursun da suvâri değişsin” mantığından menkûl bir tür antidisestablishmentarianism ile netice bulması ihtimali hayli güçlenmekte. nasıl tayyyib efendi, gülsuyu ve şürekâ, demokrasiyi yalnız kendileri için ve kendilerine kadar istemekten maznun (12) iseler, askerî bâbdaki disestablishmentarianism sevdalarının da “kışlasından beni koruması gerekmedikçe çıkmayan ve hoşlanacağımı söylemedikçe dilini tutan, benim askerim, benim zâbitanım, benim kumandanım,” hırsını aşıp da, evrensel sivilizasyon ölçülerine ulaşabileceğini ummak hayâlperestîden ibaret görünmekte.
bunda şaşacak bir şey de yok... tayyib efendi’nin popularite değeri azaldıkça hatıralarına sığındığı “demokrasi kahramanları”, tahkikat komisyonu rezâletinin mîmarı, despotik eğilimleri acı kaderinin hüznü ile unutulan adnan menderes ile siyasî yasaklar aşkına seferberliğe çıkmış, “bir kerre delinmekle anayasaya bir şey olmaz” faciasının müellifi turgut özal.
gel de disraeli’yi ve o kadîr muhafazakâr siyaseti yağ kandili ile arama!
------------
(1) “hegemonya”, antonio gramsci nin işaret ettiği üzere, hakim taraf dışında hükmedilenin de hakimiyyet biçimine “rızâ” gösterdiği fikrini varsayar. ol sebeb ile, garfucius tarafından dillere pelesenk “vesâyet” yerine tercihan kulllanılmıştır. ayrıca o hegemonya 1982 anayasasının hukukî himâyesi altında iktidar ve nimetini, derece, kademe, atanmış ve de seçilmiş devlet yöneticilerine teşmil ettiğinden (kapsamına aldığı), mevcudu da dahil her hükûmet için dokunulmazlığa bürünegelmiştir. yukarıda da arz edildiği üzere, mevcudların derdi de hegemonya kırmak değil, nüfuz edemedikleri hegemonik erk alanlarının kale kapılarını zorlamaktır.
(2) hattâ, şimdi bunlar (nadiratta, kes’atta da olsa) kendilerine “ukalâ” diyerek iltifat ettiğim için bana hakaret davâsı bile açabilirler.
(3) tabii ki asker de, tüm diğer memurin de ezcümle vatandaş gibi sivil yargıya cevap vermelidir – askeriyenin görevin tabiatından doğan özel şartlarına mahsus düzenlemeler de şeffafiyet ilkesine kat’iyyen uymak zorundadır. pek alâ da, çoğunluk partisinde anayasanın acaip hükümlerini ve o hükümlere binaen anayasa mahkemesinin o tavşan kaç, tazı kovala modeli “askere sivil mahkeme” kanununu iptal edeceğini bilen, ön gören kimse yok mu idi? yoksa maksat körün gözüne parmak batırmak mı idi?
(4) aman, buna pek güvenmeyelim. merhum samuel huntington halâ haklı: “öğrenciler ve rahipler memleket yönetemez ama albaylar yönetebilir”. yemen, ırak, talibân ile détente falan derken, birileri üçüncü (karîne ile de üçbuçukuncu) dünyaya demokrasiyi yine fazla görebilir. en azından seçilmiş dikta şıkkının câzibesi giderek artabilir. ama bu başka konu...
(5) mâlûm, yeniçeri ordumuzun bir adı da “kapıkulu” idi.
(6) mâlûmatfuruş takılmayayım: bendeniz mülkiyeli olsam da, hazreti, siyasî tarihten değil, galiba daha kolej bebesi falan iken dinlediğim cream’in harika white blues-rock “klasiği” disraeli gears albumü dolayısı ile tanımış idim... cream? eric clapton, jack bruce ve ginger baker. who’s better?
(7) çelebi, memlekette altı kişiye bir kitap bile düşmüyor yılda! okuyacak değil ya milletim bir şey öğrenmek için... aptal kutularından birine bakacak.
(8) disraeli bu yüzden muhalefet ile karşılaşmış, rus düşmanı (russophobe) ve türk dostu (turcophile) diye adlandırılmıştı. kimileri, türklerin balkan hristiyan ahalîsine ettikleri eziyete rağmen (bkz. meselâ oscar wilde) disraeli’nin turkofil siyaset izlemesini antisemitik rusya’ya karşı yahudileri himâye eden türklere minnet duymasına bağlamışlardı. bu fasıl, gazze ve gazâ erbâbı tayyib efendi’ye ithaf olunur amma, garfucius işin aslında ingiltere’nin akdeniz hâkimiyetinin yattığı, realpolitik’in duygularla da desteklenmiş olabileceği kanaatinde.
(9) hazret kendi dilinden anlatsın: “i am a conservative to preserve all that is good in our constitution, a radical to remove all that is bad. i seek to preserve property and to respect order, and i equally decry the appeal to the passions of the many or the prejudices of the few.”
(10) rûtbe silsilesi, hiyerarşi.
(11) bu korkunç uydurukça kelimeyi kullanmam, ondan iğrenme hakkımdan vaz geçtiğim anlamına aslâ gelmemektedir!
(12) “zanlı” diye de türkçeden türkçeye çevirdiler; sanık...
Friday, January 29, 2010
Wednesday, August 26, 2009
apo nereden milletvekili seçilecek? garfucius dönüyooooorrr...
eyi hoş gardaşlar da türk kürtleri nerede yaşıyor? iş bitince apo istanbul milletvekili mi olacak, antalya mı?
gördünüz mü? garfuciius dönmek üzere... azzzzz soona (*)...
-----
(*) aslı şu ki, garfucius zeytinyağı em dirilmiş yumurta sarısı gibi aynı bulamaçta dönüp durmaktan halâ sıkılmakta ve avdedi ağırdan almakta...
gördünüz mü? garfuciius dönmek üzere... azzzzz soona (*)...
-----
(*) aslı şu ki, garfucius zeytinyağı em dirilmiş yumurta sarısı gibi aynı bulamaçta dönüp durmaktan halâ sıkılmakta ve avdedi ağırdan almakta...
Sunday, August 23, 2009
yaşasın erotizm! dikkat! garfucius dönüyor!
eskimiş fikirleriniz ya atın, ya klasik renklere boyayın...
garfucius düşünülmemişin peşindeki çilesine dönüyor!
yaşasın sofizm!.. yaşasın peripatetizm!.. yaşasın erotizm!..
garfucius düşünülmemişin peşindeki çilesine dönüyor!
yaşasın sofizm!.. yaşasın peripatetizm!.. yaşasın erotizm!..
Wednesday, April 1, 2009
seçim analizi
iki gündür güzîde medyamızda – normalde tayyib efendi, gülsuyu ve şürekâya toz kondurmayanlarda bile – a-ke-pe’nin seçimden mağlub çıktığı izlenimini veren bir edâ sezilmekte. hattâ, beyaz türkler adına ama iktidarın gidişatına dur dendiği, ama haltçı fırka, (esasen de kılıçdaroğlu) ne idüğü anlaşılmasa da bir hareketi başlattığı ama da akla gelebilecek her hangi bir diğer neden için, bir zafer helvası tatmış da lezzeti damağında kalmış gibi bayram havası estiren muharrirler de var...
durun ya huuu, muhammed ummeti… tayyib efendi, gülsuyu ve şürekâ, tamam, bu secimlerde biraz geriledi ama ampulun söndüğü, patladığı falan yok, hala cayır cayır yanmakta…
hatta, hoşunuza gitse de gitmese de, 2009’da aldığı yüzde 38 oy ile, 2003’te tek basina iktidara geldigi döneme kıyasen, yuzde 4 kadar daha fazla (1) teveccüh toplamış durumda.
işin aslına bakarsanız, 2007’de de, eger ki askeriye muhtıra falan cakmamış olsa, bürokrat gurulardan 376 zırvalığı çıkmasa, anayasa mahkemesi politik değil hukukî karar alsa, cumhuriyet halt partisi askerin borusunu zurt zart öttürüp, rap rap yüyüyeceğine demokrasinin davuluna vursa ve sâhiden seçim kazanmak istermiş gibi bari yapsa, a-ke-pe mazlum görünümüne sokulmasa, gül bey’ in reis-i cumhur olma hakki baltalanmasa ve de özetle memlekette demokrasinin tek temsilcisinin tayyib efendi, gülsuyu ve şürekâ oldugu gibi yanlış üstelik de abuk bir intibâ yaratılmasa, a-ke-pe yuzde 47’leri ruyasinda bile goremezdi. bir çok kişi 2007 seçimlerinde ce-halt-pe ve her tür zindeliği kendinden menkûl kuvvetin faşizan ittifakına tepki olarak, en azindan 2003-2006 döneminde pek de kötü bir sınav vermemiş olan a-ke-pe’nin demokratik vaadine kredi açmıştı. Eğer lûtfeder, tayyib efendinin “herkesi kucaklamayı” taahhüd ettiği 2007 seçim zaferi konuşmasını hatırlarsanız, a-ke-pe’nin oy patlamasında o demokrasi umutlarının ve haltçılıkta somutlaşan zaptî yönetimlerden kaçınma iştiyâkinin payını da göz önüne almış olursunuz.
tayyib efendi,gülsuyu ve şüurekânın 2007 zaferi, tamamen ödünç oylara dayanarak o doruklara ulaşmıştı.
tayyib efendi, gülsuyu ve şürekâ, icraatta ise, vaad ettiginin tamamen aksini yaptığı, din, iman kisvesi altında bir tür diktatoryal hegemonya oluşturmaya giriştiği, demokratik kazanımları arttırmaya çalışacağına elde edilenleri zorla geri almaya başladığı için de, o oylar sahiplerince geri çekiliverdi. istatistiklerde görünen yaklaşık yüzde sekizlik gerilemenin tamamini değil ama bir kısmını bu şekilde geri çekilen ve halt partisine dönen laikçi demokrat oylar – ki, bazılarına gore bunlar beyaz türkler – ile açıklamak mümkün. yüzde iki civarında oyun da saadet peşine düştüğü söylenebilir. başka türlü söylersek, yerel seçim sonuçları oyların evlerine döndüğünü göstermekte. daha doğrusu, ev cihetine yolllandıklarını…
cumhuriyet halt fırkasının ayaklanmasına gelince… aritmetiğe vurursak, 2002 de aldığı ve 2007’de onca öcü masalı anlatmasına rağmen üç-beş dizyem ancak arttırabildigi yüzde 20lerde gezen oyu ile 29 martta yakaladığı yüzde 28 arasindaki farkta kılıçdaroğlu sendromu ile aslında oy vermeye gitmeyecek kişilerin sandık başına koşmalarını teşvik eden dinamiğin de küçümsenmeyecek rolü var.
bu meselenin ortada duran, bâriz yönü sadece. daha önemli nokta ise, türkiye’de demokrasi kavramını hakkıyla kavrayan ve yaşayan kitle, seçmenin ancak yüzde 10 unu oluşturan bu esnek ve hassas “demokrat azınlık”. ne yazık ki, halkımızın büyük kesiminin öyle ”demokratik sağduyu”, “özgürlük refleksi”, “vatandaşlık bilinci” falan gibi ulvî ilkeler kılavuzluğunda hareket etmedigi ortada. daha doğrusu, bu minvâl hassas teraziler ile hayatı tartan kitle, bütün partilerdeki “fanatik” ama demokrat sayılabilecek taraftarları bile katsak, tüm oy verenlerin yüzde 15’ini geçmemekte.
bu kitle, demokratik alandaki duraklama ve gerilemelerden, hukuk krizinden, partizanlıktan, şeffafiyet yoksunluğundan etkilenerek temel ilkelere gore siyasî tercih belirtebilen (2) bir seçmen kesimi oluşturmakta ve ideallerine gore, konjonktürün işaret ettiği en demokrasi yanlısı partiye yönelmekten çekinmemekte.
eğer a-ke-pe ve tayyib efendi, gülsuyu ve şürekânın politikalarını partizan, baskıcı, yolsuzluğa yatkın, hukuksuz ve anti demokratik bulduğu için 29 martta bu partiden uzaklaşan bir kitle varsa, iste o bundan ibaret. bu kitle, bugün için kılıçdaroğlu’nun kendi parti yyöneticilerini dahî ekarte edebilen temiz ve şeffaf siyaset söyleminden etkilendi. bu kitle yolsuzluk haberlerinin ayyuka çıkması, baskının artması vs., vs. üzerine a-ke-pe’den uzaklaştı; ama hâlâ da gidecek kesin ve güvenilir bir adres bulamadı…
türk siyasî geleceğinin aydınlığını oluşturabilecek yegâne seçmen kudreti, 29 martta (kısmen) halt fırkasına yatıya gitti. bu onun bir ev bulduğunu değil, tam tersine, iflâs edince çoluk çocuk kiliselere sığınan amerikalılar gibi, çaresizlikten ce-halt-pe den bile meded umacak hale düştüklerine işaret etmekte.
başta kılıçdaroğlu, medya ve diğer kaynaklarca dile getirilen yolsuzluk hikayeleri, seçmen yazım hileleri, muhtemel üç kağıtçıılıklar vs., bu “umut” yüzde 10-15lik kesiminin siyasî davranışını bir olasıılıkla etkiledi. geri kalan ve a-ke-penin çekirdek seçmenini oluşturan, çoğu ülke halkının yüzde 52’lik cahil ya da cehalet-bozar-diploma ile donanmış bölümüne ait olan kitle, eğer usûlsüzlük kendi tuttuğu tarafın çıkarlarını ihlâl etmedi ise, istifini bile bozmadı.
hem de iki tarafli bozmadı. ne a-ke-pe ile yolsuzluk vs. iddiaları dolayısıyla tayyib efendi, gülsuyu ve şürekâdan vaz gecti, ne de buzdolabı, kömür, çek karnesi vs. gibi alenî siyasî ruşvetlere rağmen, a-ke-peye teveccüh gösterdi!
illere göre oy dağılımı, global ekonomik krizin henüz a-ke-pe oylarını düşüren bir etki yaratmadığı gözlemini destekledi. her hangi bir etken tayyib efendi, gülsuyu ve şürekânın oyunda düşmeye yol açtı ise, bu daha global kriz vurmadan bir sene önce başlayan türkiye’nin globalize olmasından kaynaklanan iflâs dalgalarından başka bir sey degildi. o etki de eğer tayyib efendi tulumbaci uslûbu ile krize posta koyacağına, üstüne atlayıp kendi politikasının hatalarını yıkacak bir kampanyayı becerebilseydi, çok da azalabilirdi. onun yerine, büsbütün davos fatihi havalarına girip krizin çarptıklarını, kredi kartı kurbannlarını falan beceriksiz ilân edip, “ananı da al git” havasını estirmeyi marifet sanınca, yüzde 2 den az olmayan bir oyu da eliyle çöpe attı.
---------
(1) akp 2003te yuzde 34.28 almisti.
(2) illâ ki de belirten değil ama belirtme yeteneğini taşıyan
durun ya huuu, muhammed ummeti… tayyib efendi, gülsuyu ve şürekâ, tamam, bu secimlerde biraz geriledi ama ampulun söndüğü, patladığı falan yok, hala cayır cayır yanmakta…
hatta, hoşunuza gitse de gitmese de, 2009’da aldığı yüzde 38 oy ile, 2003’te tek basina iktidara geldigi döneme kıyasen, yuzde 4 kadar daha fazla (1) teveccüh toplamış durumda.
işin aslına bakarsanız, 2007’de de, eger ki askeriye muhtıra falan cakmamış olsa, bürokrat gurulardan 376 zırvalığı çıkmasa, anayasa mahkemesi politik değil hukukî karar alsa, cumhuriyet halt partisi askerin borusunu zurt zart öttürüp, rap rap yüyüyeceğine demokrasinin davuluna vursa ve sâhiden seçim kazanmak istermiş gibi bari yapsa, a-ke-pe mazlum görünümüne sokulmasa, gül bey’ in reis-i cumhur olma hakki baltalanmasa ve de özetle memlekette demokrasinin tek temsilcisinin tayyib efendi, gülsuyu ve şürekâ oldugu gibi yanlış üstelik de abuk bir intibâ yaratılmasa, a-ke-pe yuzde 47’leri ruyasinda bile goremezdi. bir çok kişi 2007 seçimlerinde ce-halt-pe ve her tür zindeliği kendinden menkûl kuvvetin faşizan ittifakına tepki olarak, en azindan 2003-2006 döneminde pek de kötü bir sınav vermemiş olan a-ke-pe’nin demokratik vaadine kredi açmıştı. Eğer lûtfeder, tayyib efendinin “herkesi kucaklamayı” taahhüd ettiği 2007 seçim zaferi konuşmasını hatırlarsanız, a-ke-pe’nin oy patlamasında o demokrasi umutlarının ve haltçılıkta somutlaşan zaptî yönetimlerden kaçınma iştiyâkinin payını da göz önüne almış olursunuz.
tayyib efendi,gülsuyu ve şüurekânın 2007 zaferi, tamamen ödünç oylara dayanarak o doruklara ulaşmıştı.
tayyib efendi, gülsuyu ve şürekâ, icraatta ise, vaad ettiginin tamamen aksini yaptığı, din, iman kisvesi altında bir tür diktatoryal hegemonya oluşturmaya giriştiği, demokratik kazanımları arttırmaya çalışacağına elde edilenleri zorla geri almaya başladığı için de, o oylar sahiplerince geri çekiliverdi. istatistiklerde görünen yaklaşık yüzde sekizlik gerilemenin tamamini değil ama bir kısmını bu şekilde geri çekilen ve halt partisine dönen laikçi demokrat oylar – ki, bazılarına gore bunlar beyaz türkler – ile açıklamak mümkün. yüzde iki civarında oyun da saadet peşine düştüğü söylenebilir. başka türlü söylersek, yerel seçim sonuçları oyların evlerine döndüğünü göstermekte. daha doğrusu, ev cihetine yolllandıklarını…
cumhuriyet halt fırkasının ayaklanmasına gelince… aritmetiğe vurursak, 2002 de aldığı ve 2007’de onca öcü masalı anlatmasına rağmen üç-beş dizyem ancak arttırabildigi yüzde 20lerde gezen oyu ile 29 martta yakaladığı yüzde 28 arasindaki farkta kılıçdaroğlu sendromu ile aslında oy vermeye gitmeyecek kişilerin sandık başına koşmalarını teşvik eden dinamiğin de küçümsenmeyecek rolü var.
bu meselenin ortada duran, bâriz yönü sadece. daha önemli nokta ise, türkiye’de demokrasi kavramını hakkıyla kavrayan ve yaşayan kitle, seçmenin ancak yüzde 10 unu oluşturan bu esnek ve hassas “demokrat azınlık”. ne yazık ki, halkımızın büyük kesiminin öyle ”demokratik sağduyu”, “özgürlük refleksi”, “vatandaşlık bilinci” falan gibi ulvî ilkeler kılavuzluğunda hareket etmedigi ortada. daha doğrusu, bu minvâl hassas teraziler ile hayatı tartan kitle, bütün partilerdeki “fanatik” ama demokrat sayılabilecek taraftarları bile katsak, tüm oy verenlerin yüzde 15’ini geçmemekte.
bu kitle, demokratik alandaki duraklama ve gerilemelerden, hukuk krizinden, partizanlıktan, şeffafiyet yoksunluğundan etkilenerek temel ilkelere gore siyasî tercih belirtebilen (2) bir seçmen kesimi oluşturmakta ve ideallerine gore, konjonktürün işaret ettiği en demokrasi yanlısı partiye yönelmekten çekinmemekte.
eğer a-ke-pe ve tayyib efendi, gülsuyu ve şürekânın politikalarını partizan, baskıcı, yolsuzluğa yatkın, hukuksuz ve anti demokratik bulduğu için 29 martta bu partiden uzaklaşan bir kitle varsa, iste o bundan ibaret. bu kitle, bugün için kılıçdaroğlu’nun kendi parti yyöneticilerini dahî ekarte edebilen temiz ve şeffaf siyaset söyleminden etkilendi. bu kitle yolsuzluk haberlerinin ayyuka çıkması, baskının artması vs., vs. üzerine a-ke-pe’den uzaklaştı; ama hâlâ da gidecek kesin ve güvenilir bir adres bulamadı…
türk siyasî geleceğinin aydınlığını oluşturabilecek yegâne seçmen kudreti, 29 martta (kısmen) halt fırkasına yatıya gitti. bu onun bir ev bulduğunu değil, tam tersine, iflâs edince çoluk çocuk kiliselere sığınan amerikalılar gibi, çaresizlikten ce-halt-pe den bile meded umacak hale düştüklerine işaret etmekte.
başta kılıçdaroğlu, medya ve diğer kaynaklarca dile getirilen yolsuzluk hikayeleri, seçmen yazım hileleri, muhtemel üç kağıtçıılıklar vs., bu “umut” yüzde 10-15lik kesiminin siyasî davranışını bir olasıılıkla etkiledi. geri kalan ve a-ke-penin çekirdek seçmenini oluşturan, çoğu ülke halkının yüzde 52’lik cahil ya da cehalet-bozar-diploma ile donanmış bölümüne ait olan kitle, eğer usûlsüzlük kendi tuttuğu tarafın çıkarlarını ihlâl etmedi ise, istifini bile bozmadı.
hem de iki tarafli bozmadı. ne a-ke-pe ile yolsuzluk vs. iddiaları dolayısıyla tayyib efendi, gülsuyu ve şürekâdan vaz gecti, ne de buzdolabı, kömür, çek karnesi vs. gibi alenî siyasî ruşvetlere rağmen, a-ke-peye teveccüh gösterdi!
illere göre oy dağılımı, global ekonomik krizin henüz a-ke-pe oylarını düşüren bir etki yaratmadığı gözlemini destekledi. her hangi bir etken tayyib efendi, gülsuyu ve şürekânın oyunda düşmeye yol açtı ise, bu daha global kriz vurmadan bir sene önce başlayan türkiye’nin globalize olmasından kaynaklanan iflâs dalgalarından başka bir sey degildi. o etki de eğer tayyib efendi tulumbaci uslûbu ile krize posta koyacağına, üstüne atlayıp kendi politikasının hatalarını yıkacak bir kampanyayı becerebilseydi, çok da azalabilirdi. onun yerine, büsbütün davos fatihi havalarına girip krizin çarptıklarını, kredi kartı kurbannlarını falan beceriksiz ilân edip, “ananı da al git” havasını estirmeyi marifet sanınca, yüzde 2 den az olmayan bir oyu da eliyle çöpe attı.
---------
(1) akp 2003te yuzde 34.28 almisti.
(2) illâ ki de belirten değil ama belirtme yeteneğini taşıyan
Monday, March 30, 2009
anam, anam, anam...
arabesk mikrobuna falan tutulmadım, hayır. ampul fırkasının muvakkaten çıktığı 2007 doralarından 2003 ovalarına avdetinin ciddî bir sebebine daha parmak basmaktayım.
zaman zaman bitirim ağzıyla konuştuğu için "eleştirilen" ulu ve âlî başvekil hazretleri davos nemesis'i tayyib efendi hazretlerinin kampanya evvelinde ve süresinde buyurdukları bir takım âmiyâne laflar, sandıkta geri tepti. hele ki aynı "karizma" (!?) ve popularite ışığında parlamaktan çok uzak bazı vukelâ da, vâliler, kaymakamlar marifeti ile ahalîyi paylamaya, meydandan kovmaya, tutuklatıp mapusa attırmaya falan kalkınca, ampulün halka ışık veren tarafına ciddî gölge düşüverdi.
yüzde 52 oranında ya cahil, ya da ancak cehaletbozar okumuşluk seviyesinde eğitilmiş aziz halkımız, tabii ki tayyib efendi, gülsuyu ve şürekâya lûtuf ettiği teveccühü hukuk, demokrasi anlayışı, ab uyum kriterleri falan gibi konularda geriye düşülmesi nedenleriyle çekmedi. birinci sebep, tayyib efendi,gülsuyu ve şürekânın global değil (1), yerel iktisadî krizi hafife almaları idi. zâten darbe yemiş halkı, "bize sadık olanlar" ve "bizden olmayanlarla bize sırtlarını dönenler" diye mahalle takımlarına ayrıştırıp, ikinci gruptakileri, sırf onlardan bazı talepleri var diye "ananı al da git" muamelesine tâbî tutunca, epey bir oy "itelediler".
değişecekler mi? hayır.
neden?
bir başka yazıda...
-------
(1) kimse alınmasın, ayrıca son 10 yılda katedilen mesafeyi yadsıyor da değilim ama türkiye global ekonomi ölçeğinde cim karnında noktadan ibaret hâlâ.
zaman zaman bitirim ağzıyla konuştuğu için "eleştirilen" ulu ve âlî başvekil hazretleri davos nemesis'i tayyib efendi hazretlerinin kampanya evvelinde ve süresinde buyurdukları bir takım âmiyâne laflar, sandıkta geri tepti. hele ki aynı "karizma" (!?) ve popularite ışığında parlamaktan çok uzak bazı vukelâ da, vâliler, kaymakamlar marifeti ile ahalîyi paylamaya, meydandan kovmaya, tutuklatıp mapusa attırmaya falan kalkınca, ampulün halka ışık veren tarafına ciddî gölge düşüverdi.
yüzde 52 oranında ya cahil, ya da ancak cehaletbozar okumuşluk seviyesinde eğitilmiş aziz halkımız, tabii ki tayyib efendi, gülsuyu ve şürekâya lûtuf ettiği teveccühü hukuk, demokrasi anlayışı, ab uyum kriterleri falan gibi konularda geriye düşülmesi nedenleriyle çekmedi. birinci sebep, tayyib efendi,gülsuyu ve şürekânın global değil (1), yerel iktisadî krizi hafife almaları idi. zâten darbe yemiş halkı, "bize sadık olanlar" ve "bizden olmayanlarla bize sırtlarını dönenler" diye mahalle takımlarına ayrıştırıp, ikinci gruptakileri, sırf onlardan bazı talepleri var diye "ananı al da git" muamelesine tâbî tutunca, epey bir oy "itelediler".
değişecekler mi? hayır.
neden?
bir başka yazıda...
-------
(1) kimse alınmasın, ayrıca son 10 yılda katedilen mesafeyi yadsıyor da değilim ama türkiye global ekonomi ölçeğinde cim karnında noktadan ibaret hâlâ.
kârdan zararın bakkal hesabı
ulu ve âlî başvekil hazretleri davos ruhunun nemesisi tayyib efendi, seçim neticelerine üzülmüşler.
hattâ hafiften bozulmuşlar da ki, seçmeni nankörlükle "çağrıştıran" serzenişler, sitemler içindeler: hazret-i başvekil, tam 28 kerre teşrif buyurdukları antalya'nın kalkıp da kendi öz evlâdı domates deniz 'e oy vermesini, götürdüğü onca hizmetin (her halde fettah tamince'yi kastetmekteler!) halk denen o yıkanmamış, ağzı çorba kokulu kalabalık tarafından anlaşılamamasına yormaktalar, meselâ...
mutenâ ve güzîde medyamız da, tayyyib efendi, gülsuyu ve şürekâ'nın, bu neticelerden netice hâsıl edeceklerini ve siyasî gerilimin düşeceğini falan sanmaktalar; eğer sözlerini ciddiye alabilmek mümkün ise tabii.
halbuki ortada olağanüstü bir şey yok. ampul, 2007 genel seçimlerinde, askerî müdahalenin yarattığı voltaj patlaması yüzünden geçici olarak mum kapasitesinin üstünde parlamıştı, o kadar. voltaja yakın duran haltçılarla kurtlar da, 2007de çarpılmışlardı.
ampul, kendisi için çok fazla güç ile yanıp, voltaj da normal seviyeye avdet edince, ışığı da "normal" watt kudretlerine döndü. yâni, 2003 esas alındığında 2009 da sosyolojik açıdan kayda değer bir değişim olmadı.
değişim muhtemelen şimdi başlayacak ama... tayyyib efendi, gülsuyu ve şürekâ, 2007nin bir fırsat kârı, 2009un sadece kârdan zarar olduğunu anlamayıp, kaybettikleri kaygısı ile kaybetme paniği yaşayarak davranacak ve gücünün ötesinde işlere kalkışacak.
ovaya inmiş sel gibi, itici gücünü yitirdiği için de, sürüklemek yerine, önüne kattıığını çamura saplayacak...
esas faciaşurada:
memlekette, "gandi"ninki de dahil, yaygın bir siyasî sel felâketinin ardından, su baskınının önünü kesmeye kaadir örgütlü bir hareket olmadığı gibi, gönüllü tulumbacılar misâli, çamur ve selin önüne kum torbası yığmayı olsun becerebilecek toplumsal örgütlenme de yok.
eğer şu global kriz etkisiyle, avrupa birliği sevdasına yeniden yakalanır da, bazı şeyleri olması gerektiği gibi yapmaya başlarsak, iyi kötü idare edebiliriz de, kendi havamıza çiftetelli çevirmeye koyulursak...
türkiye'nin önünde çooook ciddi bir hukuk ihlâli, ihkâk-ı hak ve hukuk için mücadele devr-i dâimi var demektir.
haydi, iyimser olalım: hukuk, ortalık bulamaca dönünce hava kadar gerekli olduğunu insana hissettirir.
hattâ hafiften bozulmuşlar da ki, seçmeni nankörlükle "çağrıştıran" serzenişler, sitemler içindeler: hazret-i başvekil, tam 28 kerre teşrif buyurdukları antalya'nın kalkıp da kendi öz evlâdı domates deniz 'e oy vermesini, götürdüğü onca hizmetin (her halde fettah tamince'yi kastetmekteler!) halk denen o yıkanmamış, ağzı çorba kokulu kalabalık tarafından anlaşılamamasına yormaktalar, meselâ...
mutenâ ve güzîde medyamız da, tayyyib efendi, gülsuyu ve şürekâ'nın, bu neticelerden netice hâsıl edeceklerini ve siyasî gerilimin düşeceğini falan sanmaktalar; eğer sözlerini ciddiye alabilmek mümkün ise tabii.
halbuki ortada olağanüstü bir şey yok. ampul, 2007 genel seçimlerinde, askerî müdahalenin yarattığı voltaj patlaması yüzünden geçici olarak mum kapasitesinin üstünde parlamıştı, o kadar. voltaja yakın duran haltçılarla kurtlar da, 2007de çarpılmışlardı.
ampul, kendisi için çok fazla güç ile yanıp, voltaj da normal seviyeye avdet edince, ışığı da "normal" watt kudretlerine döndü. yâni, 2003 esas alındığında 2009 da sosyolojik açıdan kayda değer bir değişim olmadı.
değişim muhtemelen şimdi başlayacak ama... tayyyib efendi, gülsuyu ve şürekâ, 2007nin bir fırsat kârı, 2009un sadece kârdan zarar olduğunu anlamayıp, kaybettikleri kaygısı ile kaybetme paniği yaşayarak davranacak ve gücünün ötesinde işlere kalkışacak.
ovaya inmiş sel gibi, itici gücünü yitirdiği için de, sürüklemek yerine, önüne kattıığını çamura saplayacak...
esas faciaşurada:
memlekette, "gandi"ninki de dahil, yaygın bir siyasî sel felâketinin ardından, su baskınının önünü kesmeye kaadir örgütlü bir hareket olmadığı gibi, gönüllü tulumbacılar misâli, çamur ve selin önüne kum torbası yığmayı olsun becerebilecek toplumsal örgütlenme de yok.
eğer şu global kriz etkisiyle, avrupa birliği sevdasına yeniden yakalanır da, bazı şeyleri olması gerektiği gibi yapmaya başlarsak, iyi kötü idare edebiliriz de, kendi havamıza çiftetelli çevirmeye koyulursak...
türkiye'nin önünde çooook ciddi bir hukuk ihlâli, ihkâk-ı hak ve hukuk için mücadele devr-i dâimi var demektir.
haydi, iyimser olalım: hukuk, ortalık bulamaca dönünce hava kadar gerekli olduğunu insana hissettirir.
kim totoyu tuttu?
bakalım milyonlarca dolarlık tekknoloji ve "devâsâ" insangücü ile çalışan poll şirketlerinin deli dana gibi memleketin dört bucağını gezerek oluşturdukları seçim tahminleri ile, yunanistan'daki ilim gurbetçisi garfucius'un berber, şoför, meyhaneci gibi "nabız tututcu esnaf" ile muhabbet şansı bile bulamadan yaptığı öngörüler karşılaştırmalı olarak gerçeği ne kadar kestirebilmiş:
basına göre "tarhan erdem’in yerel seçim için yaptığı tahminler tutmazken, anketlerin parlayan yıldızı a&g araştırma şirketi başkanı adil gür oldu". konda 26 mart yoklamasında şu sonuçları bulmuş: akp yüzde 47.9, chp yüzde 23.5, mhp yüzde 14.3
a&g ise, 21- 22 martta akp'nin yüzde 39.8, chp'nin yüzde 26.4, mhp'nin yüzde 15.7, dtp'nin de yüzde 5.3 oy alacağını kestirmiş
gurbetçi garfucius ne buyurmuş?
önce ampulün mumu: ne yapsanız da, a-ke-pe oyu, yüzde 40 civarından aşağı düşmez... bence yüzde 39 kadar alacak. ce-halt-pe, üç-dört puan yükselip, yüzde 25e yaklaşacak, kurtlu parti 17-18; de-te-pe yüzde 3.5-4 (alacak).
30 mart sabahı 0900 itibarı ile açıklanan sonuçlar: a-ke-pe yüzde 40.16, ce-halt-pe 28.18, kurtlar 14.79, kürtler 7.28.
-------
(1) bu arada itiraf edeyim ki, bodrum sonucunu bilemedim. daha seçimlere bir hafta kala, tesadüfen karşılaştığım (eski) başkan mazlum ağanı peşinen tebrik ettim. onun yerine mehmet kocadon kazandı - 500 den az oy farkı ile... iyi de oldu. mazlum'u da severim, mehmet'i de ama artık bodrum'un geleceğe daha açık, genç bir başkana ihtiyaç duyduğu ortada idi. endişem, kocadon'un salt müskebi tecrübesi ile bodrum'a en az 20 yıl gerisine düştüğü çağı yakalatabilecek dirâyeti gösteremeyecek kadar acemi olabileceği. kesinlikle yaparken öğrenecektir de, bodrum'un o kadarlık gecikmeye bile tahammülü olduğu şüpheli. bodrum esas rüşdünü ancak "belediye başkanı bodrum doğumlu olmalıdır" şeklinde özetlenebilecek o vahim ve şovenist fetişizmden kendini kurtarabilirse isbat edecektir.
basına göre "tarhan erdem’in yerel seçim için yaptığı tahminler tutmazken, anketlerin parlayan yıldızı a&g araştırma şirketi başkanı adil gür oldu". konda 26 mart yoklamasında şu sonuçları bulmuş: akp yüzde 47.9, chp yüzde 23.5, mhp yüzde 14.3
a&g ise, 21- 22 martta akp'nin yüzde 39.8, chp'nin yüzde 26.4, mhp'nin yüzde 15.7, dtp'nin de yüzde 5.3 oy alacağını kestirmiş
gurbetçi garfucius ne buyurmuş?
önce ampulün mumu: ne yapsanız da, a-ke-pe oyu, yüzde 40 civarından aşağı düşmez... bence yüzde 39 kadar alacak. ce-halt-pe, üç-dört puan yükselip, yüzde 25e yaklaşacak, kurtlu parti 17-18; de-te-pe yüzde 3.5-4 (alacak).
30 mart sabahı 0900 itibarı ile açıklanan sonuçlar: a-ke-pe yüzde 40.16, ce-halt-pe 28.18, kurtlar 14.79, kürtler 7.28.
-------
(1) bu arada itiraf edeyim ki, bodrum sonucunu bilemedim. daha seçimlere bir hafta kala, tesadüfen karşılaştığım (eski) başkan mazlum ağanı peşinen tebrik ettim. onun yerine mehmet kocadon kazandı - 500 den az oy farkı ile... iyi de oldu. mazlum'u da severim, mehmet'i de ama artık bodrum'un geleceğe daha açık, genç bir başkana ihtiyaç duyduğu ortada idi. endişem, kocadon'un salt müskebi tecrübesi ile bodrum'a en az 20 yıl gerisine düştüğü çağı yakalatabilecek dirâyeti gösteremeyecek kadar acemi olabileceği. kesinlikle yaparken öğrenecektir de, bodrum'un o kadarlık gecikmeye bile tahammülü olduğu şüpheli. bodrum esas rüşdünü ancak "belediye başkanı bodrum doğumlu olmalıdır" şeklinde özetlenebilecek o vahim ve şovenist fetişizmden kendini kurtarabilirse isbat edecektir.
Subscribe to:
Posts (Atom)