Thursday, December 6, 2007

trene bakma zamanı - I (bu post önce okuna!)

saray içinden çıkıp da, sur arasından süregiden, bir zamanlar orient express'in de yolcularından esen zarafet meltemleri ile ihya ettiği trakya/evropa demiryolunun kenarında oturmaya başladım ya, zaten de severim, arada sırada trenlere bakıyorum penceremden.

şimdi, tren seyrederken demiryolunun ve yıkık surların ötesinde gördüğüm manzaradan falan bahsedip de, kem nazarlıların şerrini kedyfim üstüne çekmeye gerek yok, lafı kısa keseyim: artık sirkeci garından da, gavur illerinde gezerken gördüğüm, hatta suyun öte yanında hemzemin geçitte yolu kestiğinde, arabadan inip muhtelif ihtiyaçlarımı ferah ferrah giderebildiğim bir süre içindede ancak geçişini tamamlayan katarları anımsatan sayıda vagon, bir lokomotifin kuyruğunda ve de yüklü olarak önümden sefer etmekte.

o trenler, tangır tungur ritmleri ile aziz yurdumun ya okumadan yazmış, ya da okumuş da anlamamış entelecentsiyasının senelerdir çiğneye çiğneye tavuk kakasına çevirdikleri o slogan sakızını da yutturmakta: "türkiye, gapitalizt emperyaaağlizimin baskısıynan 1950'den sonra demiryollarından vaz geçti, karayollarına yönelerek dışa bağımlı hale geldi..." (1)

hiç de öyle olmadı cici hanımlar, şaşkın beyler; hiç de öyle olmadı...

farkında mısınız ey ihvanlar, sânî (ikinci) cihan harbinin arefesinden bu yana, cânım memleketimizde ilk def'a ciddî anlamda bir demiryolu seferberliği - becerirler beceremezler ayrı olay da - tayyib efendi ve şürekâsı & gülsuyu devrinde yeniden hükûmet düzleminde konuşulmakta ve plan üzerine dökülmekte (2)?

aman tanrım ve dahî tüm tanrılar! demiryolu gomonist, karayolu gapidalist işi idi de mâdem, acap bu müseccel dinci tayyib efendi ve şürekâsı & gülsuyu, karpuz gibi dışı yeşil, içi kızıl kriptolar çetesi olmaya? (3)

en iyi kim biliyor, biliyor musunuz?

penceremin önünden tıngır mıngır gidip gelen, bir ucu koca mustafa paşa, diğer ucu neredeyse yenikapı istasyonuna uzanan, çuf çuf şimendifer ve banliyö treni boyutlarında şartlanmış kafaların ölçeklerini çatır çatır zorlayan ama hâlâ da çiş molası vermeye yetmeyecek sürede ufuklara karışıp görünmez olan katarlar.

aşağıdaki II numaralı postu okuyun, trenlerin bana anlattıklarını sizlerle "paylaşayım" - ama mızıkçılık yok haaa, benim payımı yemeyin! (4)

---------
(1) benim tûllâb işin doğrusunu bilir, senelerdir anlatıyorum. şimdi, âlemi de irşâd edeyim dedim. vatan hizmeti bâbında...
(2) tayyib efendi ve şürekâsı'nın tren konusunda bol telefâtlı vukuatı "hızlandırılmış tren" zırvalığından dolayı mevcut. ama bu bile - her ne kadar şarkî bir kurumsal cehalet faktörü ile dolu olsa da, bir niyet göstergesi sayılabilir.
(3) kripto yunanca gizli anlamına gelir. gomonizmanın kimine göre millî musibet, kimine göre de siyasî kudsîyet olduğu zamanlarda, çaktırmadan komünistlik yapanlara da kripto denirdi.
iyi de, nato üyeleri arasında komünist partinin yasaklandığı tek ülke biz olduğumuzdan, sonraları işkence altında itiraf ettirilen cümle komkomlar ve onların sempatizanları, kanun zoru ile ister istemez zâten kripto idiler.
(4) düşünme özürlü, dilini yiye yiye, kollektif beyni, giderek hidrosefali seviyesinde sulanan toplumlar, kelimeler arasındaki anlam nüanslarını zenginleştireceklerine, törpülerler. türkiye'de de, "anlatmak", "hikaye etmek" vs. bir sürü seçenek yerine, birbirine bir şey iletmeyi "paylaşmak" kelimesiyle ifade etmek moda oldu. bunun yaygınlaşmasına amerikan uslublarını yine düşüncesizce taklîd etmek uğruna, "kazakırım" gibi abuk ötesi bir lafı "teknolojik duyarlılık" ile türkçeyi zihnen itlaf kampanyasına ithal eden, toplumsal akıl kırıcısı medya önayak oldu, her türlü kültürel kötüyü mukaddes bilip benimseyen aziz halkım da ayak uydurdu...
ey ahâlî! "pay", her hangi bir bütünden, meselâ, çakalların buldukları leşten, beher ilgili ferde, meselâ her çakala, düşen ve eşitliği de şart olmayan kısım demektir. "paylaşmak", esâsen, bir bölmek, parçalamak eylemidir. parçalar ayırılır, herkes bütünden "pay"ına düşeni alır. türkçesi ile, "üleşir". yâni, hayatı paylaşamazsınız, çünkü parçalayamazsınız, bölemezsiniz; dolaysıyla, üleşemezsiniz. olsa olsa, bir tecrübeyi birlikte yaşarsınız. aynı şekilde, bilgiyi, gerçeği, lafı, sözü, v.s. de paylaşamazsınız. meselâ... düşünsenize, "türküm, doğruyum çalışkanım. yasam..." cümleciğini "pay"laştığınızı... kimin payına türklük, kime doğruluk çıkar acaba? hem çalışkan hem de "yasa sahibi" olmak hakkaniyete sığar mı ve saire ve saire...
aptallığa iyi gelen tek ilâç vardır: düşünmek. amma ve lâkin, dil yoksa, düşünmek de yooook!.. üleşmem de, haaa... bilmiş olun...

trene bakma zamanı - II

uzun katarların öyküsüne geçmeden önce, bir gözlem daha yapalım: siz farkında mısınız bilmem, ben yeni dikkat ettim: anadolu yönüne gidip gelen trenlerin vagon sayısı, avrupa'ya seyyahat edenlerden çok daha az.

şaşacak ne var? türkiye hâlâ ithal ikamesinin ancak bir adım önünde, ihracata dayalı gelişme modeli ile ekonomisini ayakta tutuyor da ondan. bir başka deyişle, dışarı giden her malın maliyet ve bedelinin bir kısmı, aynı malın yurtiçinde satılan muadil biriminden karşılanıyor.

bu "ticaretin"simsarlığını da, kendi halkından kazanç üzerinden değil alım/satım üzerinden vergi alan ve bunu gûyâ da kalkınmayı finanse etmekte harcayan devlet üstleniyor. bu tür bir ek destek olmasa, şimdilerde yeni "patlamalar" ile havaî fişek havasında giren ihracatımız, ıslak maytap gibi fos eder kalırdı; çünkü evrensel (global) rekâbet gücünü kendinde bulamazdı.


çünkü; türk ekonomisi, global mikyasta hâlâ da küçük ölçekli!..

oysa rekâbetin iki unsurundan (çoğu zaman da daha etkilisi olan) fiyatın olabildiğince düşük tutulması, bir yüksek ölçek üretime (economy of scale) bir de, taşıma, ulaştırma, reklam, paketleme v.s. yan masrafların minimal tutulmasına bağlı ki, özünde bu da ölçek meselesi.


avrupa'ya daha uzun katarlar gönderiyoruz, çünkü birim nakliye masrafını minimize edecek ölçekte mal satabiliyoruz. anadolu yollarını ise, kısa trenler ve "tır"lar (1) arşınlıyor çünkü nüfus çatlasa da, patlasa da, üretimde, ticarette, dolaşımda ölçek dar!


tamam, bu - yine de gerçekliğinden kaybetmeksizin - fazlaca basite indirgenmiş bir ekonomik gözlem. ama son günlerde hükûmetin, hafif de gurur edâsı ile, dillendirmeye başladığı, meselâ antalya demiryolunun iktisadî gerekliliğini açıklamaya yetmekte. ya da, giderek ülkenin temel ihraç ürünü haline gelen ama adetâ ahmakçasına, demiryolu geçmeyen bursa havalîsini merkez tutmuş olan (2) oto endüstrisi aşkına, yakında uludağ eteklerine ray döşenmesinin de kaçınılmaz olacağı, şebek poposu gibi ortada durmakta.


pek âlâ, pek iyi de, bizim tayyib efendi ve şürekâsı & gülsuyu pek mi atatürkçü, pek mi devletçi, pek mi sevmişler 10. yıl marşını da, anayurdu 65 sene sonra yeniden demirağlarla örmeye heves etmişler?


gelin, önce cumhuriyet o demiryolları seferberliğine nasıl soyunmuş, ona bakalım:


yıl 1923... memleket yeni savaştan çıkmış. avrupa yaralarını sarmakla meşgul. kalkınmak falan lâzım ama mâlum, üç asırdır yurda sermaye gelmiyor. sanayî öyle zavallı ki, bizzat falih rıfkı, çukurova'da ermeni ustalar gideli, pullukların tâmir bile edilemeden yattığını yazmakta...

ne yapacağız o zaman?


basit: hükümdarlıktan artakalma şarkî despotik alışkanlık ile, ziraî artı değere devlet olarak el konup, kazanç altyapı ve endüstri kurmakta değerlendirilecek. bir yandan da, devlet eli ile, devlete bağlı bir işadamı sınıfı yaratılacak.

ziraî ürünü satın alan (hemen hemen) yalnızca toprak mahsulleri ofisi olduğu için (3), tabîi ki, satıcı binlerce küçük üreticiye ulaşmakta da, en rasyonel nakliye yöntemi olan demiryolu kullanılacak. devlet milyonlarca ton mahsul aldığı ve ofis aracılığı ile depolayıp, ekonomik kotalar halinde limanlara sevkettiği için, "anayurdu demirağlarla örmek" akılcı bir ekonomik çözüm. tıpkı, amerikan orta batısında modern tarım yapılarak büyük ölçeklerde yetiştirilen meselâ mısırın, tüccar tarafından kamyon değil tren ile, meselâ chicago'ya iletilmesi gibi... yâni, cumhuriyetin ilk yıllarında demiryolu döşemek, kahramanlıkla, "orda bir köy var uzakta" hamasiyâtıyla vs. ile değil, kapitalist dış pazar için üretip kazanmak ile ilgili. yoksa, harb-i sanî sonunda devletimizin elinde o koccaaaa döviz rezervi, üstelik de altı yıldır alınan zecrî tedbirlere, yokluklara rağmen (!) nasıl birikirdi ki?

gelgelelim, malı pazara gitse de kârın hayrını göremeyen (çünkü devlete kaptıran) köylü, 1946 ruhuyla şahlanıp 1950, de iktidârı belirleyince, artık ziraî ürüne el koya koya dünya çapında tâcir gibi olan devletl^kapitalizmin aracı "ofis" sisteminin gücü, ortadan kalkıverdiii. meydan, iyi kötü uygulamaya konan kapitalist ilkeler doğrultusunda, ferdî çalışan ve kârını azamîleştirmeye uğraşan tüccara kaldı. eh, tüccardan hasan efendi de, topu topu bir kaç yüz toncuk, fransa'ya sattığı üzüm ile amerika'ya ihraç ettiği tütünü yollamak için koca tcdd vagonunun dolmasını bekleyip de topu atacak değildi ya! haydi bakalım karayoluna, gelsin kamyonlar!..

şimdi anlaşıldı mı, 2. cihan harbi ertesinde türkiye'de ciddî bir demiryolu atağı yapılmamış iken anayurdun dört baştan asfalt ağlar ve şimdilerde de duble yollar ile niye örülegeldiği? anlaşıldı mı, özünde, ulaşım politikasının da, bu acayip ülkede dahi, her zaman rastlanageldiği üzere, siyaset kaygıları ile değil, ekonomik mecburiyet ile belirlenmiş olduğu?

ve dahî, anlaşıldı mı tayyib efendi ve şürekâsı & gülsuyu'nun yeni demiryolu seferberliğini ilan ederken "ikinci atatürk" falan olmaya soyunmadıkları? bu olgunun da artık türkiye'nin dünya pazarı ile entegrasyon sürecinin ölçek büyütmeye ve yüksek teknoloji kullanmaya bağlı olması dolayısıyla, tıpkı tarımda öküzden traktöre geçildiği gibi, ulaşımda da kamyondan trene dönme gereğinin sonucu zuhur ettiği (4)?

yoksa garibim öküz, trene bakacak vakti nerede bulacaktı ofis aşkına tarla sürmekten?

-----------
(1) yüksek müsaadenizle vurgulayayım tır bir araç değil, umumiyet ile uluslararası sefer yaptığı için büyük boyutlu kamyonlara verilen bir belgedir. bu yazıda tecahül-ü arif yapılmıştır.
(2) yanlış hesabın bağdat'tan dönemediği epeydir ortada. ama kendine bir yola açmaya da hep çabalamakta. bursa, çeşitli nedenlerle ama aslen tüketim için düşünülen ithal ikamesi otomobil ve diğer araçlar için 1960 larda merkez olarak benimsendi. bunu yapan da devlete göbekten bağlı oyak'ın renault'su ile devlet eliyle kapitalizm yaratmanın m ükemmel örneği koç'tan başkası değildi. rekabet otomotiv piyasasını global düzlemde alt üst edince, bursa'nın, daha doğrusu, bursa'ya demiryolu döşenmemiş olmasının yanlışlığı anlaşıldı. nitekim, sabancı toyota, koç da ford için adapazarı'nı tercih ederken, global pazarda nakliye maliyetini muhtemelen hesaba kattı. sonuç: bursa'daki fabrikalar da kapatılamayacağına göre, büyüyen ölçeği karşılayacak demiryolu elzem!
(3) slogan hâlâ siloların üzerinde yazılı: "ofis çiftçinin kara gün dostudur". çiftçinin bu kara gün dostu, buğdaydan pancara ve tütüne, her ziraî piyasada "monopson" olarak ölçeğinin getirdiği güçle oynayabilmiş, kapitalist bir tarım tâciri gibi davranabilmiştir. fiyat belirler, stok yapabilir, dünya piyasasında güçlü satıcı olarak arz-ı endâm eder vs... ancaaak... 1950 sonrasında monopson, artı değerin bir kısmının ziraat kesimine siyasî rüşvet olarak geri dağıtılması mekanizmasının aracı haline gelen, aslen de teşvik-destek alımı niteliğindeki uygulaması gereken o taban fiyat denen tamamen ekonomi dışı uygulama dolayısıyla, genel verimsizliğin de baş aktörlerinden biri olmuştur. tabii ki, siyasî ellerin bürokratik kuklası olarak...
(4) meselâ, antalya serbest bölge limanı, türkiye'de en hızlı büyüyen ihracat kapıları arasında. ancak, maliyet, ürün tren yerine karayolu ile taşındığı için fazla yüksek. taaa 1970 lerden beri lafı edilip, fiile geçmeyen demiryolu, şimdi yeniden gündemde. dikkat! kapitalizmin emrine girmek üzere, gomonizmin değil! bursa'nın hâli ise, içler acısı! bursa-yalova-izmit-istanbul hattı birbirini tampon tampona izleyen 20-25 metre boyunda veya daha uzun treylerler ile otomobilleri demiryoluna taşıyan kamyonlar tarafından boğulmuş durumda! kamyonlar âmiyâne tâbir ile hayvanî ama, üstlerine bir vagonun aldığı aracın onda biri ancak sığıyor! oysa, tren imkânı olsa, bursa'nın, sînaî alanının hemen burnunun dibinde, mudanya'da hazır bir limanı da var! ermeni gemileri gelir apo'yu kaçırırlar diye seyr-i seferi siyâseten yasaklamaya kalkışmazsak, ekonominin ideal altyapısı bu işte: ölçek üretimi, ölçek hizmet ile bileştirmek!

Thursday, November 22, 2007

kalitenin bu kadar kalitesizi ancak burada bulunur

daha şimdi tv de bir reklam gördüm. ufo denilen ışıkla ısıtma cihazının reklamı idi: kötü kalite elektrikli (veya ışıklı, her neyse) sobalar satan ve müşterilerinin şikâyetleri rûyâlarına bile girmeye başlayan reklamın "kahramanı", döküntü kılıklı, pis sakallı bir satıcı, en son kâbusunu annesinin vampirimtrak bir görünümle zuhur eden ruhu mu, hayaleti mi her neyse, basıp, ona "artık adam olmasını" söyleyince; tövbe edip kaliteye dönmeye karar veriyor. ve işte tam da bu noktada ekrana bir ufo soba süzülüyor.

rakip üreticileri isim de belirtmeden, yâni, zımnen toptan kötülemek üzerine kurulu temelde etik özürlü bir reklamda "kalite" vurgusunun ancak ayrıntı kalması bir yana, reklamın pespâye "senaryo"sunun bir de iğrenç yanı var ki, evlerden ırak...

o döküntü herif, müşterilerin, gulyabanî kisvesinde karabasanlarına uçarak dalan anasının, sair esîrî varlıkların ve vicdanının hücumları üzerine, uykusundan uyanıyor; uyandığı gibi de, gûyâ üzerinde çöreklenmiş bulduğu bir iran kedisini (*) tuttuğu gibi öyle bir havaya fırlatıyor ki, o pespâye "reklam filmi" her hangi bir medenî ülkede yapılsa, hayvanlara eziyet suçundan ağır bir davâ açılır. üstelik, yalnız derbeder kılıklı o berbat süleyman sakallı herife değil, hem ufo'ya, hem reklam şirketine ve de taifesine...

bilmem kaç bin wattlık spotlardan zâten ürkmüş zavallı kedinin hayret ve dehşet içinde miyavlayarak havada uçması, her halde postmoş (**) reklamcı makûlesine komik falan gelmiş ki, rûhen ve zihnen kendileri kadar kalitesiz olduğunu varsaydıkları veya hesapladıkları tüketici ahâlînin de bu ilkelliğe güleceğini "düşünmüşler".

hayvanlara eziyet ederek reklam yapan bir firmanın "kalite" iddiasında bulunabilmesi gibi bir kalitesizlik de ancak üçbuçukuncu dünyada olabilir zaten.

yoksa neden canlılara eziyet dışındaki tek mesaj, rakiplerin kötülüğü olabilir ki reklamlarında?

--------
(*) kedi de adamın kendi kedisi imiş üstelik! eh, hâkimlerin hukûmet boyunduruğuna kanunla alınmasına sesi çıkmayan ahalî zavallı bir hayvan yüzünden reklam sanayiimizi protesto edecek değil ya. bu arada, adamın tıyneti bakımından da bir sorum var... aktör müsveddesi alenen kötü muamele ettiği cins bir iran kedisini acaba hayvan sevgisinden mi alır, marka düşkünlüğünden mi?
(**) postmodernist anlayış özürlü.

Sunday, November 11, 2007

hoş sadânın "bayrakdarian"ı

bbc-prime televizyonunda bizzat placido domingo'nun yönettiği bir şarkıcılar yarışmasında isabel bayrakdarian adlı bir soprano birinci seçildi. üstad domingo'nun söylediğine göre, artık isabel, onunla da oynayacağı bir çok gösteride rol alacak, dünyanın ünlüleri arasına katılacak.

yolu, tâlihi ve bahtı açık olsun isabel'in.

bayrakdarian soyadı size aşina geliyor mu? muhtemelen, pek de uzak olmayan mazide, isabel hanımın ataları, osmanlı devletinin sancağını taşıma onuru bahşedilecek kadar padişahın değer verdiği yurtdaşlarımız arasında idiler ki, "bayraktar" olarak anılıyorlardı.

yâni, bu gece, aslında, bizden bir soprano kazandı bbc'deki şarkıcılar yarışmasını.

bir an için, bir büyük devlet, bir büyük toplum olma iddiasındaki türkiye'nin, kimin haklı ya da haksız olduğu gibi -esasen bugünün dünyasında kıymet-i harbiyesi de kalmayan- bir zıtlaşmayı kenara koyup, ermeni mes'elesini evrensel ölçütlere göre yeterince tatminkâr ve âdil bir sonuca bağlayacak siyasî esnekliği ve kültürel inceliği göstermeyi başardığını hayâl etsenize... belki de bunu başarabilsek, isabel bayrakdarian bizim bayrağımızı gönüllerin gönderine çektirecekti bu gece, orada... merak etmeyin, dünyadakki sahiden "önemli" çevrelerde, bir isabel bayrakdarian bir futbol takımından fazla eder.

o taraklardaki bezlerimiz giderek kâğıt mendile dönmekte ama "kültür"ün tek kalıcı mal ve kudret olmaya başladığı bir dünyada, güzel bir sadâ, hoş bir renk, veciz bir söz bayrağı yüceltmekte düşmana sıkılan kurşundan daha az etkili değil artık. üstelik, san'atın yüceliği de, yüceltmesi de yalnız edebî değil, ebedîdir.

çoktgan unuttuk ama hatırlayalım: bâkî kalan, bu kubbede bir hoş sadâ imiş.

Friday, November 9, 2007

bir ebedî sevgiliye daha güle güle

ben mülkiye’liyim. mübeccel hoca bizde ders vermedi maalesef. yine de, üşenmez, odtü' ye gider, derslerine girerdim. hattâ, ben nasıl olsa gidip not da tutuyorum diye evde uyuyup kalan bazı aslî talebelerinden de daha devamlı sayılabilirdim.

mübeccel hoca düşünmeyi sevdirirdi. önümüze koyduğu bilgi ziyafetleri ile zihnî açlığımızı tahrik eder, daha fazla, daha kapsamlı öğrenmeye yöneltirdi – üstelik de, muhtelif “evrensel ve ebedî doğru” kalıplarının en dogmatik şekil ve içerikleri ile gûyâ kritik düşünmenin kâbe’si olması gereken üniversitede, zihinlerin üzerine arme beton gibi çökmeye koyulduğu bir dönemde…

mübeccel hoca, teori fukarası ilim alemimizde, evrensel literatüre teorik katkılarda bulunabilecek kadar aydınlık bir ışık kaynağı idi. türkiye’nin, ezelden ebede bitmeyeceğe benzeyen o “geçiş dönemi” hastalıklarına, kömür-demir kasabalarından bakıp, gelenekler endüstri ile davudcallûd muharebesine tutuştuklarında, cenderelerini kırmaya çalışan toplumsal örgülerin, nasıl tüm dokuyu da kıvranmalarının pençesine sardığını anlatarak teşhisler koyardı. onun sâyesinde, “şehir”lerdeki apartman dairelerinde neden “alaturka” ve “alafranga” helâların bir arada bulunduğunu kavrayacak kadar “tampon kurum ve mekanizma” tezini anlayanlar, bazı hatunların neden öz iradeleri ile oralarını buralarını örtüp de ancak öyle sokakları doldurabildiklerini de izahta pek zorlanmamaktalar, meselâ.

mübeccel hoca öldü. sevgili mübeccel hocamıza, sekiz gol yenen bir millî maçta tek kurtarışı yapan bir kaleci kadar bile, inceleye inceleye, hiçbir sırrını çözmeden bırakmadığı toplumu tarafından değer verilmeyecek. ne yazık ki, doğduğu şehir izmir de dahil (ki, mübeccel hocayı da, düşünmeyi de, düşünceyi de önemli saymadığı için artık fikir fakiri zavallı bir kasabadan ibaret); türkiye sokaklarına adı verilmeyecek. okul binalarının, kütüphanelerinin kapılarına (belki odtü hariç) mübeccel kıray yazılmayacak.

mübeccel hoca, ruhuna ayna tuttuğu bu toplumun hiçbir-yerden-hiçbir­-yere doğru ebedî geçişinde, bir dönem olarak, önce toprağa, sonra tarihe gömülecek. okumak zûl sayıldığından, bizler de ölünce, kim olduğu, ne dediği hepten unutulacak ama ışığı ile çoktaaan aydınlattığı sorunlar uğruna, ateşli, kanlı kavgalar hâlâ sürüyor olacak.

böyle sevgilerden, sevgililerden ayrılmak, o yüzden de giderek zorlaşmakta galiba…

Thursday, November 8, 2007

yerli hannibal lecter: sosyal şartlar ve devlet böyle yapmıştır onu...

dün, çocuklarının önünde analarını katleden bir sapıktan söz açtık. bugün gazetelerde beteri arz-ı endâm eyledi... diyarbakır'da ahmet kaptan adlı bir câni, en az kendisi kadar vahşî birilerinin dolduruşuna gelip, onların gözleri önünde, dört yaşındaki oğlunu döve döve öldürmüş, o arada 17 yerinden de ısırmış bebeyi.

sebep de (daha doğrusu, saik), beraber içtiği yaratıklardan birinin, sürekli çocuğa "piç" diye hitab etmesi ve kaptan'ı "niye besliyorsun bu piçi?" diye kışkırtması imiş...

haydi, dünkü gibi yapalım, sorularla irdeleyelim:

1. tamam, kabul, böylesine iğrenç bir câni, beraber yeyip içmek için kendisi gibilerini tercih edecektir; zaten de katliama rakıdaşlarının gazına gelerek başlamış. yâni, yanındaki insan kılıklılardan hayır beklemek baştan nafile.
eee?.. karısı eve erkek alsa, hattâ tüp değiştirmeye gelen çırağı kabul etse, dedikodudan yedi mahalleyi yerinden oynatmaya amâde onca komşu hiç mi duymamış oğlancıığın feryadlarını?
evde o sefil ayyaş taifesinden başka kimse mi yokmuş? nerede imiş çocuğun anası ki, yavrusunu terketmiş bir cellad sürüsüne? bebe "anam, anam" diye figân ettikçe, kulaklarını mı tıkamış? kendi canını korumak için öz çocuğunu mu feda etmiş?
bir diyarbakır ailesinin sadece tek çocuğu mu varmış yâni de, kardeşleri bağırıp, çağırıp, ortalığı velveleye vermemiş, verdilerse ahali duymamış?
onlar başka yerde idilerse, dört yaşındaki kurbanı neden kimse yanlarına götürüp de ayyaş câniden saklamamış?
yoksa "töre"mi girmiş yine işin içine de; şu meşhuuur mahalle baskısı bir bebenin hayatını kurtarmak için harekete geçmemiş? ancak cinayet işlemeye mi teşvik eder güzel insanların güzel ülkesinde "sosyal" etki; ya da baş bağlamaya?

2. ananın, can korkusu ile oğlandan vaz geçmiş olması imkânsız bir hipotez değil çünkü baba olacak câni, iki yıl önce de imam nikahıyla evlendiği anne türkân gezginci'nin burnunu kesmiş! gazetenin iddiasına göre de, ona esrar almadığı için kesmiş!
yâni bu herif, daha iki yıl önce bir türkiye cumhuriyeti vatandaşını silâh ile (*), kasten müessir fiil uygulayarak yaralamış! üstelik de ona bir suç işlemek konusunda yardım etmediği için...
eee? adam yaralama memlekette bu kadar vukuat-ı âdiyyeden bir suç mu olmuş ki, başkalarına da zarar verebilsin diye mi -ki, nitekim çocuğunu da öldürmüş sonunda!- tekrar sokaklara salmış zabıta kuvvetleri ve (müdâhil oldularsa) adlî makamlar bu yaratığı?

3. varsayalım ki, "sosyal şartlar" dolayısıyla burnundan olan kadın, davacı olmamış, kamu da res'en harekete geçmemiş... medenî dünyanın her yerinde, böyle bir yaralamadan sonra fiilen affedilen bir suç makinesine, eylemini tekrarlamaya yeltendiği takdirde başına hiç de hoş şeyler gelmeyeceği öyle güzel anlatılır ki, o beyinsizler bile korkudan hizaya girerler.
her halde ab uyum yasalarından olsa gerek, kolluk kuvvetlerimiz ,artık cinayet potansiyeli yüksek suçlu ve şüphelileri bir çay içirip, yollamaktalar.

4. anladık, sosyal şartlar, devletin ilgisizliği, aile başına 16 çocuğa katma bütçeden beleş bakmayı reddetmesi falan önce türkân'ın burnuna, sonra da oğlunun canına malolmuş da, niye bu tür insanın kanını donduran cinayetleri çoğunlukla doğudaki ya da doğudan gelen vatandaşlarımız işlemekte acaba? son "araştırmalara" göre kadınlara orada daha az şiddet uygulandığı (**) için olabilir mi acep?

5. medenî dünya, "cilve"yi cinayette hafifletici sebep saymak yerine, çocuklara, kadınlara, homolara; ermenilere, düşünenlere, yazarlara, sanatçılara, vs., özetle türkiye'de doğal kurban olarak katil ruhlulara hizmet eden kim varsa, onlara karşı işlenen suçları özel bir kategori (mesela hate crimes) olarak mütalâa edip, cezalarını ağırlaştırmakta.

biz de medenî olmayı düşünemez miyiz acaba?

-------
(*) kadının burnunu ısırarak koparmadı ya bu yabanî? kaldı ki, hukukun hukuk, kanunun kanun olduğu her memlekette, bu şartlarda diş de, tırnak da "öldürücü silâh" sayılır. ama biz türk'üz, mahkemelerimizden karısını öldüren kocaya "kadın cilveli idi" gerekçesi ile ceza indirimi yapan kararlar çıkabilmekte... bu kararı veren mahkeme ve karar, 301'in koruması altında. demek ki, cilvesi her ne idi ise zavallı maktul kadının, yaşarken korunmayan hukuku, katlinde de cilve affına kurban gitti.
(**) bir saha araştırmasının, türkiye'de kadına uygulanan şiddetin batıda, doğudakinden çok olduğunu iddia eden sonuçları, bugünlerde haberlerde. çalışmanın teknik ve metodik ayrıntılarını tabii ki bilmiyorum ama sonuçlarını şüphe ile karşılamam için bana çelişki gibi görünen bir temel sosyolojik garabet açıklandı bile: doğulu kadınlar, daha az dayak yediklerini söylerken, dayağı da görece dah normal bulduklarını belirtmişler... ayrıca, bir nokta daha eksik kalmış olabilir: bölgesel özellikleri muhtemelen vurgulu bir kültürel patoloji inceleniyorsa, unutulmaması gereken, "doğuda yaşayan kadın" ile "doğulu kadın"ın kültürel tanımının, mekâna bağlı tanımıyla aynı olmayabileceğidir. türkiye'nin doğusu, epeydir batıda ve kültürleriyle yayılarak yaşayagelmektedir, mâlum.

Wednesday, November 7, 2007

eğitim şart da...

bir an için, her türlü halk dalkavukluğu, 80 öncesinden kalma komonizma artığı hümanizma, ez- cümle postmoş saplantı ve de sulugözlük eğilimlerinden arınarak bir cinayet haberini irdeleyelim mi?

olayın drama boyutu, geride kalanların bundan sonra çekecekleri ızdırab, yeni felâketlerin bugün atılan tohumları falan gibi sosyo-psikolojik uzantıları konumuz dışı. her ihtimale karşı baştan söyleyeyim, irdeleyeceğimiz vak'anın dramatik niteliğini tabii ki kabul ediyorum; hattâ kurbanın yaptığı evliliğin "sosyal kader" olduğunu bile teslim edebilirim. ama eğer oedipus, antigone veya iphigenia değil isek, itiraf edelim ki "kader" diye yutmaya pek meyyal olduğumuz cendere aşılabilir ise, bu "irade" ile mümkündür sadece... ve de "akıl", iradenin ön şartıdır. benim itirazım da türklerin hayatında "akıl"ın tuttuğu, oldum olası da ancak bir kedinin poposunu zor sığdırabileceği kadar yerin, giderek kedi yavrusuna bile dar gelir olmaya başlamasına!..

gelelim olaya: aslen diyarbakır taraflarından a.m. rumuzlu işsiz güçsüz bey, yedi yıldır evli olduğu, akrabası, maddî sorunlar ve geçim güçlüğü yanısıra "dövüldüğü ve işkence yapıldığı" nedeniyle de dört kerre kendisini boşamaya kalktığı anlaşılan eşi z.m. hanımı, beş ilâ yedi yaşlarındaki üç çocuğunun gözü önünde tabanca ile vurarak öldürmüş. karı kocanın yaşı, haberde belirtilmemiş ama resimlerden tahmin ile 30 ya var ya yok.

trajik değil mi? ama yine de insan "trajedi ötesinde ne var?" diye de sormadan edemiyor; çünkü insan doğuştan meraklı bir yaratık ve "beyin, bilgiyi arar":

soru 1: karı, koca ve üç bebe, dönüştürülmüş bir dükkânda ikamet etmektelermiş. yani, bayağı bayağı "fakir", belki de açlık sınırının altında yaşayan bir aile söz konusu. gelgelelim; sorun 1.a)- a.m. bey ve z.m. hanım, kaçınılmaz bir geçim sıkıntısı ufukta dişlerini bileyerek onları bekleyip durduğu halde, evlenmişler. yâni, bir anlamda "sefaletlerini bile bile birleştirmişler". sorun 2b)- bu da yetmemiş, ortak gayret ile -belki- hayatlarını daha iyileştirecek kaynaklar yaratabilecekken, o kaynakları kurutmanın, en azından ertelemenin en sağlam yolunu bulmuş, çocuk yapmışlar. yetmemiş, bir çocuk daha doğurmuşlar. yine yetmemiş; bir çocuk daha getirmişler dünyaya... tayyib efendi & co. & gülsuyu iktidarına rağmen, hâlâ askerî dönemden kalma nufus kontrol hizmetleri ülkede tıkır tıkır işlediğine ve bilhassa fukaradan başvurulara ücretsiz karşılık da verildiğine göre, bu çocukları ve onlarla gariban hayatlarına ilâve edecekleri sefaleti ya bile bile arzu etmişler, ya da bunu dahi öngöremeyecek, hesaplayamayacak kadar akıldan yoksun imişler!

işteee, tam da burasııı, kaderin iradeye dönüştüğü, dramatik boyutun banal ile sıvanmaya başladığı kritik noktadır...

2. a.m. efendi, düzerek, doğurtarak ve döverek erkekliğini isbat tahtasına çevirdiği hanımını, marazî kültürümüzde bir başka erkeklik simgesi olan tabancası ile vurarak öldürmüş... iyelik ekine dikkat lütfen: tabancaile... yani, benimkini, bacanağınınkini ya da mahalle bekçisininkini ödünç alıp da işlememiş cinayeti. a.m. efendi, zâtî malını kullanmış... tabii ki de ruhsatsız olarak.
ben, uzun zamandır cinaî piyasalar uzağım, şu aralar rayici bilmiyorum da, en son 6-7 yıl kadar önce duyduğumda, uyduruk bir silahın karaborsa değeri asgarî 800 dolar civarında idi...

yâni, çoluğu çocuğu sefalet içinde, aç, bî-ilaç yaşayan a.m. efendi, iş silah almaya gelince, şak diye çıkarıp trink diye ödeyecek $ 800 dolar bulabilecek durumda imiş!.. veyâ diyelim ki, silaha miras, hediye vs. beleşten kondu; onu karaborsada satıp evine ayâline baba gibi $800lık ek bütçe yaratacağına, hava olsun diye tabancayı kendine saklayacak kadar egoist veya ruh hastası imiş.

işte tam da burası, kader diye yutmaya pek meyyal olduğumuz ahmaklığın, düşüncesizliğin, cehaletperestînin (*) ve de insancıllık kisvesi altındaki kollektif akılsızlığın (**) toplu (ve de topluma) hakarete dönüştüğü nokta.

şimdi, şapkanızı masaya koyun da bir düşünün bakalım... doğru dürüst yaşamaya kaynak bulamayan, uçkuruna da sabır işletemeyen, üremeyi statü simgesi sanan, doyuramayacağı bebeyi sokağa salıp, onun bunun sırtına saran, yine de tabanca alacak parayı toparlayabilen, garibandan bir evlad-ı vatana ve hattâ onun zavallı kurbanına ve de benzer yeni dramalarda yaşadıkları travmanın da etkisi ile rôl almaları çok muhtemel ahfadına acır mısınız, ahmaklığına ve (dolayısıyla) vahşetine bahane mi uydurursunuz, yoksa kızar mısınız?

eğitim şart efendim, eğitim şart... ama önce "eğitimli"lere...

var mı itirazı olan?

-------
(*) cehâlet sevme, cehâletten memnun olma, cehâleti kurumsallaştırma ve hattâ öğretme ve ebedîleştirme hallerinin toplamı... bu ülkede bu kadar çok bilmişlikle elele, aptallık boyutunu çoktan aşan ölümüne bir câhil kalma, bildiğinden ve bilinenden başka bilginin ve bilinebilirliğin her türlüsünü reddetme üzerine dayalı bir oluş uslûbu nasıl gelişerek, serpilerek hüküm sürmekte sanırsınız?
(**) aptal, akılsız ve ahmak her toplum için temininde güçlük çekilmeyecek eleman sınıfındadır. hattâ, ileri medeniyetin hayatı kolaylaştırma etkisi bireysel düzeyde aptallığı teşvik eden ögeler ile de doludur. ama, oralarda toplumsal sözleşme öyle işler ki, kollektif zekâ düzeyinin yüksekliği, bireysel budalalıkları tolere ve kompanse ettiği gibi; "kamusal akıl"ı arttırmakta da bundan yararlanır. dolayısıyla, ferdî düzlemde uyanık ve kurnazın, hattâ belki cin fikirlinin daha bile bol olduğu (nisbeten) geri medeniyyetlerde, sırf kollektif zekâ geri olduğu için toplumsal sözleşme toplumsal yutturmacaya dönüşür durur. kollektif zekâ bulanıklaştıkça da, geri (zekalı) toplumlarda öldürücü sonuçlarına her an bolca rastlanan ahmaklıklar, medenî dünyada kolayca önlenebilir, önlenemediği pek çok durumda da, atlatılabilir.