vekîl-i âzâm tayyib efendi, iri kıyım cevherlerinden birinin daha üstünde fikrî kuluçkaya yattı dün: batıdan ahlaksızlık almayıp, kendi örf, âdet, gelenek vs. ile oluşan özlerine sarılmalarını vaaz etti; avrupa ve amerika'da top 500 üniversitelerde okumak üzere, maliye bakanlığı tarafından burs verilmek üzere seçilmiş, heyet-i umumîye ve kızların çoğunun başıbağlı olmalarından, dinî hassasiyeti yüksek sosyal kesimlerden yetiştikleri anlaşılan bir kaç yüz öğrenciye hitaben.
onlara, "batıdan hep ahlâksızlık adlığımızı, oysa yalnızca batıda gelişen ilim irfanı almak gerektiğini" söyledi...
tayyib efendi'nin ettiği lâfın fasaryalığı üzerinde durmaya değmez. giderek, "millî görüş" ile belirlenen şeriat soslu aslına döndüğünü, necmeddin erbakan'ın siyasî mirasını yeniden sahiplendiğini de, kör yağcıları bile görmekte.
ayrıca başvekil efendi, dilinden çakmasa da, ikide bir kefere illerine seyyahat ettiğinden, batının illim irfanı ile, ahlak(sızlığ)ı diye yutturmaya kalktığı düşünme ve davranma biçimlerinin çoğunun esasen mütemmim cüz olduklarını da anlayacak kadar görgülü.
kızların neredeyse tamamı tessettürlü bir burslu öğrenci kalabalığına, böylesine zırva bir nutuk atıyorsa, amacı taşra-varoş düzeyinde siyâsî temennâ çakmaktan ibâret. dolayısıyla, ne bu nutku atmak mârifet, ne de nutkun lâfzına bezelye arkasında saklanmış goril gibi duran ard niyeti sezmek...
garfucius'un takıldığı nokta, başka...
mâlûmunuz garfucius, tayyib efendi, gülsuyu ve şürekâsını da tıpkı cummhuriyet halt fırkası gibi, kayda geçirmeye değmez aktör addettiğinden, hiç birinin fikre fukarâ fikrî beyanatı üzerine klavye yormaz, umumiyetle.
ancak bu sefer, tayyib efendi, gülsuyu ve şürekâsı'nın tehlikeli boyutlarından biri fena halde sırıttı batının ahlâk(sızlığ)ı - batının bilimi dikotomisinde.
tayyib efendi'nin, batının "kötü" ahlâkı yerine tembih buyurduğu "örf, âdet, gelenek" vs. den kastettiği ne olabilir, hiç aklınıza geldi mi? yâni, koca başvekil, her halde, üniversite öğrencilerine "ey evlâd-ı vatan, otobüste yaşlı birini görünce yer verin" ya da "ilkokul önünde karşıdan karşıya geçen çocukların elinden tutup yardımcı olun," veyâ "yerde ekmek bulunca üç kerre öpüp başınıza koyun ve yüksek bir yere bırakın," gibisinden tavsiye vermiyor...
zâten çoğu başı bağlı, hükûmetin "taşbaşlı olsun, bizden olsun" mantığı da gözönüne alınırsa, mütedeyyin karakteri baskın bu özenle seçilmiş öğrenci tabakasına vermeye çalıştığı mesaj, "aman gâvur diyârının serbestîsine kapılıp, birey olduğunuzu farkedip, dinden, imandan, şeriattan sapmayın sakın" gizli meâlini taşımasın sakın?
çünkü, sık sıık gittiğinde gördüğü üzere, batıda insanların umumu, pek de ahlâksız değildirler. hattâ, bakkalın peyniri eksik tartarak müşteriyi kazıklaması düzlemlerinde incelersek, batılı versiyonların müslüman - türk emsallerinden kat-be-kat daha ahlâklı olduğunu söylemek de, hiç yalan sayılmaz.
tayyib efendi'nin, muhtemelen mütedeyyin ailelerden özenle seçilmiş burslu öğrenci kitlesine yaptığı ikâzın tehlikesi de burada: mesele, batının ahlâk yoksunluğu ile değil, bireylerin vazgeçilmez özgürlüğü ile ilgili çünkü!
uyarı, yine başvekil hazretlerinin sık sık çıktıkları batı seyyahatlerinde kaçınılmaz olarak müşahade buyurdukları üzere, batılı insanın din, iman vs. metafizik esaslara dayalı olarak vücud bulan aidiyet gruplarının içinde, kişiliklerini kazanamamış ya da yitirmiş birer sürü hayvanına dönüşmeyen bireylerden oluştuklarını farketmesinden; bu olgunun onu iktidara da getiren kendi zihniyet yapısı ile uzlaşmaz bağdaşmazlığını idrâk ve de özenle seçilmiş burslu öğrenci kitlesinin bazı efradının bu etki altında kalmasının siyasî iktidar tabanını zaafa uğratacağından endişe etmesinden kaynaklanmaktadır.
eli vicdânında kimsenin, böylesine bir pervâsızlıkla silme ahlaksızlık ithamına kalkışamayacağı, nerdeyse iki milyarlık batılı insan topluluğunu, kafadan, "kötü" ilân etmek, üç gün sonra akif beki efendi nin "akif onlara de ki..." tâlimâtı üzerine tahvile yelteneceği tayyib efendi, gülsuyu ve şürekâsına mahsus bir başka gaftan ibârettir, âmennâ...
gelgelelim, tayyib efendi, gülsuyu ve şürekâsının taht-el şuurunda yatanı da, bir şebeğin ard tarafı kadar ayân beyân ortaya dökmektedir bu gaf: sayın başvekil hazretleri, bireylerin özgürlük ile tanışmasını ahlâksızlık ile özdeş tutmaktadır çünkü!
başvekil tayyib efendi hazretleri, tenezzül buyurup, "örf, âdet, gelenek" tatavasından somut, uygulanabilir, gözlemlenebilir ve ölçülebilir davranışlar olarak ne anladığını, batının ahlaksızlığı olarak da, saud'un arabiyyasında veya molla malı iran'da, alabildiğine bir riyâ içinde yaşanmayan ne gözlemlediğini açıklasa, garfucius'un ne kadar haklı olduğu da bir başka şebeğin kızıl ard nâhiyesi gibi parlar ortada...
Friday, January 25, 2008
Wednesday, January 9, 2008
clintonperest blog
birkaç haftadır sağlık sebebi ile nadasa çekildim. hâlâ da tam işbaşı yaptığım söylenemez. ufak ufak ısınma turları atarken, hillary clinton'ın new hampshire'daki kritik önseçimde nevzuhur barack obama'nın (ki kendisine ünlü anchormanimiz mehmed ali birand "omaba" diye hitab etmektedir) önüne geçtiği haberi "düştü".
hillary benim abd başkanı olmasını istediğim tek aday. her şeyden önce, sadece amerika'yı değil, tüm dünyayı iki başkanın yöneteceği/yönlendireceği bir sistem, son sekiz yılda bush ve neo-con şürekâsının içine ettiği dengeleri çatışmadan uzlaşmaya doğru taşıma şansını çok daha hâvî. kaldı ki, clinton'lar esasında hiç bir şey de ifade etmeyen tecrübeleri yanında, ehil olduklarını da yeterince kanıtlamış siyasî kişilikler. unutmayalım, eğer merhum yassir arafat şımarıklık edip de incecik bir marj dâhilinde kendisiyle pazarlık eden ehud barak'ı şarkî kurnazlık ile köşelere itmeye kalkmasa idi, gangren olmuş filistin sorununda bile epey ilerleme kaydedilmiş idi.
ayrıca bill clinton siyasetin kükürt aromalı küflü havasında bir neş'e meltemi olarak da esmeyi bilen nâdir siyaset esnafından idi. salt o niteliği ile dahî, f.d. roosevelt, h. truman gibi başkanların
sınıfında yer tutmakta idi.
ekteki yazıyı bodrum'da 1998 yılında bir kaç arkadaş birlikte imece usûlü ile yayınladığımız haftalık pusula gazetesi için kaleme almış idim. clinton' ın yıldızı siyâset ufkunda tekrar parlar iken (ki, sönmeyeceği de garanti değil) blogginge yeniden ısınma bâbında sizler için ısıtıp sunmayı uygun buldum.
buyurun:
ho! bir kiiii üç, daha fazla...???
lütfen birkaç saniye zahmet edin ve düşünün; aşağıdaki fıkrayı türkiye’ deki hangi siyasiye yakıştırabilirsiniz? tebessümü, fakir lokantası vitrinine konmuş harcı eksik karnıyarık donuğunu andıran bozkurt eskilerine mi; sucuk olma yaşı bile geçmiş beygirin taylığa özenmesi gibi, ahir ömründe saçları ve de umum sair kılları kapkara boyanmış, üç çeyrek asırı deviren “genç” liderlere mi, mürüvvet görmemiş babalara, ya da adı yakışıklıya çıktı diye son turfanda domates pazarında göz süzen acımış salçalara mı? hepsi dümdüz, renksiz, esprisiz ve aşılamaz; ortak paydaları “sıkıcılık” olan insanların hangisini, her hangi bir güzellik ile birlikte tasavvur edebiliyorsunuz gökler aşkına? işte fıkra :
"başkan", bir dış gezide olağanüstü güzel ama saflık babında biraz kuvvetlice bir sarışın tavlar. gecenin geçce bir vaktinde, kral dairesinde ziyaretine gelmesi talimatını verir. ve sıkıcı siyasilerle, başkan olmanın çekilmez gerekliliklerini yerine getirmeye koyulur. neyse, işler ve protokol biter, başkan dairesine çıkar, hazırlanır ve aptal sarışını beklemeye başlar..
beyhude..
şafak söker, başkana hala sadece ıslak hayalleri eşlik etmektedir. sabah olunca bir hışım, sarışını çağırttırır ve neden ekildiğinin hesabını sorar.. hiç atlatabilir miyim sizi sayın başkan,” der aptal sarışın. “odada kapalı kaldığım için yanınıza gelemedim”...
şaşırır başkan... acaba first lady durumu farketmiş ve çaktırmadan bir numara mı çevirmiştir? “nasıl oldu, anlat bakayım !,” diye sesine şefkat katarak sorar sarışına.. ve aptal sarışın izah eder “efendim, gece yarısı, yanınıza gelmek üzere süslendim püslendim. odamdan çıkmak üzere kapıyı açtım... aaaa, orası banyo kapısıymış... hemen ötekine koştum, o da balkona açılıyordu… üçüncü bir kapı daha vardı ama onu denemedim; üzerinde ‘lütfen rahatsız etmeyiniz’ yazıyordu...”
medeniyetin lokomotifinden üçüncü dünyanın muzu ister ithal etsin veya yetiştirsin (daha doğrusu, kendiliğinden yetişen muzu toplamayı bari becerebilsin) hangi muz cumhuriyetine gitseniz, bir gözlem ebediyyen sabit kalacaktır: o muz cumhuriyetinin (muzu ithal de etse, yetiştirse de) öncelikle tartışmakta olduğu konular ve sorunlar en az 25 yıl, yani bir yüzyılın dörtte biri boyunca öz itibarıyla hiç değişmemiş olacaktır.
çok galip ihtimalle, tartışanlar da (siyaset, ilim ya da matbuat sahnesini, zaruret karşısında tabut içinde terkedenler hariç) değişmemiş olacaklardır.
tabii, popülizmin batağında 100 metre kelebek yüzmeye kalkmayanlar için, bu durumu açıklayan soru ortadadır : sayın pek muhterem vatandaşlar... yahu, sııı-kıııl-mııı- yooor-muuu-suuu- nuuzzzz? (*)
sıkılmak deyince… ceride-i cumhuriyet, 1998’ in mayıs ayını, 68 devriminin 30. yıldönümü münasebetiyle bir dizi yayınlayarak başlattı... dizinin anonsunda deniz gezmiş’ in, ilk gün içeriğinde de, 68’in evrensel simgesi, tüfek namlularına karanfiller sokuşturan amerikalı gençlerin tarihe mal olmuş o ünlü fotoğrafları vardı.
yazar hazret, çala klavye devrim tatavası döşendiği için, doğrusu, diziden sıkıldım. sonra, muz cumhuriyetleri ile gelişmiş ülkelerin devrim anlayışlarındaki uzlaşmaz bağdaşmazlığı vurgulayan anılar canlandı... bir yanda orta doğu teknik üniversitesi mimarî kantininde gitar çalmanın “emperyaaağğlizmin oyunu” diye cebren yasaklandığı; sabah akşam saz dinlenip, fena halde “deeaavrimci” türküler terennüm edilen günler... öte yanda woodstock... bir yanda coca cola’ yı komprador sömürünün aracı diye okul kantinlerine sokmayıp, adı duyulmamış sirke muadili yerli içecekleri “milli burjuvazi yaratarak milli demokratik devrimi desteklemek” mantığıyla talebeye kakalamak… öte yanda gösteriş tüketimine meydan okumak... bir yanda, uygarlığın sınırsız özgürlüğün yolunu açması istemi, öte yanda, özgürlük ve demokrasiyi sağdan bağlı deli gömleğini soldan düğümlemeyi başarmak sanan köy kökenli bir yobazlık...
bu yazının açış konusu mr. president, amerikan 1968 kuşağından yetişme... devrin ruhunu kaptığı fenâ halde serbest aşk düşkünü olmasından anlaşılmakta… iyi kötü saksafon da çalmakta...
hani ya (yerli veya ithal) muz kokulu ülkelerin 68’li başkanları? hani saksafon, ya da bize daha yakın olsa gereken “mütekamil zurna” (**) peşrevlerinde siyasetin ezeli banalitesine üç beş tutam sevimlilik serpiştiren nağmeler?
galiba, muzu yeti,ştiremeyip de ithal eden türkiye'deki tüm değişim, “fruko” denince kızıp köpüren toplum polisinin, copunu aynı derecede hevesle kullanan çevik kuvvet ile ikamesinden ibaret.. “baba” (***) bile, en iyi bildiği işi en tepemizde hala yapmakta olduğuna göre…
zihniyet değişemediği için mi acaba?
-----------
(*) işte tam da bu yazının bodrum'da pusula gazetesinde yayınlandığı geçen asır sonlarında, o zamanlar beyaz beygir in süvarisi pozundaki tansu (çiller) hanımın borazanı bir tv, birkaç gün arka arkaya, tefrika halinde mehter marşı çalmıştı!!! mâlûm, çoğunluğa dayalı mevcut siyasî iktidarın sahipleri de, derin mehter geleneğinden yetişmiş olup, her fırsatta belediye mehter bandolarını ihya etmeye bayılan bir sosyal kesimi simgelemektedirler. bu ahvalde, garfucius, 10-15 yıl önce yaptığı yorumun tutarlılığını sizlerin takdirine arzeder:
bu devirde tv başına geçip “ceettinğg dedenğg, neeslinğg babenğg...”
diye kös (tok sesli davul) dinleyen ciddi bir nüfus varsa, yukarıdaki soru
kökten abestir. yok ise, insanlar hiç ilgilenmedikleri halde kös dinleterek
oylarını alabileceğini sanacak kadar abuk her hangi bir siyasî kuruluşa
kimler destek verir? reylerini kös dinleyerek kullananların iktidara
getirmeleri ihtimali hâlâ ortadan kalkmamış bir siyasî oluşumun,
seçmen yığınlarına kös gürültüsüne uyumlu mehter adımının geri kadem
faslından öte bir şey sunmaya ihtiyaç duyması söz konusu mudur?
(**) klarinet
(***) devrin reis-i cumhuru, ezelî ve ebedî siyaset pîri süleyman demirel tabii ki...
hillary benim abd başkanı olmasını istediğim tek aday. her şeyden önce, sadece amerika'yı değil, tüm dünyayı iki başkanın yöneteceği/yönlendireceği bir sistem, son sekiz yılda bush ve neo-con şürekâsının içine ettiği dengeleri çatışmadan uzlaşmaya doğru taşıma şansını çok daha hâvî. kaldı ki, clinton'lar esasında hiç bir şey de ifade etmeyen tecrübeleri yanında, ehil olduklarını da yeterince kanıtlamış siyasî kişilikler. unutmayalım, eğer merhum yassir arafat şımarıklık edip de incecik bir marj dâhilinde kendisiyle pazarlık eden ehud barak'ı şarkî kurnazlık ile köşelere itmeye kalkmasa idi, gangren olmuş filistin sorununda bile epey ilerleme kaydedilmiş idi.
ayrıca bill clinton siyasetin kükürt aromalı küflü havasında bir neş'e meltemi olarak da esmeyi bilen nâdir siyaset esnafından idi. salt o niteliği ile dahî, f.d. roosevelt, h. truman gibi başkanların
sınıfında yer tutmakta idi.
ekteki yazıyı bodrum'da 1998 yılında bir kaç arkadaş birlikte imece usûlü ile yayınladığımız haftalık pusula gazetesi için kaleme almış idim. clinton' ın yıldızı siyâset ufkunda tekrar parlar iken (ki, sönmeyeceği de garanti değil) blogginge yeniden ısınma bâbında sizler için ısıtıp sunmayı uygun buldum.
buyurun:
ho! bir kiiii üç, daha fazla...???
lütfen birkaç saniye zahmet edin ve düşünün; aşağıdaki fıkrayı türkiye’ deki hangi siyasiye yakıştırabilirsiniz? tebessümü, fakir lokantası vitrinine konmuş harcı eksik karnıyarık donuğunu andıran bozkurt eskilerine mi; sucuk olma yaşı bile geçmiş beygirin taylığa özenmesi gibi, ahir ömründe saçları ve de umum sair kılları kapkara boyanmış, üç çeyrek asırı deviren “genç” liderlere mi, mürüvvet görmemiş babalara, ya da adı yakışıklıya çıktı diye son turfanda domates pazarında göz süzen acımış salçalara mı? hepsi dümdüz, renksiz, esprisiz ve aşılamaz; ortak paydaları “sıkıcılık” olan insanların hangisini, her hangi bir güzellik ile birlikte tasavvur edebiliyorsunuz gökler aşkına? işte fıkra :
"başkan", bir dış gezide olağanüstü güzel ama saflık babında biraz kuvvetlice bir sarışın tavlar. gecenin geçce bir vaktinde, kral dairesinde ziyaretine gelmesi talimatını verir. ve sıkıcı siyasilerle, başkan olmanın çekilmez gerekliliklerini yerine getirmeye koyulur. neyse, işler ve protokol biter, başkan dairesine çıkar, hazırlanır ve aptal sarışını beklemeye başlar..
beyhude..
şafak söker, başkana hala sadece ıslak hayalleri eşlik etmektedir. sabah olunca bir hışım, sarışını çağırttırır ve neden ekildiğinin hesabını sorar.. hiç atlatabilir miyim sizi sayın başkan,” der aptal sarışın. “odada kapalı kaldığım için yanınıza gelemedim”...
şaşırır başkan... acaba first lady durumu farketmiş ve çaktırmadan bir numara mı çevirmiştir? “nasıl oldu, anlat bakayım !,” diye sesine şefkat katarak sorar sarışına.. ve aptal sarışın izah eder “efendim, gece yarısı, yanınıza gelmek üzere süslendim püslendim. odamdan çıkmak üzere kapıyı açtım... aaaa, orası banyo kapısıymış... hemen ötekine koştum, o da balkona açılıyordu… üçüncü bir kapı daha vardı ama onu denemedim; üzerinde ‘lütfen rahatsız etmeyiniz’ yazıyordu...”
medeniyetin lokomotifinden üçüncü dünyanın muzu ister ithal etsin veya yetiştirsin (daha doğrusu, kendiliğinden yetişen muzu toplamayı bari becerebilsin) hangi muz cumhuriyetine gitseniz, bir gözlem ebediyyen sabit kalacaktır: o muz cumhuriyetinin (muzu ithal de etse, yetiştirse de) öncelikle tartışmakta olduğu konular ve sorunlar en az 25 yıl, yani bir yüzyılın dörtte biri boyunca öz itibarıyla hiç değişmemiş olacaktır.
çok galip ihtimalle, tartışanlar da (siyaset, ilim ya da matbuat sahnesini, zaruret karşısında tabut içinde terkedenler hariç) değişmemiş olacaklardır.
tabii, popülizmin batağında 100 metre kelebek yüzmeye kalkmayanlar için, bu durumu açıklayan soru ortadadır : sayın pek muhterem vatandaşlar... yahu, sııı-kıııl-mııı- yooor-muuu-suuu- nuuzzzz? (*)
sıkılmak deyince… ceride-i cumhuriyet, 1998’ in mayıs ayını, 68 devriminin 30. yıldönümü münasebetiyle bir dizi yayınlayarak başlattı... dizinin anonsunda deniz gezmiş’ in, ilk gün içeriğinde de, 68’in evrensel simgesi, tüfek namlularına karanfiller sokuşturan amerikalı gençlerin tarihe mal olmuş o ünlü fotoğrafları vardı.
yazar hazret, çala klavye devrim tatavası döşendiği için, doğrusu, diziden sıkıldım. sonra, muz cumhuriyetleri ile gelişmiş ülkelerin devrim anlayışlarındaki uzlaşmaz bağdaşmazlığı vurgulayan anılar canlandı... bir yanda orta doğu teknik üniversitesi mimarî kantininde gitar çalmanın “emperyaaağğlizmin oyunu” diye cebren yasaklandığı; sabah akşam saz dinlenip, fena halde “deeaavrimci” türküler terennüm edilen günler... öte yanda woodstock... bir yanda coca cola’ yı komprador sömürünün aracı diye okul kantinlerine sokmayıp, adı duyulmamış sirke muadili yerli içecekleri “milli burjuvazi yaratarak milli demokratik devrimi desteklemek” mantığıyla talebeye kakalamak… öte yanda gösteriş tüketimine meydan okumak... bir yanda, uygarlığın sınırsız özgürlüğün yolunu açması istemi, öte yanda, özgürlük ve demokrasiyi sağdan bağlı deli gömleğini soldan düğümlemeyi başarmak sanan köy kökenli bir yobazlık...
bu yazının açış konusu mr. president, amerikan 1968 kuşağından yetişme... devrin ruhunu kaptığı fenâ halde serbest aşk düşkünü olmasından anlaşılmakta… iyi kötü saksafon da çalmakta...
hani ya (yerli veya ithal) muz kokulu ülkelerin 68’li başkanları? hani saksafon, ya da bize daha yakın olsa gereken “mütekamil zurna” (**) peşrevlerinde siyasetin ezeli banalitesine üç beş tutam sevimlilik serpiştiren nağmeler?
galiba, muzu yeti,ştiremeyip de ithal eden türkiye'deki tüm değişim, “fruko” denince kızıp köpüren toplum polisinin, copunu aynı derecede hevesle kullanan çevik kuvvet ile ikamesinden ibaret.. “baba” (***) bile, en iyi bildiği işi en tepemizde hala yapmakta olduğuna göre…
zihniyet değişemediği için mi acaba?
-----------
(*) işte tam da bu yazının bodrum'da pusula gazetesinde yayınlandığı geçen asır sonlarında, o zamanlar beyaz beygir in süvarisi pozundaki tansu (çiller) hanımın borazanı bir tv, birkaç gün arka arkaya, tefrika halinde mehter marşı çalmıştı!!! mâlûm, çoğunluğa dayalı mevcut siyasî iktidarın sahipleri de, derin mehter geleneğinden yetişmiş olup, her fırsatta belediye mehter bandolarını ihya etmeye bayılan bir sosyal kesimi simgelemektedirler. bu ahvalde, garfucius, 10-15 yıl önce yaptığı yorumun tutarlılığını sizlerin takdirine arzeder:
bu devirde tv başına geçip “ceettinğg dedenğg, neeslinğg babenğg...”
diye kös (tok sesli davul) dinleyen ciddi bir nüfus varsa, yukarıdaki soru
kökten abestir. yok ise, insanlar hiç ilgilenmedikleri halde kös dinleterek
oylarını alabileceğini sanacak kadar abuk her hangi bir siyasî kuruluşa
kimler destek verir? reylerini kös dinleyerek kullananların iktidara
getirmeleri ihtimali hâlâ ortadan kalkmamış bir siyasî oluşumun,
seçmen yığınlarına kös gürültüsüne uyumlu mehter adımının geri kadem
faslından öte bir şey sunmaya ihtiyaç duyması söz konusu mudur?
(**) klarinet
(***) devrin reis-i cumhuru, ezelî ve ebedî siyaset pîri süleyman demirel tabii ki...
Thursday, December 6, 2007
trene bakma zamanı - I (bu post önce okuna!)
saray içinden çıkıp da, sur arasından süregiden, bir zamanlar orient express'in de yolcularından esen zarafet meltemleri ile ihya ettiği trakya/evropa demiryolunun kenarında oturmaya başladım ya, zaten de severim, arada sırada trenlere bakıyorum penceremden.
şimdi, tren seyrederken demiryolunun ve yıkık surların ötesinde gördüğüm manzaradan falan bahsedip de, kem nazarlıların şerrini kedyfim üstüne çekmeye gerek yok, lafı kısa keseyim: artık sirkeci garından da, gavur illerinde gezerken gördüğüm, hatta suyun öte yanında hemzemin geçitte yolu kestiğinde, arabadan inip muhtelif ihtiyaçlarımı ferah ferrah giderebildiğim bir süre içindede ancak geçişini tamamlayan katarları anımsatan sayıda vagon, bir lokomotifin kuyruğunda ve de yüklü olarak önümden sefer etmekte.
o trenler, tangır tungur ritmleri ile aziz yurdumun ya okumadan yazmış, ya da okumuş da anlamamış entelecentsiyasının senelerdir çiğneye çiğneye tavuk kakasına çevirdikleri o slogan sakızını da yutturmakta: "türkiye, gapitalizt emperyaaağlizimin baskısıynan 1950'den sonra demiryollarından vaz geçti, karayollarına yönelerek dışa bağımlı hale geldi..." (1)
hiç de öyle olmadı cici hanımlar, şaşkın beyler; hiç de öyle olmadı...
farkında mısınız ey ihvanlar, sânî (ikinci) cihan harbinin arefesinden bu yana, cânım memleketimizde ilk def'a ciddî anlamda bir demiryolu seferberliği - becerirler beceremezler ayrı olay da - tayyib efendi ve şürekâsı & gülsuyu devrinde yeniden hükûmet düzleminde konuşulmakta ve plan üzerine dökülmekte (2)?
aman tanrım ve dahî tüm tanrılar! demiryolu gomonist, karayolu gapidalist işi idi de mâdem, acap bu müseccel dinci tayyib efendi ve şürekâsı & gülsuyu, karpuz gibi dışı yeşil, içi kızıl kriptolar çetesi olmaya? (3)
en iyi kim biliyor, biliyor musunuz?
penceremin önünden tıngır mıngır gidip gelen, bir ucu koca mustafa paşa, diğer ucu neredeyse yenikapı istasyonuna uzanan, çuf çuf şimendifer ve banliyö treni boyutlarında şartlanmış kafaların ölçeklerini çatır çatır zorlayan ama hâlâ da çiş molası vermeye yetmeyecek sürede ufuklara karışıp görünmez olan katarlar.
aşağıdaki II numaralı postu okuyun, trenlerin bana anlattıklarını sizlerle "paylaşayım" - ama mızıkçılık yok haaa, benim payımı yemeyin! (4)
---------
(1) benim tûllâb işin doğrusunu bilir, senelerdir anlatıyorum. şimdi, âlemi de irşâd edeyim dedim. vatan hizmeti bâbında...
(2) tayyib efendi ve şürekâsı'nın tren konusunda bol telefâtlı vukuatı "hızlandırılmış tren" zırvalığından dolayı mevcut. ama bu bile - her ne kadar şarkî bir kurumsal cehalet faktörü ile dolu olsa da, bir niyet göstergesi sayılabilir.
(3) kripto yunanca gizli anlamına gelir. gomonizmanın kimine göre millî musibet, kimine göre de siyasî kudsîyet olduğu zamanlarda, çaktırmadan komünistlik yapanlara da kripto denirdi.
iyi de, nato üyeleri arasında komünist partinin yasaklandığı tek ülke biz olduğumuzdan, sonraları işkence altında itiraf ettirilen cümle komkomlar ve onların sempatizanları, kanun zoru ile ister istemez zâten kripto idiler.
(4) düşünme özürlü, dilini yiye yiye, kollektif beyni, giderek hidrosefali seviyesinde sulanan toplumlar, kelimeler arasındaki anlam nüanslarını zenginleştireceklerine, törpülerler. türkiye'de de, "anlatmak", "hikaye etmek" vs. bir sürü seçenek yerine, birbirine bir şey iletmeyi "paylaşmak" kelimesiyle ifade etmek moda oldu. bunun yaygınlaşmasına amerikan uslublarını yine düşüncesizce taklîd etmek uğruna, "kazakırım" gibi abuk ötesi bir lafı "teknolojik duyarlılık" ile türkçeyi zihnen itlaf kampanyasına ithal eden, toplumsal akıl kırıcısı medya önayak oldu, her türlü kültürel kötüyü mukaddes bilip benimseyen aziz halkım da ayak uydurdu...
ey ahâlî! "pay", her hangi bir bütünden, meselâ, çakalların buldukları leşten, beher ilgili ferde, meselâ her çakala, düşen ve eşitliği de şart olmayan kısım demektir. "paylaşmak", esâsen, bir bölmek, parçalamak eylemidir. parçalar ayırılır, herkes bütünden "pay"ına düşeni alır. türkçesi ile, "üleşir". yâni, hayatı paylaşamazsınız, çünkü parçalayamazsınız, bölemezsiniz; dolaysıyla, üleşemezsiniz. olsa olsa, bir tecrübeyi birlikte yaşarsınız. aynı şekilde, bilgiyi, gerçeği, lafı, sözü, v.s. de paylaşamazsınız. meselâ... düşünsenize, "türküm, doğruyum çalışkanım. yasam..." cümleciğini "pay"laştığınızı... kimin payına türklük, kime doğruluk çıkar acaba? hem çalışkan hem de "yasa sahibi" olmak hakkaniyete sığar mı ve saire ve saire...
aptallığa iyi gelen tek ilâç vardır: düşünmek. amma ve lâkin, dil yoksa, düşünmek de yooook!.. üleşmem de, haaa... bilmiş olun...
şimdi, tren seyrederken demiryolunun ve yıkık surların ötesinde gördüğüm manzaradan falan bahsedip de, kem nazarlıların şerrini kedyfim üstüne çekmeye gerek yok, lafı kısa keseyim: artık sirkeci garından da, gavur illerinde gezerken gördüğüm, hatta suyun öte yanında hemzemin geçitte yolu kestiğinde, arabadan inip muhtelif ihtiyaçlarımı ferah ferrah giderebildiğim bir süre içindede ancak geçişini tamamlayan katarları anımsatan sayıda vagon, bir lokomotifin kuyruğunda ve de yüklü olarak önümden sefer etmekte.
o trenler, tangır tungur ritmleri ile aziz yurdumun ya okumadan yazmış, ya da okumuş da anlamamış entelecentsiyasının senelerdir çiğneye çiğneye tavuk kakasına çevirdikleri o slogan sakızını da yutturmakta: "türkiye, gapitalizt emperyaaağlizimin baskısıynan 1950'den sonra demiryollarından vaz geçti, karayollarına yönelerek dışa bağımlı hale geldi..." (1)
hiç de öyle olmadı cici hanımlar, şaşkın beyler; hiç de öyle olmadı...
farkında mısınız ey ihvanlar, sânî (ikinci) cihan harbinin arefesinden bu yana, cânım memleketimizde ilk def'a ciddî anlamda bir demiryolu seferberliği - becerirler beceremezler ayrı olay da - tayyib efendi ve şürekâsı & gülsuyu devrinde yeniden hükûmet düzleminde konuşulmakta ve plan üzerine dökülmekte (2)?
aman tanrım ve dahî tüm tanrılar! demiryolu gomonist, karayolu gapidalist işi idi de mâdem, acap bu müseccel dinci tayyib efendi ve şürekâsı & gülsuyu, karpuz gibi dışı yeşil, içi kızıl kriptolar çetesi olmaya? (3)
en iyi kim biliyor, biliyor musunuz?
penceremin önünden tıngır mıngır gidip gelen, bir ucu koca mustafa paşa, diğer ucu neredeyse yenikapı istasyonuna uzanan, çuf çuf şimendifer ve banliyö treni boyutlarında şartlanmış kafaların ölçeklerini çatır çatır zorlayan ama hâlâ da çiş molası vermeye yetmeyecek sürede ufuklara karışıp görünmez olan katarlar.
aşağıdaki II numaralı postu okuyun, trenlerin bana anlattıklarını sizlerle "paylaşayım" - ama mızıkçılık yok haaa, benim payımı yemeyin! (4)
---------
(1) benim tûllâb işin doğrusunu bilir, senelerdir anlatıyorum. şimdi, âlemi de irşâd edeyim dedim. vatan hizmeti bâbında...
(2) tayyib efendi ve şürekâsı'nın tren konusunda bol telefâtlı vukuatı "hızlandırılmış tren" zırvalığından dolayı mevcut. ama bu bile - her ne kadar şarkî bir kurumsal cehalet faktörü ile dolu olsa da, bir niyet göstergesi sayılabilir.
(3) kripto yunanca gizli anlamına gelir. gomonizmanın kimine göre millî musibet, kimine göre de siyasî kudsîyet olduğu zamanlarda, çaktırmadan komünistlik yapanlara da kripto denirdi.
iyi de, nato üyeleri arasında komünist partinin yasaklandığı tek ülke biz olduğumuzdan, sonraları işkence altında itiraf ettirilen cümle komkomlar ve onların sempatizanları, kanun zoru ile ister istemez zâten kripto idiler.
(4) düşünme özürlü, dilini yiye yiye, kollektif beyni, giderek hidrosefali seviyesinde sulanan toplumlar, kelimeler arasındaki anlam nüanslarını zenginleştireceklerine, törpülerler. türkiye'de de, "anlatmak", "hikaye etmek" vs. bir sürü seçenek yerine, birbirine bir şey iletmeyi "paylaşmak" kelimesiyle ifade etmek moda oldu. bunun yaygınlaşmasına amerikan uslublarını yine düşüncesizce taklîd etmek uğruna, "kazakırım" gibi abuk ötesi bir lafı "teknolojik duyarlılık" ile türkçeyi zihnen itlaf kampanyasına ithal eden, toplumsal akıl kırıcısı medya önayak oldu, her türlü kültürel kötüyü mukaddes bilip benimseyen aziz halkım da ayak uydurdu...
ey ahâlî! "pay", her hangi bir bütünden, meselâ, çakalların buldukları leşten, beher ilgili ferde, meselâ her çakala, düşen ve eşitliği de şart olmayan kısım demektir. "paylaşmak", esâsen, bir bölmek, parçalamak eylemidir. parçalar ayırılır, herkes bütünden "pay"ına düşeni alır. türkçesi ile, "üleşir". yâni, hayatı paylaşamazsınız, çünkü parçalayamazsınız, bölemezsiniz; dolaysıyla, üleşemezsiniz. olsa olsa, bir tecrübeyi birlikte yaşarsınız. aynı şekilde, bilgiyi, gerçeği, lafı, sözü, v.s. de paylaşamazsınız. meselâ... düşünsenize, "türküm, doğruyum çalışkanım. yasam..." cümleciğini "pay"laştığınızı... kimin payına türklük, kime doğruluk çıkar acaba? hem çalışkan hem de "yasa sahibi" olmak hakkaniyete sığar mı ve saire ve saire...
aptallığa iyi gelen tek ilâç vardır: düşünmek. amma ve lâkin, dil yoksa, düşünmek de yooook!.. üleşmem de, haaa... bilmiş olun...
trene bakma zamanı - II
uzun katarların öyküsüne geçmeden önce, bir gözlem daha yapalım: siz farkında mısınız bilmem, ben yeni dikkat ettim: anadolu yönüne gidip gelen trenlerin vagon sayısı, avrupa'ya seyyahat edenlerden çok daha az.
şaşacak ne var? türkiye hâlâ ithal ikamesinin ancak bir adım önünde, ihracata dayalı gelişme modeli ile ekonomisini ayakta tutuyor da ondan. bir başka deyişle, dışarı giden her malın maliyet ve bedelinin bir kısmı, aynı malın yurtiçinde satılan muadil biriminden karşılanıyor.
bu "ticaretin"simsarlığını da, kendi halkından kazanç üzerinden değil alım/satım üzerinden vergi alan ve bunu gûyâ da kalkınmayı finanse etmekte harcayan devlet üstleniyor. bu tür bir ek destek olmasa, şimdilerde yeni "patlamalar" ile havaî fişek havasında giren ihracatımız, ıslak maytap gibi fos eder kalırdı; çünkü evrensel (global) rekâbet gücünü kendinde bulamazdı.
çünkü; türk ekonomisi, global mikyasta hâlâ da küçük ölçekli!..
oysa rekâbetin iki unsurundan (çoğu zaman da daha etkilisi olan) fiyatın olabildiğince düşük tutulması, bir yüksek ölçek üretime (economy of scale) bir de, taşıma, ulaştırma, reklam, paketleme v.s. yan masrafların minimal tutulmasına bağlı ki, özünde bu da ölçek meselesi.
avrupa'ya daha uzun katarlar gönderiyoruz, çünkü birim nakliye masrafını minimize edecek ölçekte mal satabiliyoruz. anadolu yollarını ise, kısa trenler ve "tır"lar (1) arşınlıyor çünkü nüfus çatlasa da, patlasa da, üretimde, ticarette, dolaşımda ölçek dar!
tamam, bu - yine de gerçekliğinden kaybetmeksizin - fazlaca basite indirgenmiş bir ekonomik gözlem. ama son günlerde hükûmetin, hafif de gurur edâsı ile, dillendirmeye başladığı, meselâ antalya demiryolunun iktisadî gerekliliğini açıklamaya yetmekte. ya da, giderek ülkenin temel ihraç ürünü haline gelen ama adetâ ahmakçasına, demiryolu geçmeyen bursa havalîsini merkez tutmuş olan (2) oto endüstrisi aşkına, yakında uludağ eteklerine ray döşenmesinin de kaçınılmaz olacağı, şebek poposu gibi ortada durmakta.
pek âlâ, pek iyi de, bizim tayyib efendi ve şürekâsı & gülsuyu pek mi atatürkçü, pek mi devletçi, pek mi sevmişler 10. yıl marşını da, anayurdu 65 sene sonra yeniden demirağlarla örmeye heves etmişler?
gelin, önce cumhuriyet o demiryolları seferberliğine nasıl soyunmuş, ona bakalım:
yıl 1923... memleket yeni savaştan çıkmış. avrupa yaralarını sarmakla meşgul. kalkınmak falan lâzım ama mâlum, üç asırdır yurda sermaye gelmiyor. sanayî öyle zavallı ki, bizzat falih rıfkı, çukurova'da ermeni ustalar gideli, pullukların tâmir bile edilemeden yattığını yazmakta...
ne yapacağız o zaman?
basit: hükümdarlıktan artakalma şarkî despotik alışkanlık ile, ziraî artı değere devlet olarak el konup, kazanç altyapı ve endüstri kurmakta değerlendirilecek. bir yandan da, devlet eli ile, devlete bağlı bir işadamı sınıfı yaratılacak.
ziraî ürünü satın alan (hemen hemen) yalnızca toprak mahsulleri ofisi olduğu için (3), tabîi ki, satıcı binlerce küçük üreticiye ulaşmakta da, en rasyonel nakliye yöntemi olan demiryolu kullanılacak. devlet milyonlarca ton mahsul aldığı ve ofis aracılığı ile depolayıp, ekonomik kotalar halinde limanlara sevkettiği için, "anayurdu demirağlarla örmek" akılcı bir ekonomik çözüm. tıpkı, amerikan orta batısında modern tarım yapılarak büyük ölçeklerde yetiştirilen meselâ mısırın, tüccar tarafından kamyon değil tren ile, meselâ chicago'ya iletilmesi gibi... yâni, cumhuriyetin ilk yıllarında demiryolu döşemek, kahramanlıkla, "orda bir köy var uzakta" hamasiyâtıyla vs. ile değil, kapitalist dış pazar için üretip kazanmak ile ilgili. yoksa, harb-i sanî sonunda devletimizin elinde o koccaaaa döviz rezervi, üstelik de altı yıldır alınan zecrî tedbirlere, yokluklara rağmen (!) nasıl birikirdi ki?
gelgelelim, malı pazara gitse de kârın hayrını göremeyen (çünkü devlete kaptıran) köylü, 1946 ruhuyla şahlanıp 1950, de iktidârı belirleyince, artık ziraî ürüne el koya koya dünya çapında tâcir gibi olan devletl^kapitalizmin aracı "ofis" sisteminin gücü, ortadan kalkıverdiii. meydan, iyi kötü uygulamaya konan kapitalist ilkeler doğrultusunda, ferdî çalışan ve kârını azamîleştirmeye uğraşan tüccara kaldı. eh, tüccardan hasan efendi de, topu topu bir kaç yüz toncuk, fransa'ya sattığı üzüm ile amerika'ya ihraç ettiği tütünü yollamak için koca tcdd vagonunun dolmasını bekleyip de topu atacak değildi ya! haydi bakalım karayoluna, gelsin kamyonlar!..
şimdi anlaşıldı mı, 2. cihan harbi ertesinde türkiye'de ciddî bir demiryolu atağı yapılmamış iken anayurdun dört baştan asfalt ağlar ve şimdilerde de duble yollar ile niye örülegeldiği? anlaşıldı mı, özünde, ulaşım politikasının da, bu acayip ülkede dahi, her zaman rastlanageldiği üzere, siyaset kaygıları ile değil, ekonomik mecburiyet ile belirlenmiş olduğu?
ve dahî, anlaşıldı mı tayyib efendi ve şürekâsı & gülsuyu'nun yeni demiryolu seferberliğini ilan ederken "ikinci atatürk" falan olmaya soyunmadıkları? bu olgunun da artık türkiye'nin dünya pazarı ile entegrasyon sürecinin ölçek büyütmeye ve yüksek teknoloji kullanmaya bağlı olması dolayısıyla, tıpkı tarımda öküzden traktöre geçildiği gibi, ulaşımda da kamyondan trene dönme gereğinin sonucu zuhur ettiği (4)?
yoksa garibim öküz, trene bakacak vakti nerede bulacaktı ofis aşkına tarla sürmekten?
-----------
(1) yüksek müsaadenizle vurgulayayım tır bir araç değil, umumiyet ile uluslararası sefer yaptığı için büyük boyutlu kamyonlara verilen bir belgedir. bu yazıda tecahül-ü arif yapılmıştır.
(2) yanlış hesabın bağdat'tan dönemediği epeydir ortada. ama kendine bir yola açmaya da hep çabalamakta. bursa, çeşitli nedenlerle ama aslen iç tüketim için düşünülen ithal ikamesi otomobil ve diğer araçlar için 1960 larda merkez olarak benimsendi. bunu yapan da devlete göbekten bağlı oyak'ın renault'su ile devlet eliyle kapitalizm yaratmanın m ükemmel örneği koç'tan başkası değildi. rekabet otomotiv piyasasını global düzlemde alt üst edince, bursa'nın, daha doğrusu, bursa'ya demiryolu döşenmemiş olmasının yanlışlığı anlaşıldı. nitekim, sabancı toyota, koç da ford için adapazarı'nı tercih ederken, global pazarda nakliye maliyetini muhtemelen hesaba kattı. sonuç: bursa'daki fabrikalar da kapatılamayacağına göre, büyüyen ölçeği karşılayacak demiryolu elzem!
(3) slogan hâlâ siloların üzerinde yazılı: "ofis çiftçinin kara gün dostudur". çiftçinin bu kara gün dostu, buğdaydan pancara ve tütüne, her ziraî piyasada "monopson" olarak ölçeğinin getirdiği güçle oynayabilmiş, kapitalist bir tarım tâciri gibi davranabilmiştir. fiyat belirler, stok yapabilir, dünya piyasasında güçlü satıcı olarak arz-ı endâm eder vs... ancaaak... 1950 sonrasında monopson, artı değerin bir kısmının ziraat kesimine siyasî rüşvet olarak geri dağıtılması mekanizmasının aracı haline gelen, aslen de teşvik-destek alımı niteliğindeki uygulaması gereken o taban fiyat denen tamamen ekonomi dışı uygulama dolayısıyla, genel verimsizliğin de baş aktörlerinden biri olmuştur. tabii ki, siyasî ellerin bürokratik kuklası olarak...
(4) meselâ, antalya serbest bölge limanı, türkiye'de en hızlı büyüyen ihracat kapıları arasında. ancak, maliyet, ürün tren yerine karayolu ile taşındığı için fazla yüksek. taaa 1970 lerden beri lafı edilip, fiile geçmeyen demiryolu, şimdi yeniden gündemde. dikkat! kapitalizmin emrine girmek üzere, gomonizmin değil! bursa'nın hâli ise, içler acısı! bursa-yalova-izmit-istanbul hattı birbirini tampon tampona izleyen 20-25 metre boyunda veya daha uzun treylerler ile otomobilleri demiryoluna taşıyan kamyonlar tarafından boğulmuş durumda! kamyonlar âmiyâne tâbir ile hayvanî ama, üstlerine bir vagonun aldığı aracın onda biri ancak sığıyor! oysa, tren imkânı olsa, bursa'nın, sînaî alanının hemen burnunun dibinde, mudanya'da hazır bir limanı da var! ermeni gemileri gelir apo'yu kaçırırlar diye seyr-i seferi siyâseten yasaklamaya kalkışmazsak, ekonominin ideal altyapısı bu işte: ölçek üretimi, ölçek hizmet ile bileştirmek!
şaşacak ne var? türkiye hâlâ ithal ikamesinin ancak bir adım önünde, ihracata dayalı gelişme modeli ile ekonomisini ayakta tutuyor da ondan. bir başka deyişle, dışarı giden her malın maliyet ve bedelinin bir kısmı, aynı malın yurtiçinde satılan muadil biriminden karşılanıyor.
bu "ticaretin"simsarlığını da, kendi halkından kazanç üzerinden değil alım/satım üzerinden vergi alan ve bunu gûyâ da kalkınmayı finanse etmekte harcayan devlet üstleniyor. bu tür bir ek destek olmasa, şimdilerde yeni "patlamalar" ile havaî fişek havasında giren ihracatımız, ıslak maytap gibi fos eder kalırdı; çünkü evrensel (global) rekâbet gücünü kendinde bulamazdı.
çünkü; türk ekonomisi, global mikyasta hâlâ da küçük ölçekli!..
oysa rekâbetin iki unsurundan (çoğu zaman da daha etkilisi olan) fiyatın olabildiğince düşük tutulması, bir yüksek ölçek üretime (economy of scale) bir de, taşıma, ulaştırma, reklam, paketleme v.s. yan masrafların minimal tutulmasına bağlı ki, özünde bu da ölçek meselesi.
avrupa'ya daha uzun katarlar gönderiyoruz, çünkü birim nakliye masrafını minimize edecek ölçekte mal satabiliyoruz. anadolu yollarını ise, kısa trenler ve "tır"lar (1) arşınlıyor çünkü nüfus çatlasa da, patlasa da, üretimde, ticarette, dolaşımda ölçek dar!
tamam, bu - yine de gerçekliğinden kaybetmeksizin - fazlaca basite indirgenmiş bir ekonomik gözlem. ama son günlerde hükûmetin, hafif de gurur edâsı ile, dillendirmeye başladığı, meselâ antalya demiryolunun iktisadî gerekliliğini açıklamaya yetmekte. ya da, giderek ülkenin temel ihraç ürünü haline gelen ama adetâ ahmakçasına, demiryolu geçmeyen bursa havalîsini merkez tutmuş olan (2) oto endüstrisi aşkına, yakında uludağ eteklerine ray döşenmesinin de kaçınılmaz olacağı, şebek poposu gibi ortada durmakta.
pek âlâ, pek iyi de, bizim tayyib efendi ve şürekâsı & gülsuyu pek mi atatürkçü, pek mi devletçi, pek mi sevmişler 10. yıl marşını da, anayurdu 65 sene sonra yeniden demirağlarla örmeye heves etmişler?
gelin, önce cumhuriyet o demiryolları seferberliğine nasıl soyunmuş, ona bakalım:
yıl 1923... memleket yeni savaştan çıkmış. avrupa yaralarını sarmakla meşgul. kalkınmak falan lâzım ama mâlum, üç asırdır yurda sermaye gelmiyor. sanayî öyle zavallı ki, bizzat falih rıfkı, çukurova'da ermeni ustalar gideli, pullukların tâmir bile edilemeden yattığını yazmakta...
ne yapacağız o zaman?
basit: hükümdarlıktan artakalma şarkî despotik alışkanlık ile, ziraî artı değere devlet olarak el konup, kazanç altyapı ve endüstri kurmakta değerlendirilecek. bir yandan da, devlet eli ile, devlete bağlı bir işadamı sınıfı yaratılacak.
ziraî ürünü satın alan (hemen hemen) yalnızca toprak mahsulleri ofisi olduğu için (3), tabîi ki, satıcı binlerce küçük üreticiye ulaşmakta da, en rasyonel nakliye yöntemi olan demiryolu kullanılacak. devlet milyonlarca ton mahsul aldığı ve ofis aracılığı ile depolayıp, ekonomik kotalar halinde limanlara sevkettiği için, "anayurdu demirağlarla örmek" akılcı bir ekonomik çözüm. tıpkı, amerikan orta batısında modern tarım yapılarak büyük ölçeklerde yetiştirilen meselâ mısırın, tüccar tarafından kamyon değil tren ile, meselâ chicago'ya iletilmesi gibi... yâni, cumhuriyetin ilk yıllarında demiryolu döşemek, kahramanlıkla, "orda bir köy var uzakta" hamasiyâtıyla vs. ile değil, kapitalist dış pazar için üretip kazanmak ile ilgili. yoksa, harb-i sanî sonunda devletimizin elinde o koccaaaa döviz rezervi, üstelik de altı yıldır alınan zecrî tedbirlere, yokluklara rağmen (!) nasıl birikirdi ki?
gelgelelim, malı pazara gitse de kârın hayrını göremeyen (çünkü devlete kaptıran) köylü, 1946 ruhuyla şahlanıp 1950, de iktidârı belirleyince, artık ziraî ürüne el koya koya dünya çapında tâcir gibi olan devletl^kapitalizmin aracı "ofis" sisteminin gücü, ortadan kalkıverdiii. meydan, iyi kötü uygulamaya konan kapitalist ilkeler doğrultusunda, ferdî çalışan ve kârını azamîleştirmeye uğraşan tüccara kaldı. eh, tüccardan hasan efendi de, topu topu bir kaç yüz toncuk, fransa'ya sattığı üzüm ile amerika'ya ihraç ettiği tütünü yollamak için koca tcdd vagonunun dolmasını bekleyip de topu atacak değildi ya! haydi bakalım karayoluna, gelsin kamyonlar!..
şimdi anlaşıldı mı, 2. cihan harbi ertesinde türkiye'de ciddî bir demiryolu atağı yapılmamış iken anayurdun dört baştan asfalt ağlar ve şimdilerde de duble yollar ile niye örülegeldiği? anlaşıldı mı, özünde, ulaşım politikasının da, bu acayip ülkede dahi, her zaman rastlanageldiği üzere, siyaset kaygıları ile değil, ekonomik mecburiyet ile belirlenmiş olduğu?
ve dahî, anlaşıldı mı tayyib efendi ve şürekâsı & gülsuyu'nun yeni demiryolu seferberliğini ilan ederken "ikinci atatürk" falan olmaya soyunmadıkları? bu olgunun da artık türkiye'nin dünya pazarı ile entegrasyon sürecinin ölçek büyütmeye ve yüksek teknoloji kullanmaya bağlı olması dolayısıyla, tıpkı tarımda öküzden traktöre geçildiği gibi, ulaşımda da kamyondan trene dönme gereğinin sonucu zuhur ettiği (4)?
yoksa garibim öküz, trene bakacak vakti nerede bulacaktı ofis aşkına tarla sürmekten?
-----------
(1) yüksek müsaadenizle vurgulayayım tır bir araç değil, umumiyet ile uluslararası sefer yaptığı için büyük boyutlu kamyonlara verilen bir belgedir. bu yazıda tecahül-ü arif yapılmıştır.
(2) yanlış hesabın bağdat'tan dönemediği epeydir ortada. ama kendine bir yola açmaya da hep çabalamakta. bursa, çeşitli nedenlerle ama aslen iç tüketim için düşünülen ithal ikamesi otomobil ve diğer araçlar için 1960 larda merkez olarak benimsendi. bunu yapan da devlete göbekten bağlı oyak'ın renault'su ile devlet eliyle kapitalizm yaratmanın m ükemmel örneği koç'tan başkası değildi. rekabet otomotiv piyasasını global düzlemde alt üst edince, bursa'nın, daha doğrusu, bursa'ya demiryolu döşenmemiş olmasının yanlışlığı anlaşıldı. nitekim, sabancı toyota, koç da ford için adapazarı'nı tercih ederken, global pazarda nakliye maliyetini muhtemelen hesaba kattı. sonuç: bursa'daki fabrikalar da kapatılamayacağına göre, büyüyen ölçeği karşılayacak demiryolu elzem!
(3) slogan hâlâ siloların üzerinde yazılı: "ofis çiftçinin kara gün dostudur". çiftçinin bu kara gün dostu, buğdaydan pancara ve tütüne, her ziraî piyasada "monopson" olarak ölçeğinin getirdiği güçle oynayabilmiş, kapitalist bir tarım tâciri gibi davranabilmiştir. fiyat belirler, stok yapabilir, dünya piyasasında güçlü satıcı olarak arz-ı endâm eder vs... ancaaak... 1950 sonrasında monopson, artı değerin bir kısmının ziraat kesimine siyasî rüşvet olarak geri dağıtılması mekanizmasının aracı haline gelen, aslen de teşvik-destek alımı niteliğindeki uygulaması gereken o taban fiyat denen tamamen ekonomi dışı uygulama dolayısıyla, genel verimsizliğin de baş aktörlerinden biri olmuştur. tabii ki, siyasî ellerin bürokratik kuklası olarak...
(4) meselâ, antalya serbest bölge limanı, türkiye'de en hızlı büyüyen ihracat kapıları arasında. ancak, maliyet, ürün tren yerine karayolu ile taşındığı için fazla yüksek. taaa 1970 lerden beri lafı edilip, fiile geçmeyen demiryolu, şimdi yeniden gündemde. dikkat! kapitalizmin emrine girmek üzere, gomonizmin değil! bursa'nın hâli ise, içler acısı! bursa-yalova-izmit-istanbul hattı birbirini tampon tampona izleyen 20-25 metre boyunda veya daha uzun treylerler ile otomobilleri demiryoluna taşıyan kamyonlar tarafından boğulmuş durumda! kamyonlar âmiyâne tâbir ile hayvanî ama, üstlerine bir vagonun aldığı aracın onda biri ancak sığıyor! oysa, tren imkânı olsa, bursa'nın, sînaî alanının hemen burnunun dibinde, mudanya'da hazır bir limanı da var! ermeni gemileri gelir apo'yu kaçırırlar diye seyr-i seferi siyâseten yasaklamaya kalkışmazsak, ekonominin ideal altyapısı bu işte: ölçek üretimi, ölçek hizmet ile bileştirmek!
Thursday, November 22, 2007
kalitenin bu kadar kalitesizi ancak burada bulunur
daha şimdi tv de bir reklam gördüm. ufo denilen ışıkla ısıtma cihazının reklamı idi: kötü kalite elektrikli (veya ışıklı, her neyse) sobalar satan ve müşterilerinin şikâyetleri rûyâlarına bile girmeye başlayan reklamın "kahramanı", döküntü kılıklı, pis sakallı bir satıcı, en son kâbusunu annesinin vampirimtrak bir görünümle zuhur eden ruhu mu, hayaleti mi her neyse, basıp, ona "artık adam olmasını" söyleyince; tövbe edip kaliteye dönmeye karar veriyor. ve işte tam da bu noktada ekrana bir ufo soba süzülüyor.
rakip üreticileri isim de belirtmeden, yâni, zımnen toptan kötülemek üzerine kurulu temelde etik özürlü bir reklamda "kalite" vurgusunun ancak ayrıntı kalması bir yana, reklamın pespâye "senaryo"sunun bir de iğrenç yanı var ki, evlerden ırak...
o döküntü herif, müşterilerin, gulyabanî kisvesinde karabasanlarına uçarak dalan anasının, sair esîrî varlıkların ve vicdanının hücumları üzerine, uykusundan uyanıyor; uyandığı gibi de, gûyâ üzerinde çöreklenmiş bulduğu bir iran kedisini (*) tuttuğu gibi öyle bir havaya fırlatıyor ki, o pespâye "reklam filmi" her hangi bir medenî ülkede yapılsa, hayvanlara eziyet suçundan ağır bir davâ açılır. üstelik, yalnız derbeder kılıklı o berbat süleyman sakallı herife değil, hem ufo'ya, hem reklam şirketine ve de taifesine...
bilmem kaç bin wattlık spotlardan zâten ürkmüş zavallı kedinin hayret ve dehşet içinde miyavlayarak havada uçması, her halde postmoş (**) reklamcı makûlesine komik falan gelmiş ki, rûhen ve zihnen kendileri kadar kalitesiz olduğunu varsaydıkları veya hesapladıkları tüketici ahâlînin de bu ilkelliğe güleceğini "düşünmüşler".
hayvanlara eziyet ederek reklam yapan bir firmanın "kalite" iddiasında bulunabilmesi gibi bir kalitesizlik de ancak üçbuçukuncu dünyada olabilir zaten.
yoksa neden canlılara eziyet dışındaki tek mesaj, rakiplerin kötülüğü olabilir ki reklamlarında?
--------
(*) kedi de adamın kendi kedisi imiş üstelik! eh, hâkimlerin hukûmet boyunduruğuna kanunla alınmasına sesi çıkmayan ahalî zavallı bir hayvan yüzünden reklam sanayiimizi protesto edecek değil ya. bu arada, adamın tıyneti bakımından da bir sorum var... aktör müsveddesi alenen kötü muamele ettiği cins bir iran kedisini acaba hayvan sevgisinden mi alır, marka düşkünlüğünden mi?
(**) postmodernist anlayış özürlü.
rakip üreticileri isim de belirtmeden, yâni, zımnen toptan kötülemek üzerine kurulu temelde etik özürlü bir reklamda "kalite" vurgusunun ancak ayrıntı kalması bir yana, reklamın pespâye "senaryo"sunun bir de iğrenç yanı var ki, evlerden ırak...
o döküntü herif, müşterilerin, gulyabanî kisvesinde karabasanlarına uçarak dalan anasının, sair esîrî varlıkların ve vicdanının hücumları üzerine, uykusundan uyanıyor; uyandığı gibi de, gûyâ üzerinde çöreklenmiş bulduğu bir iran kedisini (*) tuttuğu gibi öyle bir havaya fırlatıyor ki, o pespâye "reklam filmi" her hangi bir medenî ülkede yapılsa, hayvanlara eziyet suçundan ağır bir davâ açılır. üstelik, yalnız derbeder kılıklı o berbat süleyman sakallı herife değil, hem ufo'ya, hem reklam şirketine ve de taifesine...
bilmem kaç bin wattlık spotlardan zâten ürkmüş zavallı kedinin hayret ve dehşet içinde miyavlayarak havada uçması, her halde postmoş (**) reklamcı makûlesine komik falan gelmiş ki, rûhen ve zihnen kendileri kadar kalitesiz olduğunu varsaydıkları veya hesapladıkları tüketici ahâlînin de bu ilkelliğe güleceğini "düşünmüşler".
hayvanlara eziyet ederek reklam yapan bir firmanın "kalite" iddiasında bulunabilmesi gibi bir kalitesizlik de ancak üçbuçukuncu dünyada olabilir zaten.
yoksa neden canlılara eziyet dışındaki tek mesaj, rakiplerin kötülüğü olabilir ki reklamlarında?
--------
(*) kedi de adamın kendi kedisi imiş üstelik! eh, hâkimlerin hukûmet boyunduruğuna kanunla alınmasına sesi çıkmayan ahalî zavallı bir hayvan yüzünden reklam sanayiimizi protesto edecek değil ya. bu arada, adamın tıyneti bakımından da bir sorum var... aktör müsveddesi alenen kötü muamele ettiği cins bir iran kedisini acaba hayvan sevgisinden mi alır, marka düşkünlüğünden mi?
(**) postmodernist anlayış özürlü.
Sunday, November 11, 2007
hoş sadânın "bayrakdarian"ı
bbc-prime televizyonunda bizzat placido domingo'nun yönettiği bir şarkıcılar yarışmasında isabel bayrakdarian adlı bir soprano birinci seçildi. üstad domingo'nun söylediğine göre, artık isabel, onunla da oynayacağı bir çok gösteride rol alacak, dünyanın ünlüleri arasına katılacak.
yolu, tâlihi ve bahtı açık olsun isabel'in.
bayrakdarian soyadı size aşina geliyor mu? muhtemelen, pek de uzak olmayan mazide, isabel hanımın ataları, osmanlı devletinin sancağını taşıma onuru bahşedilecek kadar padişahın değer verdiği yurtdaşlarımız arasında idiler ki, "bayraktar" olarak anılıyorlardı.
yâni, bu gece, aslında, bizden bir soprano kazandı bbc'deki şarkıcılar yarışmasını.
bir an için, bir büyük devlet, bir büyük toplum olma iddiasındaki türkiye'nin, kimin haklı ya da haksız olduğu gibi -esasen bugünün dünyasında kıymet-i harbiyesi de kalmayan- bir zıtlaşmayı kenara koyup, ermeni mes'elesini evrensel ölçütlere göre yeterince tatminkâr ve âdil bir sonuca bağlayacak siyasî esnekliği ve kültürel inceliği göstermeyi başardığını hayâl etsenize... belki de bunu başarabilsek, isabel bayrakdarian bizim bayrağımızı gönüllerin gönderine çektirecekti bu gece, orada... merak etmeyin, dünyadakki sahiden "önemli" çevrelerde, bir isabel bayrakdarian bir futbol takımından fazla eder.
o taraklardaki bezlerimiz giderek kâğıt mendile dönmekte ama "kültür"ün tek kalıcı mal ve kudret olmaya başladığı bir dünyada, güzel bir sadâ, hoş bir renk, veciz bir söz bayrağı yüceltmekte düşmana sıkılan kurşundan daha az etkili değil artık. üstelik, san'atın yüceliği de, yüceltmesi de yalnız edebî değil, ebedîdir.
çoktgan unuttuk ama hatırlayalım: bâkî kalan, bu kubbede bir hoş sadâ imiş.
yolu, tâlihi ve bahtı açık olsun isabel'in.
bayrakdarian soyadı size aşina geliyor mu? muhtemelen, pek de uzak olmayan mazide, isabel hanımın ataları, osmanlı devletinin sancağını taşıma onuru bahşedilecek kadar padişahın değer verdiği yurtdaşlarımız arasında idiler ki, "bayraktar" olarak anılıyorlardı.
yâni, bu gece, aslında, bizden bir soprano kazandı bbc'deki şarkıcılar yarışmasını.
bir an için, bir büyük devlet, bir büyük toplum olma iddiasındaki türkiye'nin, kimin haklı ya da haksız olduğu gibi -esasen bugünün dünyasında kıymet-i harbiyesi de kalmayan- bir zıtlaşmayı kenara koyup, ermeni mes'elesini evrensel ölçütlere göre yeterince tatminkâr ve âdil bir sonuca bağlayacak siyasî esnekliği ve kültürel inceliği göstermeyi başardığını hayâl etsenize... belki de bunu başarabilsek, isabel bayrakdarian bizim bayrağımızı gönüllerin gönderine çektirecekti bu gece, orada... merak etmeyin, dünyadakki sahiden "önemli" çevrelerde, bir isabel bayrakdarian bir futbol takımından fazla eder.
o taraklardaki bezlerimiz giderek kâğıt mendile dönmekte ama "kültür"ün tek kalıcı mal ve kudret olmaya başladığı bir dünyada, güzel bir sadâ, hoş bir renk, veciz bir söz bayrağı yüceltmekte düşmana sıkılan kurşundan daha az etkili değil artık. üstelik, san'atın yüceliği de, yüceltmesi de yalnız edebî değil, ebedîdir.
çoktgan unuttuk ama hatırlayalım: bâkî kalan, bu kubbede bir hoş sadâ imiş.
Friday, November 9, 2007
bir ebedî sevgiliye daha güle güle
ben mülkiye’liyim. mübeccel hoca bizde ders vermedi maalesef. yine de, üşenmez, odtü' ye gider, derslerine girerdim. hattâ, ben nasıl olsa gidip not da tutuyorum diye evde uyuyup kalan bazı aslî talebelerinden de daha devamlı sayılabilirdim.
mübeccel hoca düşünmeyi sevdirirdi. önümüze koyduğu bilgi ziyafetleri ile zihnî açlığımızı tahrik eder, daha fazla, daha kapsamlı öğrenmeye yöneltirdi – üstelik de, muhtelif “evrensel ve ebedî doğru” kalıplarının en dogmatik şekil ve içerikleri ile gûyâ kritik düşünmenin kâbe’si olması gereken üniversitede, zihinlerin üzerine arme beton gibi çökmeye koyulduğu bir dönemde…
mübeccel hoca, teori fukarası ilim alemimizde, evrensel literatüre teorik katkılarda bulunabilecek kadar aydınlık bir ışık kaynağı idi. türkiye’nin, ezelden ebede bitmeyeceğe benzeyen o “geçiş dönemi” hastalıklarına, kömür-demir kasabalarından bakıp, gelenekler endüstri ile davud–callûd muharebesine tutuştuklarında, cenderelerini kırmaya çalışan toplumsal örgülerin, nasıl tüm dokuyu da kıvranmalarının pençesine sardığını anlatarak teşhisler koyardı. onun sâyesinde, “şehir”lerdeki apartman dairelerinde neden “alaturka” ve “alafranga” helâların bir arada bulunduğunu kavrayacak kadar “tampon kurum ve mekanizma” tezini anlayanlar, bazı hatunların neden öz iradeleri ile oralarını buralarını örtüp de ancak öyle sokakları doldurabildiklerini de izahta pek zorlanmamaktalar, meselâ.
mübeccel hoca öldü. sevgili mübeccel hocamıza, sekiz gol yenen bir millî maçta tek kurtarışı yapan bir kaleci kadar bile, inceleye inceleye, hiçbir sırrını çözmeden bırakmadığı toplumu tarafından değer verilmeyecek. ne yazık ki, doğduğu şehir izmir de dahil (ki, mübeccel hocayı da, düşünmeyi de, düşünceyi de önemli saymadığı için artık fikir fakiri zavallı bir kasabadan ibaret); türkiye sokaklarına adı verilmeyecek. okul binalarının, kütüphanelerinin kapılarına (belki odtü hariç) mübeccel kıray yazılmayacak.
mübeccel hoca, ruhuna ayna tuttuğu bu toplumun hiçbir-yerden-hiçbir-yere doğru ebedî geçişinde, bir dönem olarak, önce toprağa, sonra tarihe gömülecek. okumak zûl sayıldığından, bizler de ölünce, kim olduğu, ne dediği hepten unutulacak ama ışığı ile çoktaaan aydınlattığı sorunlar uğruna, ateşli, kanlı kavgalar hâlâ sürüyor olacak.
böyle sevgilerden, sevgililerden ayrılmak, o yüzden de giderek zorlaşmakta galiba…
mübeccel hoca düşünmeyi sevdirirdi. önümüze koyduğu bilgi ziyafetleri ile zihnî açlığımızı tahrik eder, daha fazla, daha kapsamlı öğrenmeye yöneltirdi – üstelik de, muhtelif “evrensel ve ebedî doğru” kalıplarının en dogmatik şekil ve içerikleri ile gûyâ kritik düşünmenin kâbe’si olması gereken üniversitede, zihinlerin üzerine arme beton gibi çökmeye koyulduğu bir dönemde…
mübeccel hoca, teori fukarası ilim alemimizde, evrensel literatüre teorik katkılarda bulunabilecek kadar aydınlık bir ışık kaynağı idi. türkiye’nin, ezelden ebede bitmeyeceğe benzeyen o “geçiş dönemi” hastalıklarına, kömür-demir kasabalarından bakıp, gelenekler endüstri ile davud–callûd muharebesine tutuştuklarında, cenderelerini kırmaya çalışan toplumsal örgülerin, nasıl tüm dokuyu da kıvranmalarının pençesine sardığını anlatarak teşhisler koyardı. onun sâyesinde, “şehir”lerdeki apartman dairelerinde neden “alaturka” ve “alafranga” helâların bir arada bulunduğunu kavrayacak kadar “tampon kurum ve mekanizma” tezini anlayanlar, bazı hatunların neden öz iradeleri ile oralarını buralarını örtüp de ancak öyle sokakları doldurabildiklerini de izahta pek zorlanmamaktalar, meselâ.
mübeccel hoca öldü. sevgili mübeccel hocamıza, sekiz gol yenen bir millî maçta tek kurtarışı yapan bir kaleci kadar bile, inceleye inceleye, hiçbir sırrını çözmeden bırakmadığı toplumu tarafından değer verilmeyecek. ne yazık ki, doğduğu şehir izmir de dahil (ki, mübeccel hocayı da, düşünmeyi de, düşünceyi de önemli saymadığı için artık fikir fakiri zavallı bir kasabadan ibaret); türkiye sokaklarına adı verilmeyecek. okul binalarının, kütüphanelerinin kapılarına (belki odtü hariç) mübeccel kıray yazılmayacak.
mübeccel hoca, ruhuna ayna tuttuğu bu toplumun hiçbir-yerden-hiçbir-yere doğru ebedî geçişinde, bir dönem olarak, önce toprağa, sonra tarihe gömülecek. okumak zûl sayıldığından, bizler de ölünce, kim olduğu, ne dediği hepten unutulacak ama ışığı ile çoktaaan aydınlattığı sorunlar uğruna, ateşli, kanlı kavgalar hâlâ sürüyor olacak.
böyle sevgilerden, sevgililerden ayrılmak, o yüzden de giderek zorlaşmakta galiba…
Subscribe to:
Posts (Atom)