millet, okudunuz mu bilmem. akşam gazetesi doru haber verdi ise yök'ün başına eski gazi üniversitesi rektörü enver hasanoğlu geçecekmiş. hasanoğlu'nu ise yök'ün kurucusu, ilk başkanı, türk üniversite sisteminin yüksek ilkokul seviyesine düşmesinin başlıca sebebi, 12 eylül askerî rejiminin ve başı kenan evren'in yüksek öğrenim dışındz da pek çok konuda akıldânesi, türkiye'nin en zekî "öncü"lerinden, hacettepe üniversitesinin ve hastanesinin, bilkent'in fikir mimarı, totaliter, otoriter, faşizan demeden her durumdan vazife çıkaran politik yaklaşımından nefret etsem de, şahsen, enerji ve yapıcılığına, üstün zihnî yeteneğine hayran olmaktan kendimi alıkoyamadığım ihsan doğramacı, ya da yiğit lâkabıyla anılır, "hocabey" varmış...
gördünüz mü 12 eylül üniforması ile imam cübbesi ne güzel uyuşmakta? yırtınsanız da bu ülkede olumlu hiç bir değişiklik yapamazsınız çünkü iktidar öyle temerkûz etmiştir ki, elinin altında mevcud her kişiyi de kurumu da, ister askerî disiplin içinde örgütlensin, ister lâgarlık düzeyinde liberal olsun, devlet, kendi ceberrut emeline ve işleyişine alet etmeye tamamen muktedirdir.
peksimet moderne bakın, argüman orada; yutturulduğu gibi bilgi iktidar falan değildir. ilişki, bir iyelik ilişkisidir: bilgi iktidarındır... o yüzden türkiye'de bilgi üretilmez, ancak türetilir, o da çoğu zaman askerî kullanıma hizmet edecekse veya tıbbî bir yenilenme sağlıyorsa...
neden mi? çok basit; çünkü devlet denen aygıtta temerkûz eden iktidar, kendini yeni bilgiye göre yeniden donatacak esnekliğe - va aslında güce de - sahip olmadığından, sahip olduğu unsuru, yâni, bilgiyi kendi kalıbına uyacak şekilde daraltır. o zaman da, üniversite öğrencisi sigmund freud diye birinin adını duymasa da olur, dünya ve dünya politikası hakkındaki cümle fikriyâtını hırtlar vadisinden, tam müsellâh güney doğu dizilerinden veyâ millî maçlar amigosundan edinse de.
enver hasanoğlu'na gelince... gazi'de epeyce iyi işler yaptı diye hatırlıyorum. sanırım bunda
iibf'ne dekan atadığı rahmetli nejat tenker' (ağabeyim)in de hayli katkısı olmuştu. dışarıdan bir gözlemci olarak, bana ters gelen tarafı ise, kahve salonundan sosyal tesise kadar her yeni yapıya "enver hasanoğlu .... binası" diye tabela astırması idi (*).
yök'ün başına hocabey destekli enver hoca'nın geçmesi belki teknik bazı konularda, ne bileyim, yök tesislerine elektronik kayıtla girilmesi, üniversitelere hırsız alarmı konulması gibi işlerde her halde ilerleme sağlayacaktır. mutlaka hükûmet ile ilişkilerinde de erdoğan teziç dönemine kıyasla rahatlama olacaktır.
ama üniversitenin müessese olarak sahiden üniversite olabilmesi için, yök'e uyumlu veyâ uyumsuz başkan seçilmesi / atanması değil, yök'ün ilga edileceği, aklın siyasetten boşanacağı, o kaf dağının ardında bekleyen meçhûl günün gelmesi beklenecektir.
o güne kadar üniforma üstü sarık ve türban ile idare ediverin gayri...
------------
(*) burası türkiye, tabela asma işini bazı yağdanlıklar da yaptırmış olabilir de, enver hoca hiç değilse karşı çıkabilirdi. hasanoğlu, yerini rıza ayhan a kaptırdı; bence de esas değeri ondan sonra anlaşıldı ama tekrar ediyorum, ben dışarıdan gözlemci idim. mümtaz'er türköne'ye sorun, o rıza'nın adamı idi ama içerdeydi.
Wednesday, October 31, 2007
Tuesday, October 30, 2007
buraya da bekleriz haa
arada yine buraya, türkiş garfucius'a da bakın... ben de galeyâna gelip siyasî muzarafat saçabilirim.
en azından, geçenlerde akşam'da devletin "yeniden" gladio, susurluk çetesi vb. örgütler kurarak pkk "terörü" ile başa çıkmasını öneren serdar turgut kadar abuk yazmam. ya da arada sırada kendini dinlemek yerine aklına ilk gelen "çare"nin ipine sarılıp, meselâ "ara rejim hükûmeti kurulsun" diye tutturan serdar'ın, adetâ oedipal dalaşının paternal figürü yerine koyduğu ertuğrul özkök'ün "köşesine çekilirken", cümle müdahale karşıtlarını hezeyân ve hiddet seline hedef göstermesi gibi garip tutumlar içine girmem.
hele hele, normalde her zaman zekîce bulmasam bile, sağduyulu, metodik, iyi niyetli, analitik değeri yüksek yazılarını zevkle olmasa da, inceleyerek okuduğum cüneyt ülsever'in "milletin canı pek sıkkın, burnundan soluyor, bi operasyoncuk yapıverelim de içeride türk-kürt çatlağı oluşmasın" yollu (bugünkü) zırvası gibi fikirleri garfucius'tan hiç duymazsınız.
polemik (*) marifet değil, beceri fikir çerçevelerini aşabilmekte ne olsa...
---------
(*) polemik, yunanca harb demek olan polemos kelimesinden gelir. ne tesadüüüüfff...
en azından, geçenlerde akşam'da devletin "yeniden" gladio, susurluk çetesi vb. örgütler kurarak pkk "terörü" ile başa çıkmasını öneren serdar turgut kadar abuk yazmam. ya da arada sırada kendini dinlemek yerine aklına ilk gelen "çare"nin ipine sarılıp, meselâ "ara rejim hükûmeti kurulsun" diye tutturan serdar'ın, adetâ oedipal dalaşının paternal figürü yerine koyduğu ertuğrul özkök'ün "köşesine çekilirken", cümle müdahale karşıtlarını hezeyân ve hiddet seline hedef göstermesi gibi garip tutumlar içine girmem.
hele hele, normalde her zaman zekîce bulmasam bile, sağduyulu, metodik, iyi niyetli, analitik değeri yüksek yazılarını zevkle olmasa da, inceleyerek okuduğum cüneyt ülsever'in "milletin canı pek sıkkın, burnundan soluyor, bi operasyoncuk yapıverelim de içeride türk-kürt çatlağı oluşmasın" yollu (bugünkü) zırvası gibi fikirleri garfucius'tan hiç duymazsınız.
polemik (*) marifet değil, beceri fikir çerçevelerini aşabilmekte ne olsa...
---------
(*) polemik, yunanca harb demek olan polemos kelimesinden gelir. ne tesadüüüüfff...
garfucius tebdil-i blog yapıyor: http://sadcolors.blogspot.com/
bir süre için - ki, bu süre kan dökme çılgınlığının ya fizikî zirveye vurması ya da sukûnet ve mâkul düşüncenin hiç değilse türk standardları dolayında dönüşüne kadar sürebilir - garfucius türkiş siteden seslenmeyi kesecek. türkiş garfucius hayli "politize" olmaya başladı, bu da hoş değil.
garfucius, dahîyâne herzelerini bu arada http://sadcolors.blogspot.com/ adresinden ulaşabildiğiniz peksimet modernde yumurtlamaya devam edecek. üçbuçukuncu dünyada her yerde olduğu gibi peksimet modernde de politika kaçınılmaz ama hiç değilse garfucius misafir yazar ve / veya editör olarak, meselâ, bodrum'da beyin denen uzvun nasıl bir "askesuvar"dan ibaret olduğu falan üzerine klavye tıklatabilecek.
meselâ, "kötü okunan ezanlar" gibi aslında hayat kalitesi bakımından son derece ciddî ve estetik bir konuda, "kritik akıl" yolu ile inanç ve şekilcilik mes'elelerini sorgulayacak. "laik" belediye başkanlarının neden ya mont blanc kadar yüksek kaldırımlar yaptırmaya meraklı olduklarını ya da kaldırımları nasıl oolup da tamamen unuttuklarını soracak.
münafık takılıp, muzarafat (*) saçacak!
hadi, garfucius http://sadcolors.blogspot.com/ da bekliyor
--------
(*) garfucius alışıktır bu işe... milliyet'te çiçeği burnunda bir gazeteci iken de yapar, sevgili ustası, çok iyi muhabir, ilginç ve özgün öykücü, seyyahat yazılarının lokma dökücüsü orhan duru'dan da hemen tepki gelirdi: "muzarafat saçma ulan!". muzarafat, tahmin edebileceğiniz gibi muzır, yani zararlı düşünceler demek oluyor.
garfucius, dahîyâne herzelerini bu arada http://sadcolors.blogspot.com/ adresinden ulaşabildiğiniz peksimet modernde yumurtlamaya devam edecek. üçbuçukuncu dünyada her yerde olduğu gibi peksimet modernde de politika kaçınılmaz ama hiç değilse garfucius misafir yazar ve / veya editör olarak, meselâ, bodrum'da beyin denen uzvun nasıl bir "askesuvar"dan ibaret olduğu falan üzerine klavye tıklatabilecek.
meselâ, "kötü okunan ezanlar" gibi aslında hayat kalitesi bakımından son derece ciddî ve estetik bir konuda, "kritik akıl" yolu ile inanç ve şekilcilik mes'elelerini sorgulayacak. "laik" belediye başkanlarının neden ya mont blanc kadar yüksek kaldırımlar yaptırmaya meraklı olduklarını ya da kaldırımları nasıl oolup da tamamen unuttuklarını soracak.
münafık takılıp, muzarafat (*) saçacak!
hadi, garfucius http://sadcolors.blogspot.com/ da bekliyor
--------
(*) garfucius alışıktır bu işe... milliyet'te çiçeği burnunda bir gazeteci iken de yapar, sevgili ustası, çok iyi muhabir, ilginç ve özgün öykücü, seyyahat yazılarının lokma dökücüsü orhan duru'dan da hemen tepki gelirdi: "muzarafat saçma ulan!". muzarafat, tahmin edebileceğiniz gibi muzır, yani zararlı düşünceler demek oluyor.
Saturday, October 27, 2007
halt fırkası ne halt edecek bakalım...
yavuz (tanyeli) yaklaşık bir ay kadar önce cumhuriyet halt fırkasının silkelenip de az çok bir siyasî örgüt kılığına girebilmesi için, deniz baykal'ın ayrılması gerektiğini söyleyip, benim de çorbaya tuz kabîlinden baykal'ı küçük düşürecek bir şeyler yazmamı istedi.
her ne kadar deniz baykal o işi sırf siyasî mevcudiyeti ile dahi benden çok daha iyi yapsa; ayrıca halt fırkası tamiri, doğrultması imkânsız bir hurdadan başka bir şey olmasa da, yavuz isterse yazmamak ayıptır diyerek, fırsat kolladım. ve ancak buldum... daha doğrusu, uydurdum.
hatırlatayım, bu arada, dünya siyasî tarihinin en abuk referandum oylaması ile 11i 12ye karıştırıp bir aritmetik cinayeti de işledik; fırka içinde kazan kaldıranlar da oldu falan, filan... ama gel gör ki, bazı can çekişme emareleri dışında cumhuriyet halt fırkasının ülkede fiilî mevcudiyetine işaret eden hiç bir şeye rastlayamadım.
şimdi, referandumun anayasaya aykırı yapıldığı, sonucunun da bâtıl olduğu iddiası ile davâ açacaklarmış.
çelebi, aklınız nerede idi yâ hûûû?.. anayasaya aykırı bir metni niye oylattınız millete? boykota çağırmak yemedi di miii?.. "gitmeyin de asıl oy oranları anlaşılsın" hımbıllığından öte politika üretemediğinize göre, hiç değilse ergun özbudun hocaya falan sorup, "aykırılık" tezini de mi işleyemediniz?
dikkat edin, "referanduma gidenlerin de oralarına buralarına boya sürmüşler, siz ne halt partisisiniz de halka alenen ve de üstelik resmen böyle hakâret edilmesinde bir insan hakkı ihlâli görüp tepki göstermezsiniz" türünden bir siyasî kültür, demokratik felsefe, medenî yaklaşım gerektiren quasi-entellektüel sorulardan özellikle kaçınıyorum. bunlar ancak sandık hesabından anlarlar, onu da yine yanlış yaptılar.
yavuz kusura bakma be... bunlar hakarete bile değmez.
her ne kadar deniz baykal o işi sırf siyasî mevcudiyeti ile dahi benden çok daha iyi yapsa; ayrıca halt fırkası tamiri, doğrultması imkânsız bir hurdadan başka bir şey olmasa da, yavuz isterse yazmamak ayıptır diyerek, fırsat kolladım. ve ancak buldum... daha doğrusu, uydurdum.
hatırlatayım, bu arada, dünya siyasî tarihinin en abuk referandum oylaması ile 11i 12ye karıştırıp bir aritmetik cinayeti de işledik; fırka içinde kazan kaldıranlar da oldu falan, filan... ama gel gör ki, bazı can çekişme emareleri dışında cumhuriyet halt fırkasının ülkede fiilî mevcudiyetine işaret eden hiç bir şeye rastlayamadım.
şimdi, referandumun anayasaya aykırı yapıldığı, sonucunun da bâtıl olduğu iddiası ile davâ açacaklarmış.
çelebi, aklınız nerede idi yâ hûûû?.. anayasaya aykırı bir metni niye oylattınız millete? boykota çağırmak yemedi di miii?.. "gitmeyin de asıl oy oranları anlaşılsın" hımbıllığından öte politika üretemediğinize göre, hiç değilse ergun özbudun hocaya falan sorup, "aykırılık" tezini de mi işleyemediniz?
dikkat edin, "referanduma gidenlerin de oralarına buralarına boya sürmüşler, siz ne halt partisisiniz de halka alenen ve de üstelik resmen böyle hakâret edilmesinde bir insan hakkı ihlâli görüp tepki göstermezsiniz" türünden bir siyasî kültür, demokratik felsefe, medenî yaklaşım gerektiren quasi-entellektüel sorulardan özellikle kaçınıyorum. bunlar ancak sandık hesabından anlarlar, onu da yine yanlış yaptılar.
yavuz kusura bakma be... bunlar hakarete bile değmez.
gözdağı / göz bağı
dün ntv radyo ile bir telefon görüşmesi yaptım. ırak politikamızı sonucu belirsiz (1) bir savaş kartı üzerine oynamak yerine, "ortak menfaat kaynakları" aramak sureti ile, pkk musibetini de elemine edilmesi gereken ortak bir belâya dönüştürmek gereğine inandığımı söyledim.
ayrıca, kuzey ırak'taki kampları dağıtmanın muhtemelen sorunu çözmeyeceğini, pkk denen eşkiyâ çetesinin kökünün türkiye'den sürdüğünü vurguladım. ırak'tan kovulsa bile, türkiye içinde farklı tarz, meselâ el kaide tipi hücrelere dayanan bir örgütlenme içine girebileceğini anlatmaya çalıştım.
ayrıca, amerika'nın kuvvet küçültse bile asla kolay kolay ırak'tan çık(a)mayacağını söyledim. "bizim ülkesine dalmayı hesapladığımız komşu ne ırak'tır, ne kuzey ırak'tır, ne kürdistan'dır... bizim komşumuz abd'dir ve siyasî anlamda, sınırı aştığımızda abd toprağına giriyoruz demektir," dedim. abd ile savaşa girmenin de (2) hezeyân halinde değil çok ince düşünülerek yapılması gereken bir meydan okuma olduğunu söylemeye uğraştım (3). askerî operasyonun ancak oradaki illeti kökten kazımaya yaradığı takdirde rasyonel olacağını savundum.
adını doğru dürüst işitemediğim için maalesef bilmediğim moderatör bana ne sordu biliyor musunuz? "yani siz bizim oraya pkk'yı yoketmek için mi gireceğimizi sanıyorsunuz? biz ırak'a gözdağı vermek için gireceğiz..."
vay canına... ölen başkası oldukça kahramanlık ne kolaymış beee!.. hele cehâlet erdeme dönüşünce.
--------
(1) bu sözle türk silahlı kuvvetlerini kötülediğimi sanacak ahmakların veya iddia edecek habislerin hayli bol olduğu bir toplulukta yaşadığımdan (bir kerresinde cahilin biri de, "eroinin dekriminalize edilmesi terör örgütlerinin finans kaynağını kurutacak bir önlemdir" sözümü "eroin serbest bırakılmalı" diye manşete çıkarmış, mehmmet ağar da röportajı ookumadan "olur mu öyle saçma şey!" diye infial etmişti... binaenalyh, öyle saçma şey olmaz ama saçma çoook şey olur bu köyde) izninizle açıklık getireyim: kuvvetler dengesi ne olursa olsun savaşlar, en azından muharebeleri, doğaları gereği kolay kestirilebilir girişimler değildir. hem can, hem kaynak maliyetleri beklenenden yüksek olabilir. tamam, vatanseverlik bazan bu maliyete katlanmayı gerektirebilir ayrı ammma, akıl da o maliyeti "sıfır"a indirmenin yolu yok mmu diye sormayı emreder. dahası, bazan da savaşlar ortadan kaldırdıkları belâdan daha farklı ve daha beterlerini başa bulaştırabilirler. örnek mi? işte ırak... bush amca bağdatlı haramî saddam'ı yoketti de ne buldu?? en sııkı müttefiklerinden biri ile bile çatışma eşiğinde değil mi?
(2) tüfek icad edilip mertlik bozulalı çok oldu da, tüfek devri ile gelen cengâver mertliği dönemi de çoktan kapandı. artık savaşları er meydanında kurşun sıkarak kazanmaya çalışmak çok demode - bunu neo-conlar bile kavradılar. şimdi harp, finans, kapital, politika, iş, iletişim, kültür, bilim, san'at masalarının başında (dubya bush gibi bir düz viteslinin dahi anlayabileceği şekilde) "akıllara ve gönülere nüfuz etmek" için yapılmakta. ab'nin tüm iç çalkantılarına rağmen, giderek dünyada politik güvenin merkezi haline gelmesi sizce çok güçlü orduları bulunduğundan mı?
(3) temininde güçlük zammı ödemeden mebzulen rastlanabilecek bazı geri zekâlılar için özel not: hayır, bu amerika'ya teslimiyetçilik değildir... daha doğrusu, teslimiyetçilik bu değildir!.. neredeyse yüz yıldır, dünya entegrasyona doğru hızla giderken, karşılıklı bağımlılıklar örgüsüne sadece ve sadece "türkiye'nin jeopolitik konumu" kozu ile katılmaya kalkar, "stratejik emlâk kralı" pozunda bîl-umum ekonomik, kültürel, felsefî, bilimsel, sanata yönelik treni de poponuzu dönüp kaçırırsanız, teslimiyetin esas o akıl tembelliğini benimseyip, gerçek dünyanın parçası olmayı (şimdilerde savaş çığırtkanlığı ile de bezenen) hamasî edebiyat parçalaya parçalaya reddederseniz, teslimiyet işte odur.
ayrıca, kuzey ırak'taki kampları dağıtmanın muhtemelen sorunu çözmeyeceğini, pkk denen eşkiyâ çetesinin kökünün türkiye'den sürdüğünü vurguladım. ırak'tan kovulsa bile, türkiye içinde farklı tarz, meselâ el kaide tipi hücrelere dayanan bir örgütlenme içine girebileceğini anlatmaya çalıştım.
ayrıca, amerika'nın kuvvet küçültse bile asla kolay kolay ırak'tan çık(a)mayacağını söyledim. "bizim ülkesine dalmayı hesapladığımız komşu ne ırak'tır, ne kuzey ırak'tır, ne kürdistan'dır... bizim komşumuz abd'dir ve siyasî anlamda, sınırı aştığımızda abd toprağına giriyoruz demektir," dedim. abd ile savaşa girmenin de (2) hezeyân halinde değil çok ince düşünülerek yapılması gereken bir meydan okuma olduğunu söylemeye uğraştım (3). askerî operasyonun ancak oradaki illeti kökten kazımaya yaradığı takdirde rasyonel olacağını savundum.
adını doğru dürüst işitemediğim için maalesef bilmediğim moderatör bana ne sordu biliyor musunuz? "yani siz bizim oraya pkk'yı yoketmek için mi gireceğimizi sanıyorsunuz? biz ırak'a gözdağı vermek için gireceğiz..."
vay canına... ölen başkası oldukça kahramanlık ne kolaymış beee!.. hele cehâlet erdeme dönüşünce.
--------
(1) bu sözle türk silahlı kuvvetlerini kötülediğimi sanacak ahmakların veya iddia edecek habislerin hayli bol olduğu bir toplulukta yaşadığımdan (bir kerresinde cahilin biri de, "eroinin dekriminalize edilmesi terör örgütlerinin finans kaynağını kurutacak bir önlemdir" sözümü "eroin serbest bırakılmalı" diye manşete çıkarmış, mehmmet ağar da röportajı ookumadan "olur mu öyle saçma şey!" diye infial etmişti... binaenalyh, öyle saçma şey olmaz ama saçma çoook şey olur bu köyde) izninizle açıklık getireyim: kuvvetler dengesi ne olursa olsun savaşlar, en azından muharebeleri, doğaları gereği kolay kestirilebilir girişimler değildir. hem can, hem kaynak maliyetleri beklenenden yüksek olabilir. tamam, vatanseverlik bazan bu maliyete katlanmayı gerektirebilir ayrı ammma, akıl da o maliyeti "sıfır"a indirmenin yolu yok mmu diye sormayı emreder. dahası, bazan da savaşlar ortadan kaldırdıkları belâdan daha farklı ve daha beterlerini başa bulaştırabilirler. örnek mi? işte ırak... bush amca bağdatlı haramî saddam'ı yoketti de ne buldu?? en sııkı müttefiklerinden biri ile bile çatışma eşiğinde değil mi?
(2) tüfek icad edilip mertlik bozulalı çok oldu da, tüfek devri ile gelen cengâver mertliği dönemi de çoktan kapandı. artık savaşları er meydanında kurşun sıkarak kazanmaya çalışmak çok demode - bunu neo-conlar bile kavradılar. şimdi harp, finans, kapital, politika, iş, iletişim, kültür, bilim, san'at masalarının başında (dubya bush gibi bir düz viteslinin dahi anlayabileceği şekilde) "akıllara ve gönülere nüfuz etmek" için yapılmakta. ab'nin tüm iç çalkantılarına rağmen, giderek dünyada politik güvenin merkezi haline gelmesi sizce çok güçlü orduları bulunduğundan mı?
(3) temininde güçlük zammı ödemeden mebzulen rastlanabilecek bazı geri zekâlılar için özel not: hayır, bu amerika'ya teslimiyetçilik değildir... daha doğrusu, teslimiyetçilik bu değildir!.. neredeyse yüz yıldır, dünya entegrasyona doğru hızla giderken, karşılıklı bağımlılıklar örgüsüne sadece ve sadece "türkiye'nin jeopolitik konumu" kozu ile katılmaya kalkar, "stratejik emlâk kralı" pozunda bîl-umum ekonomik, kültürel, felsefî, bilimsel, sanata yönelik treni de poponuzu dönüp kaçırırsanız, teslimiyetin esas o akıl tembelliğini benimseyip, gerçek dünyanın parçası olmayı (şimdilerde savaş çığırtkanlığı ile de bezenen) hamasî edebiyat parçalaya parçalaya reddederseniz, teslimiyet işte odur.
Thursday, October 25, 2007
vatan "hayat" bekler
okuyun dedim de, aklıma geldi; okumayan, beslenmeyen, düşünmeyen zihinlerin sanattan, bilimden, denizden kopuk âlemlerinde savaş, yâni, örgütlü ölüm ne kadar öncelikli!..
çoğu işsiz, mesleksiz; okuyup, diplomayı kapmış olsa da okumayan; tefekkür edemediği için tepkileri galeyân ve hezeyân arasında sarkaç gibi gidip gelen, cühela kitlelerin "vatan" deyince akıllarına ancak ve sadece "ölerek yararlı olmak" geldiğini gözlerimiz önünde takib etmekteyiz. kaz kafalılar kaz dağını kazar, kazdırırken; otel yapılsın diye tahsis edilen ormanların alanı, yanan ormanları geçmişken; denizler lağım çukuruna, şehir kıılıklı kasab a bozuntuları hava kirliliğinden gaz odasına dönmüşken; ülke, yolsuzluk liginde açık ara dünya şampiyonluğunu kaptırmazken, ağızlarını bile açmayan yığınlar, iş kendi dillerinden konuşan ölümsever câniler ile çatışmaya dayanınca, bir galeyân orjisi içinde, can alıp, can vermeye hazır olduklarını sokaklar dolusu haykırmakta ve bundan dolayı da kutlanmakta ve kutsanmaktalar.
eğer bir asırdır, birileri, hiç değilse tevfik fikret'i bâri doğru dürüst okusalar, okutsalardı; vatan sevmenin illâ da kurşun atıp şarapnel yemek ile alâkası bulunmadığını, iyi bir mimarî eserin müellifi, bir nobel sahibi, hattâ nev-i şahsına münhasır ama hiç de şöhret sayılmayan bir "birey" olmanın da aynı derece iyi yurtdaşlığın gereği olduğunu belki kavrayabilirlerdi:
"vatan senden hayat bekler
sen yaşarsan o canlanır
vatan için ölmek de var
fakat borcun yaşamaktır" (*)
----------
(*) duayen muharrir hasan pulur'un da milliyet'te yakın mantık çizgisinde ve fikret'in aynı şiirine atıfta bulunan bir yazısının yayınlandığını şimdi öğrendim. benim açımdan bir ilham alma söz konusu değildir. şahsen, tevfik fikret'i sevmekle birlikte, bu en favori şiirim de sayılmaz.
çoğu işsiz, mesleksiz; okuyup, diplomayı kapmış olsa da okumayan; tefekkür edemediği için tepkileri galeyân ve hezeyân arasında sarkaç gibi gidip gelen, cühela kitlelerin "vatan" deyince akıllarına ancak ve sadece "ölerek yararlı olmak" geldiğini gözlerimiz önünde takib etmekteyiz. kaz kafalılar kaz dağını kazar, kazdırırken; otel yapılsın diye tahsis edilen ormanların alanı, yanan ormanları geçmişken; denizler lağım çukuruna, şehir kıılıklı kasab a bozuntuları hava kirliliğinden gaz odasına dönmüşken; ülke, yolsuzluk liginde açık ara dünya şampiyonluğunu kaptırmazken, ağızlarını bile açmayan yığınlar, iş kendi dillerinden konuşan ölümsever câniler ile çatışmaya dayanınca, bir galeyân orjisi içinde, can alıp, can vermeye hazır olduklarını sokaklar dolusu haykırmakta ve bundan dolayı da kutlanmakta ve kutsanmaktalar.
eğer bir asırdır, birileri, hiç değilse tevfik fikret'i bâri doğru dürüst okusalar, okutsalardı; vatan sevmenin illâ da kurşun atıp şarapnel yemek ile alâkası bulunmadığını, iyi bir mimarî eserin müellifi, bir nobel sahibi, hattâ nev-i şahsına münhasır ama hiç de şöhret sayılmayan bir "birey" olmanın da aynı derece iyi yurtdaşlığın gereği olduğunu belki kavrayabilirlerdi:
"vatan senden hayat bekler
sen yaşarsan o canlanır
vatan için ölmek de var
fakat borcun yaşamaktır" (*)
----------
(*) duayen muharrir hasan pulur'un da milliyet'te yakın mantık çizgisinde ve fikret'in aynı şiirine atıfta bulunan bir yazısının yayınlandığını şimdi öğrendim. benim açımdan bir ilham alma söz konusu değildir. şahsen, tevfik fikret'i sevmekle birlikte, bu en favori şiirim de sayılmaz.
üstümüze kusacaklar utanmasalar
okuyun millet, okuyun! benim tûllâba tâlimat verdiğim gibi, "diş macunu kutusunun kapağındaki yazıyı bile okuyun"...
okuyun, çünkü zırva sapan bir şeyler okuyarak bile başlasanız / birilerini başlatsanız, yeni bilgilerin aranmasına yol açacak bir merakın nüvesi olacaktır, yeter ki okuyanda marifetli bir sirk hayvanınınki kadar bâri bir beyin olsun.
okuyun ey ahali, neden derseniz, "beyin bilgiyi arar"! nasıl elleriniz daha ilk kullanılır hale geldiği andan itibaren bir şeyler kavramaya çalışır, karnınız doğar doğmaz acıkır, gözleriniz fıldır fıldır etrafı tarayarak dikkatini teksif edecek hedefler kovalar; beyin de bilgiyi doğası gereği arar. tâ ki, kollektif cehaletin kurumsallaşma ile kazandığı iktidara toslyana kadar!
"bilgi toplumu" denen olgu öyle computer, i-pod, walkman, gameboy, lovegirl vs. elektronik, plastik ve pilli gizmo bolluğu ve fetişizmi ile değil, hayatın örgütlenme ve değerlendirilmesinde bilginin payı ile ölçülür.
bilginin olmadığı yerde hayat sıkışır kalır. hayatın bağırsak gazı gibi sıkıştığı yerde, ölümün hükümranlığı başlar. insan hayatın değil, ölümün erdemlerini yüceltirken, zihnin besini ve yakıtı olan zihnin bilgi ile aşkına da kurşun sıkar. çünkü çalışan, bilgi ile beslenen zihin, hayat ile büyük harfle konuşmaya başladığı için, ondan yanadır; ölüme, kaçınılmazlığına rağmen karşı koymaya koyulur.
onun için okuyun, hanımlar beyler. merak etmeyin, beyin doğada, çalıştıkça aşınmayan, yorulmayan, zayıflamayan aksine, güçlenen yegâne nesnedir. okudukça beyin iyi çallşır, zihin iyi işler, daha iyi ve daha çözümcü düşünürsünüz. düşüncelerinizi akıcı biçimde aktarmayı da becerirsiniz.
o zaman da, meselâ milyonların seyrettiği televizyon ekranlarında, sanki üzerimize kusmak üzereymiş gibi sesli harfleri "eeee, öööö, iiii, ebüvveeee, bööööğğ" diye ses çııkarmayı konuşmak zanneden anchorlara da tahammül etmeniz gerekmez; "di"lisiyle, "miş"lisiyle, koca bir "geçmiş zaman kipi"ni yokedip, isa'nın çarmıha gerilişini şimdiki zaman kipinde, "via dolores'ten tırmanırken sırtındaki haçı düşürüyor, barabbas ona yardım ediyor" diye anlatan kurumsal cühelâ tayfasına da.
okuyun da, giderek seyirci azaldıkça, "ekvador"un (ecuador) bir ülke "ekvator"un (equator) ise dünyayı enine böldüğü varsayılan hayali çizgi olduğundan bîhaber şabalakların çalıışabildikleri medya da, cehaletin erdemine sığınıp, üstümüze kusa kusa kendi çapsızlığını yenilemekten kurtulsun.
ey ihvanlar! daha iyisi, okuyun da, hiç değilse siz de bu şapşallıklar aleminden kurtulup, bilginin sonsuzluğuna yelken, kürek; palamar çözün... en azından rakı masasında sohbetleriniz zenginleşir.
okuyun, çünkü zırva sapan bir şeyler okuyarak bile başlasanız / birilerini başlatsanız, yeni bilgilerin aranmasına yol açacak bir merakın nüvesi olacaktır, yeter ki okuyanda marifetli bir sirk hayvanınınki kadar bâri bir beyin olsun.
okuyun ey ahali, neden derseniz, "beyin bilgiyi arar"! nasıl elleriniz daha ilk kullanılır hale geldiği andan itibaren bir şeyler kavramaya çalışır, karnınız doğar doğmaz acıkır, gözleriniz fıldır fıldır etrafı tarayarak dikkatini teksif edecek hedefler kovalar; beyin de bilgiyi doğası gereği arar. tâ ki, kollektif cehaletin kurumsallaşma ile kazandığı iktidara toslyana kadar!
"bilgi toplumu" denen olgu öyle computer, i-pod, walkman, gameboy, lovegirl vs. elektronik, plastik ve pilli gizmo bolluğu ve fetişizmi ile değil, hayatın örgütlenme ve değerlendirilmesinde bilginin payı ile ölçülür.
bilginin olmadığı yerde hayat sıkışır kalır. hayatın bağırsak gazı gibi sıkıştığı yerde, ölümün hükümranlığı başlar. insan hayatın değil, ölümün erdemlerini yüceltirken, zihnin besini ve yakıtı olan zihnin bilgi ile aşkına da kurşun sıkar. çünkü çalışan, bilgi ile beslenen zihin, hayat ile büyük harfle konuşmaya başladığı için, ondan yanadır; ölüme, kaçınılmazlığına rağmen karşı koymaya koyulur.
onun için okuyun, hanımlar beyler. merak etmeyin, beyin doğada, çalıştıkça aşınmayan, yorulmayan, zayıflamayan aksine, güçlenen yegâne nesnedir. okudukça beyin iyi çallşır, zihin iyi işler, daha iyi ve daha çözümcü düşünürsünüz. düşüncelerinizi akıcı biçimde aktarmayı da becerirsiniz.
o zaman da, meselâ milyonların seyrettiği televizyon ekranlarında, sanki üzerimize kusmak üzereymiş gibi sesli harfleri "eeee, öööö, iiii, ebüvveeee, bööööğğ" diye ses çııkarmayı konuşmak zanneden anchorlara da tahammül etmeniz gerekmez; "di"lisiyle, "miş"lisiyle, koca bir "geçmiş zaman kipi"ni yokedip, isa'nın çarmıha gerilişini şimdiki zaman kipinde, "via dolores'ten tırmanırken sırtındaki haçı düşürüyor, barabbas ona yardım ediyor" diye anlatan kurumsal cühelâ tayfasına da.
okuyun da, giderek seyirci azaldıkça, "ekvador"un (ecuador) bir ülke "ekvator"un (equator) ise dünyayı enine böldüğü varsayılan hayali çizgi olduğundan bîhaber şabalakların çalıışabildikleri medya da, cehaletin erdemine sığınıp, üstümüze kusa kusa kendi çapsızlığını yenilemekten kurtulsun.
ey ihvanlar! daha iyisi, okuyun da, hiç değilse siz de bu şapşallıklar aleminden kurtulup, bilginin sonsuzluğuna yelken, kürek; palamar çözün... en azından rakı masasında sohbetleriniz zenginleşir.
Subscribe to:
Posts (Atom)