Tuesday, February 19, 2008

kuyruğum hıyar, kap tuzluğunu gel...

yâni maşaallah! birisi önümüze tadı, kokusu hoşumuza gidebilecek bir lokma atmasın; atan deccal, lokma ağu olsa, labadalaplup, seçim arefesi beleş kömür dağıtılıyormuş gibi dalmadan edemiyoruz... rusyalar ve rusyacıklar çarı vladimir (kendisi putin oluyor), "kosova ya vaaa da kakatece'ye olma mı?" buyurdu ya, seçkin siyaset ukalâsı şimdi âleme mesaj çakmakta ki, 35 yııllık emr-i vâkî gayri tanına, yoksa maazallah bağımsızlık ilân ederiz haaa...

her halde, şarkî bezirgân mantığı olsa gerek... hasbelkader uçarken üstümüzden süzülen sinekten yağ çııkaralım derken, olmayacak bir yerimizi sineğe sokturabileceğimiz hiiiiç aklımıza gelmez mi yâ hû?

bizim erhan göksel yılllardır dalga geçer durur, kocccaaaa osmanlı'nın ittihadcılar elinde "hâkim millet milliyetçiliği" uğruna darma-dağın edilmesi ile... aslında, günah sırf ittihadcıların değil tabiî, evveliyatı da var ama, başka zamanın konusu...

hadi vladimir amcamızın uzattığı elma şekerini kaptık, kakatece'yi hakikaten var bir devletmiş gibi bağımsız ilân ettik (gûyâ zaten bağımsız da, "tanıyın canım şunu" falan dedik yâni) da, şekerin çubuğunu da yiyecek değiliz ya..! ey ihvanlar, ya size, "okey abiler, tanıdık gitti (sırtlarında yumurta küfesi yok ki! yunanistan bile iki yaygara eder, üç küser, sonra devran döner)... hadi şimdi sıra sizde... şu kuzey ırak kürt devletini de siz tanıyıverin, ondan sonra da annadolu kürtlerinin özerklik talepleri meselesine de bakalım bi hele..." (*), buyururlarsa ne deyivereceksiniz?

siz cidden slobodan miloseviç gibi hıyarağaları politika ürettiklerini sanarak devlet yönetmeye kalkmasalar, kosova'nın (hattâ slovenya'nın) bağımsızlık rüyâsı görebileceğine inanıyor musunuz? o zaman tayyib efendi, gülsuyu ve şürekâsının laik demokratlar olduklarına da inanırsınız.

öyle "kulağım salatalık" diye ortaya çıkan herkese, evdeki tuzluğu kapıp, alesta durmayın.

----------
(*) türkiye'nin devlet politikası olarak benimsediği, kuzey ırak kürtlerinin bağımsızlığına kat'î muhalefet olarak somutlaşan hassasiyeti asla onaylamadım. "üniter devlet"i korumak açısından bir kuzey ırak kürt devleti, türkiye için risk olamaz. içten yükselecek muhtariyet, bağımsızlık vs. taleplerinin kalıcı çaresi de, avrupa tipi, hukukun üstünlüğüne dayanan, sahici kapitalist bir ekonomi ile de desteklenen hakîkî demokrasinin, kemiklerine değil, iliklerine kadar bölgeye dayatılması ile mümkündür. açmaz şurada ki, demokrasi dayatılmaz, dayatılınca da bizdeki kadar ancak olur.

Friday, February 8, 2008

yanlışlara ve yanlışlıklarına dair sosyolojik türban dersi

çin de olmasa, herkes unutacak, hatırlatayım: eskiden komonist diktatorya ile yönetilen memleketlerin neredeyse tamamı, kendilerine "demokratik halk cumhuriyeti" nev'înden adlar takarlardı. daha da beteri, bu fecî ölçüde anti-demokratik ülkelerin sahiden demokrasi olduğunu savunan saplar da çıkardı ama burnuna çamaşır mandalı takıp, "taaaaze balıııık, satın alan alıııık" diye bağıran pazar madrabazından daha inandırıcı olamazlardı.

imdi, türkiyya, nihayet başardı hakikî anlamda bir "demokratik halk cumhuriyeti" olmayı.

lâfı fazla uzatmadan söyleyeyim: varoluş, hiç bir şeyin içini boş bırakmaz.

birey, "kişi", ve "şahsiyet" olmayı başaramayan, olmasına da mümkün olduğunca izin vermeyen bir çevrenin (1) baskısıyla yoğurulan türk halkı da, ferd be ferd, tekillikleri ile, kendine özgün bir existential niche yaratamadığı için, sebeb-i hikmetini postmoş ulemânın "kimlik" diye yutturmaya kalktığı o zırva, totaliter-totalistik, çoğulu-kümeye-indirgemeci kategorilere yapışıp, sığınıp, sırnaşıp, amorf bir organizmalar yığını halinde varolmayı yöntem olarak benimsedi.

zihnen az gelişmiş bireyler, irâdelerinden totalite irâdesi lehine ferâgat edince, aidiyet grubunun felsefesini bilmek, üyelerini de tanımak-tanımlamak için her koşulda yeterli hâle geldi. slogan düzeyinde söyleyeyim: kimse olamayınca, ahalî, "kimlik" olmaya karar verdi (2).

ümmetten millete, her türlü kollektif aidiyet, temelde bir varolma/adaptasyon biçimi, dolayısıyla da tercihi olduğundan, normal yurdum insanı diye dalga geçilen o kategori de, bu gruplardan biri ile özdeşleşerek (identi-cal), en az değişmek (3) sureti ile içinde yaşayabileceği siyasî-içtimaî örgütlenmeye yamanmaya yatıverdi.

netice: içiçe geçmiş bir yanlışlar ve onların yanlışlıkları silsilesi... giderek de yalnızca avrupa birliği ile özdeş tutulmaya başlayan medenî düşünme ve yaşama biçimlerinden uzaklaşan, köy-taşra-varoş bileşkesi, yaygın bir kasaba kalabalığı ve onun "akıl" yerine ihdâs ettiği kendine mahsus bağnazlıklar ve o bağnazllığı işine geldiği yerde delmeye yarayan kurnazlık...

işte demokratik halk cumhuriyetinin birinci unsuru, halk... gelelim ikincisine...

demokrasi, doğası gereği bir şehir sistemidir... halk ile demokrasi olmaz!.. şehirin (madinah) eğitici, öğretici etkisi kır ve dışarlık kökenli kalabalıkları yonttuğu için ve yontabildiği, yâni, şehirli (medenî) kılabildiği ölçüde işleyebilen bir politik (yâni polise, şehire ait) sistemdir...

demokrasiyi, onu yaratan medenî, modern mantıktan, yâni, matematiğe dayalı, oran ve görelilik üzerine kurulu rasyonalite denen akıl yürütme biçiminden soyutlayarak yürütemezsiniz. çünkü, demokrasi, en başta, şehirli, medenî, özgür insanın, kendisini, irâdesine ipotek koymak yöntemiyle kısıtlayan her türlü totalist aidiyet baskısından -din, ümmet, millet, ideoloji vs., vs.- kurtulmasının ve her türlü kolllektif kaygusunda rasyoonalite dışı bir kaynağa başvurmadan, toplum içinde menfaatini gerçekleştirebilmesinin siyasî ve kültürel aracıdır.


o görelilik matematiğine dayanan rasyonalitedir ki, insanı dînin deli gömleğinden salıverir ama tanrıya mı şeytana mı taptığına aldırmaz. kafanın dışına türban sarmaya bakmaz da, iş içini bağla(t)maya gelince, kaşlarını çatıverir. demokrasinin başı, kurnazlıkla da pek hoş değildir. demokrasi, kurallların kollektif bir toplumsal muahede (sözdeşme, covenant) sonucu, rasyonel biçimde, yâni, topluluk içindeki göreliliklerin eşitleyici paydası gibi oluştukları dolayısıyla da evrensel oldukları varsayımı üzerinde işler. demokraside yol ağzına otomobil park etmek yasaktır. kapıcı adem efendiye de yasaktır, adalet bakanı hafız bey'e de. demokrasiyi mümkün kılan rasyonalite varsa, bizim takımın elle attığı gole iptal düdüğü çalan hakeme "ibne" diye "hakaret" etmek acaip bir iş olduğu gibi; "ibne" deyimini "hakaret" olarak kullanmak da tuhaftır. halk denen kütle pek bu incelikleri fark etmediğinden, demokrasi cennet yurdumuzun cinnetleri muvacehesinde iddia edildiği üzere, aidiyet ve "kimlik"lerin cenderesinde kişiliklerin suyunun sıkıldığı bir "halk rejimi" falan değil, birey, şahıs, şahsiyet olabilen insanların yöneti(şi)m biçimidir. "halk" da zâten öyle tekin bir lâf değildir. halayık, hilkat, mahlûk gibi sözcüklerle aynı kökten sürer...

haydi, çıkaralım kafayı üçbuçukuncu dünyadan da, islamî, isevî, aşiret, ırk, kabîle, millet, mezheb vs., aklınıza ne gelirse, toplumsallığın "kimlik" üzerinden yaşandığı üçüncü dünya cihetine doğru bir tura başlayıp, bir göz atalım, var mısınız?.. buyurun chavez'in güney amerika'sından ahmadinajad'ın iran'ına, türkmenbaşı'nın türkmenistan'ından tutsi-hutu katliamının mirasına konan kenya'ya, sudan'a, saud'un arab diyarına ve hattâ (tabii ki de diğerlerine kıyasla yok denecek oranlarda) amerika'nın kovboy texas'ına (4)...

ortak görüntü: şahsiyet olamadıkları için, bireysel menfaati de aidiyetleri ile özdeş sosyal çemberler içinde arayan; kendileri yazmadıkları, çoğunlukla tepeden dayatılan ve dolayısıyla, uygulamasına müeyyide de (sanction) vermedikleri/veremedikleri için benimseyemedikleri; işlerine gelmediği zaman da, anında ihlâl etmeye hazır oldukları kurallara göre yürüyen bir yapı içinde; sıkı ideolojik baskılar altında, gevşek dayanışma bağları ile idame-i hayat, medâr-ı mâişet eylemeye çalışan, sınırlı zihnî donanıma sahip ama bundan da muzdarib hissetmeyen "biri"lerinden oluşmuş topluluklar...

her an keyiflerince ihlâl etmeye amâde ve teşne oldukları normlar ile belirlenen bir yapı içinde, kendi başlarına kalsalar, yetersiz donanımları ile elde edemeyecekleri imkânlara ulaşma ihtimâlini bir aidiyet topluluğunun şemsiyesi altında mümkün sanıp, hasret ve haset ile kıvranan, beklentilerinin de ancak o "yanlış" kurallar örüntüsü içinde ve zaman zaman onların ihlâli ile gerçek olabileceğini sezmiş; hak ve karşılıklı hakkın düzenlendiği hukuk kavramı ile başı pek de hoş olmayan ihsan beslemeleri.

bir yandan da, ihsan beslemelerini yeterince kontrol altında tutabilecek, aynı anda ceberrut zorbalığı becerenin istediğini alabilmesine epeyce imkân verirken, bir acaip lâçkalığı da kokteyle karıştıran, disiplin ve örgütlenmenin rasyonalite yerine sopa ve kaba güç ile sağlandığı bir kuralsızlık toplumu... donanımı eksik insanların hep şikâyet ettikleri ama hiç de şikâyetçi olmadıkları, yanlışların ve yanlışlıklarının düzeni.

beşerî boyutta, düzen, rasyonel, çok yönlü ve çoğulcu menfaatin dengelendiği, açık topluma dönük bir kuralllar şematiği içinde yeniden örgütlenir ise, donanımları ile orantısız menfaat beklentilerinin de yokolacağından korktuğu için, değişmeye, dönüşmeye fevkelâde bir direnç ile karşı koyan bir ihsan beslemeleri ordusu... içtimaî boyutta da, o beşeriyetin oluşturduğu, siyasî-kültürel gelişimlerini despotik niteliği ağır basan ideolojik haklılık arayışlarına, ekonomilerini de "ilâhî" ihsan sayılabilecek petrol, mâden vs. kaynaklara, veya, meselâ "turizm" uğruna hâk ile yeksân ettikleri doğalarına yüklemiş "az gelişmişlikler, az gelişmişler" ülkeleri... bilgi, öğrenmek, dönüşüm demek olduğu için, gûyâ entellektüel sektörlere kadar sirayet eden vahim dogmatizm... bilgiye de direnç ve körün değneği gibi, bildiğinden şaşmama... bilgisiz özgürleşme de olamayacağı için, özgürlüklere karşı da yoğun direnç...

sonra da, meselâ, örtünme mes'elesindeki gibi, özünde koca bir kesimi (bu vak'ada, kadını) ikinci sınıf şahıs kılan bir uygulamanın serbest bırakılması garabesini "özgürlük mücadelesi" diye yutturmaca...


dedik ya, demokrasi halkın harcı değildir diye... çünkü, demokratik toplum özünde, şehre yığılan kır kokulu kalabalıkların zaman içinde şehrin kültürü ile medenîyyete yoğurulup, bir anlamda, elit olmaları, eşitliği de avam değil, burjuva düzeyinde yakalamaları ile şeklini bulmuş bir tarihî vakıadır. üçbuçukuncu dünyadaki gibi, "köyden indim şehire" modelinin, şehirde oturup da medenî olamayan içe dönük katmanları kendine indirgediği, üstelik vasatînin de her yeni gelen taşra dalgası ile sürekli aşağı sürüklendiği gelgelelim, o yığınların da yöneticilerini, hattâ yönetim biçimlerini seçme hakkkı ile donatıldıkları idâre tarzına da, "halk demokrasisi" demek gerekir... halk, önce kendine tepeden sunulanları, sonra da kendi arasından yetiştirdiği ulu değerleri siyasî lider olarak başına oturtukça ortaya çıkan, ihsan beslemeleri ordusuna mahsus siyasî yapılaşmanın adı da, işte, "demokratik halk cumhuriyeti" olabilir ancak.

komonist adaşı gibi, ihsan beslemeleri ordusunun demokratik cumhuriyeti de, özgürlükler ile değil, birbirini ikâme eden yasaklar silsileleri ile belirlenir. çünkü, kuralsız, yanlışlar ve yanlışlıklar şebekesi olarak örgütlenmiş ihsan toplumu, aynı zamanda hukuk (5) fobisi ile mâlûl bir talan ahlâkı ekseninde döner durur. dolayısıyla, ortalama düşünme ve örgütlenme ölçütlerini saptayan genel ahlâk anlayışı da, bireyselleşmeyi/özgürleşmeyi kısıtlayan alanlarda vücut bulur.

insanın en hür, en kendisi olabildiği an ise, en fazla haz duyduğu andır. haz alanlarını sınırlamak, özgürleşmeyi engellemek için şarttır. dolayısıyla, talan ahlâkının egemen olduğu kır kokulu, ihsan beslemesi topluluklarında, genel ahlak, genelde cinsiyet üzerinde baskı olarak zuhur eder.

ve bu öyle bir menfaat dengesini idâme ettirmek üzere oluşan bir ahlâk (6) anlayışıdır ki, en önce, en çok baskı altında kalan kadınlar tarafından benimsenir; çünkü hak kavramından ve hukuk esasından yoksun toplumsal örgütlenmede, öncelikle kadının, mevcut iktidar şeması dışında gidecek yeri yoktur!..

yanlışlar ve de yanlışlıklar şebekesinin talan ahlâkı, sahte bir aynılaştırmacılığın, çoğuldaki farklılıkları dümdüz ettiği bir genel ahlâk anlayışı ile, toplumun aktif elemanı konumundaki erkeğin de bireysel özgürleşmesini kısıtlamak üzere, işte böyle kadın üzerinden cinsiyet payandasına dayanarak despotik baskısını uygular. o baskı bir bakarsınız musul'da kürt kabile üyelerinin evden kaçan gelini recmetmeleri, bir bakarsınız haliç köprüsünden atılan bir genç kız, bir bakarsınız marquez romanlarının kan renkli günleri şeklinde karşınıza çıkar.

üçbuçukuncu dünyanın yılmaz türban mücahitleri, sizin entellektüel seviyenize demokrasi adına, özgürlüksüzleşme özgürlüğünü savunmak yaraşır (7)... amman deyeyim... bir daha düşünün de karışmış olmasın kafanız:

demokrasi, fikir ve hürriyetlere saygı düzeni değildir! fikirlerin özgürce açıklanması, ifade edilmesi; hürriyetlerin de (tabii ki hukuk çerçevesinde) özgürce yaşanması düzenidir.

nasıl "dünya öküzün boynuzları üzerinde duruyor, ay da zaten bir nur hâresidir" gibi bir fikire saygı duymak imkânsız olduğu halde, bu fikrin dahî ifade edilmesi hakkı kutsal ise; türban takma hak ve özgürlüğü ile, ardında yatan özgürlüksüzleştirme felsefesinin gaddarca tenkîdi de ayrı ayrı demokratik uygulamalar sınıfına girerler.

yoksa salman rüşdî'ler, muhammed karikatürlerini (8) yayınlayan editörler vs. için ölüm fermanı imzalayanların demokratik halk cumhuriyetine çevirirsiniz üçbuçukuncu dünyayı maazallah...

birileri yine sizden önce davranıp, iran'a benzetmeye çalışanlara nazîre, cezayir'e dönüştürmezler ise...

-----------
(1) aman aman... "sosyal çevre" deyince, sanki (özellikle de dile indirgeyip) postmoşların, onlardan önce de (maddî şartların belirleyiciliğine atıf ile) gomonistlerin iddia ettikleri, insandan (yâni bireyden) bağımsız, hüdâ-i nâbit bir olgudan bahsettiğim sanılmaya... burada "sosyal" veçhe ile sınırlı olarak adı edilen çevre, beşerin bir iktidar yapısı çerçevesinde ve toplumsal hayvanattan olarak, evrim akışında üzerindeki selektif baskıyı hafifletmek üzere özgün biçimde yaşamı örgütlediği bir kültür (way of mind) ve iletişim sisteminden ibarettir. hiç bir çevre en iyi ferdî elemanın tasavvur gücünden daha iyi, en kötüsününkinden de kötü olamaz. neticede de hiç bir çevre onun adına irâde beyanında bulunanların iktidar uygulamasından öte bir şey değildir. onun için, amerika'da töre cinayeti işlerseniz idam edilirsiniz, burada ise hapiste ağır abi olarak iki yıl ağırlanır, sokağa çıkar, yeniden öldürürsünüz.
(2) kimlik konusunda pek duymadıkları, pek de düşünmedikleri, ikonoklastik, münâfık, tahrikkâr bir şeyler okumak isteyenler varsa, garfucius'un bilgi üniversitesi yayını bilgi ve bellek dergisinin 3. sayısında (eylül 2005) yayınlanan "adların adını koymak: "kimlik" üzerine" başlıklı yazısına bakabilirler.
(3) amman sakın! bir sahte kategoriden ötekine sansar gibi atlamayalım! burada tayyib efendivârî, özüne aykırılaşma imleyen bir başkalaşma, ya da "gömleğimi değiştirdim, başka bir kişi oldum," gibi ampirik gözlem ile kâim ve mahdûd bir "sosyal değişme" kastedilmemektedir asla! mevzu-u bahis olan, bir tohumun ağaca evrilmesi vetiresi gibi, organizmanın, hattâ "şey"in, öz kapasiteleri ile sınırlı bir metamorfoz (tarkan'ın şarkısı değil!). eh, heraklitus ile parmenidis de ancak böyle buluşturulabilirdi... kim mi onlar? aaa duymadınız mııı?.. fener'in yeni transferleri...
(4) amerikası da dahil, bu üçüncü dünya kalabalığının demokratik ve özgürlükçü marifetlerini merak ediyorsanız, human rigths watch örgütünün 2008 dünya raporu http://hrw.org/englishwr2k8/docs/2008/01/31/usint17940.htm adresinde mevcut...
(5) hukuk ile kanunu lütfen karıştırmayalım! oransal olarak, azgelişmişlerde çok daha karmaşık medenî toplumlardan daha fazla kanun bulunmasında şaşılacak yan da yoktur; çünkü her şey ayrı bir menfaat odağına göre kurala bağlanmak durumunda olduğundan, evrensel normlara göre düzenlenen hukuk (haklar, bir başka deyişle de, menfaat oluşturma-kovalama yöntemleri) oluşturmak güçtür.
(6) bu arada, ahlâk da halk ile aynı kökten gelir haa...
(7) bizim mücahidînin hâfıza ve idrâkine güvenim kalmadığı için (ayrıca, ben aptalllık özgürlüğüne de inanırım) bir daha izah edeyim: kimsenin orasını burasını örtmesi de açması da beni ilgilendirmez. gelgelelim, ne gerekçe ile açtıkları ya da örttükleri, özgürlüklerin özüne taalluk ettiği için, en azından bir entellektüel ilgi mes'elesidir. benim itirazım da türbana değil, türbanın gereklilik iddiasının dayandığı sebebleri ileri süren mantığa yöneliktir. hiç bir şekilde de, türbanın zorla çıkarttırılmasını onaylamam... taktırılmasını da onaylamadığım gibi.
(8) muhammed karikatürleri, başlıbaşına, danimarka'ya mahsus birer zevk fıkdanı âbidesi idiler. islâm alemi hop oturup hop kalkacağına, kan, intikam, cihad feryadları atacağına, soğukkanlılıkla, sırf o zevk yoksunluğu ile dalga geçse, o zevksiz ama kesinlikle demokratik bir hakkı kullanan yayıncılara en iyi muhalefeti sergilemiş olurdu. bu arada, tabii ki tehdidler, fermanlar, fetvalar ve yasaklama ısrarı hâriç, müslümanlar da o olayda meşru protesto haklarını kullanmakta idiler. benim burada takıldığım, daha rasyonel bir muhalefet yönteminin daha etkin ve inandırıcı olacağı noktasında.

Tuesday, February 5, 2008

serbestiyet-i serbestî

madem ki yavaş yavaş garfucius'un gözü açıldı, şu türban mes'elesine bir kaç düğüm atma sırası geldi demektir...

1. "tartışma" (1) taraftarlar ve karşıtlar arasında o kadar tek taraflı ve tek boyutlu yürütülmekte ki, "haklılık"diye bir opsiyon ortadan kalkmış durumda...

tamam, "baş örtmek" isteyen elbet de, hem de mektepte, dairede, hastanede, çocuk parkında vs., her yerde örtebilmeli ama kıçını açmak isteyenler ne olacak?

eğer hem özgürlükler adına türban savunuculuğuna soyunanlar, hem de laisizm uğruna hürriyet zaptiyeliğine kalkışanlar, sorunun dengeleyici ve bütünleyici karşı ve "çıplak" cüz'ünü ısrarla gözardı eder, unuturlarsa, işin "vurun kahpeye" ya da "asın yobazı" raddelerine varmaması için, hiç bir fren mekanizması da kalmaz...

eğer özgürlükçü iseniz, insanların kendileri ile ilgili açılma kararını da, örtünme kararı gibi, baskı altında kalmadan, bağımsız ve özerk şekilde verme hakkkını tümel olarak savunursunuz. bu da üniversiteye de başka yere de, diğer kişilere (meselâ, cigara içmek sûreti ile verdiğiniz gibi) zarar vermediğiniz sürece, ister burka ile ister bikini ile girmeyi olağan kabul etmek demektir...

eğer, havsalanızın kolayca alabildiği her serbestîye taraftar olup da, hayal ve tasavvur gücünüzü aşan özgürlüklere, genel ahlâk, kamu düzeni, gayri-millî davranış, züppelik-zibidilik nev'înden bahaneler ile sınır koymayı uyanıklık sayıyorsanız, gizli bir faşist olduğunuzu da itiraf etmeyeceksinizdir elbet. hâl-i pûr melâliniz şebek poposu gibi bâriz ortada olsa da...

dolayısıyla, türban savunucuları, dinî vecibe sayılan bir fîîli, kısıtlayıcı ruhuna ve özüne rağmen serbest kılma arzusunu desteklerken, değil mi ki laik hassasiyet taşıyan kesimleri rencide etmektedirler, örtünme hakkına hasrettikleri aynı cesaret ile kendilerinin kat'iyyen hoşuna gitmese de, kadınların soyunma haklarını da savunmuyorlarsa, ya ikiyüzlülük etmektedirler, ya da bütünü ıskalamaktan kaynaklanan bir ahmaklığın batağında debelenmektedirler...

2. garfucius (yukarıdaki karşılıklılık ve genellik şartı doğrultusunda) tesettüre girerek insan içine çıkma hakkına tamamen taraftır.

ancak, garfucius, dinî sebeb ile örtünme ideasına ise, şiddetle karşıdır: tesettürden maksat, kadını erkeklerin şehevî iştihalarını azdıran bir cinsiyyet nesnesi olmaktan "sakınmak ve saklamak"tan ibarettir (2). bu da yalnızca kadını değil, aklı bacaklarının arasında mahpus kalmamış bîl-umum erkekleri de tahkir eden iğrenç bir ilkelliktir, medeniyyet düşmanı bir yabanîliktir.

gelgelelim, kimse kimsenin kendine ilişkin vizyonunu zorla değiştirme ve biçimlendirme hakkına da sahip değildir. tıpkı, hiç bir normal heteroseksüel erkeğin, rıza üzerine kurulu olduğu sürece, sado-mazoşist homoseksüel bir çiftin cinsî tatmin yöntemlerine karışamayacağı gibi!

3. tesettürün dinî bir emir olarak hangi ölçüde mecburî kılındığı sorusunun, bayağı bayağı siyasî mystificationa tâbî tutulmuş bir iktidar oyunu olageldiği de yavaş yavaş ayân beyân ortaya çıkmaktadır: gâyet yetkin din âlimleri, "ziynet yerlerinizi örtün" şeklinde çevrilen âyetin saçları kapsamadığı yorumunu dile getirmektedirler. bunlar arasında el cezire tv' nin editörleri bile bulunmaktadır.

bu durumda örtünme biçiminin, ataerkil ve erkek ağırlıklı iktidar tercihlerinin ihdas ettikleri siyasî içerikli ahlâk-sosyal uyum normları ile belirlenen keyfî yasaklara göre zuhur ettiği; dolayısıyla da, dinen caiz olarak değiştirilebilecekleri de gündeme gelmektedir. yâni, örtünmenin dinî bir zarûret değil, siyasî-içtimaî tercih olarak münakaşa edilmesi mümkün olmaktadır.

ve de "neden ısrarla başınızı açmıyorsunuz?" sorusu da meşruiyete bürünmektedir.

4. serbest, pars dilinde "başı bağlı" demektir (3). yâni, mes'elenin ironik veçhesi, dilde de yansımaktadır: kavga, özgürlüğün kısıtlanması ise özgür olma kavgasıdır. komiktir, hem de traji-komiktir!

5. bu sebeblerin hepsi yüzünden de, tesettür serbestîsi yasal kılınır, toplumsal sözleşme düzleminde meşruiyete kavuşursa, gizli otorite odaklarının da katkı ve baskıları ile, şöyle ya da böyle, başı örtüsüz, kıçı açık, lâdinî, gayrimüslim vs. öğrencilerin, hattâ vatandaşların da örtünme, daha vahimi de, örtünmenin tek erdem olduğu doğrultusunda tâciz ve zorlama ile karşı karşıya kalmaları, kaçınılmaz görünmektedir.

5. garfucius ilke olarak tesettür özgürlüğüne de -bir anlamda özgürlüğü reddetme boyutu içerse bile- taraftır...

ancaaak...

tayyib efendi, gülsuyu ve şürekâsı tarafından, milliyetçilerin kepçesine doldurulup da, kamunun boğazından tıkıştırıldığı şekli ile getirilen serbestî serbestîsi, öz itibarı ile hürriyetin bir hürriyetsizliğe indirgenerek, tekil bir tanıma irca edilmesi tehlikesini taşımaktadır. tesettür serbestîsi benimsendiği anda, tüm özgürlük sorunsalları da ortadan kaldırılacakmış gibi bir kuşkuyu ciddî biçimde yaratmaktadır.

dolayısıyla da, bu hâli ile, tayyib efendi, gülsuyu ve şürekâsı tarafından, milliyetçi kepçe ile kamunun boğazından tıkıştırılan bu gûyâ çözüm, kabul edilemez niteliktedir!

6. garfucius normalde kompile teorilerine pek prim vermese de, galibâ, tayyib efendi, gülsuyu ve şürekâsı, şu türban-tesettür mes'elesini bir daha gündeme gelmeyecek bir kesinlik ile, yargı aracılığı ile nihaî kesin sonuca bağlamak arzusundadır: tayyib efendi, gülsuyu ve şürekâsının, milliyetçi kepçeye tepeleme doldurup da kamunun boğazından aşağı tıkıştırdıkları anayasal düzenleme, eğer türkiye'de 12 eylül rejimine rağmen biraz hukuk kaldı ise, galip ihtimal ile mahkemeden dönecektir.

tayyib efendi, gülsuyu ve şürekâsı da, aslında hiç bir zaman tam anlamıyla çözülemeyecek, başlarında hep belâ olarak kalacak bir serbestî macerasından, ellerini gülsuyu ile yıkamış olarak ebediyyen sıyırtacaklardır.

7. her hâl-ü kârda, üçbuçukuncu dünya, yine ancak kendi ekseni etrafında dönmeye de devam edecektir.
------------
(1) ne demekse tartışma... sanki kurban eti değiş tokuşu var da kantar ha babam çalışmakta. doğru dürüst türkçe konuşulduğu dönemde buna münazara, yâni görüş/bakış değiş tokuşu ya da, gürültü biraz fazla ve şiddetli ise, münakaşa denirdi.
(2) alınan dilediğince üstüne alınabilir de, örtünme uygulamasının islam ile başlamadığını, paganizmden ikonik dinlere, sümer muhabbet yuvalarına vs. uzanan kadîm bir geçmişi olduğunu bilmeyen kalmadı artık. esas olarak, o dönemlerde de, tesettürden gâyenin kadının bir yandan şehvet odağı, bir yandan da her an kaçırılıp köle olarak alınıp satılabilecek bir mala dönüşmesini önlemek olduğu da aşikâr.
(3) tam anlamıyla bir kısıtlama olan baş bağlamayı simgeleyen bir kavramın, tam tersi bir anlama bürünmesi, bir takım sosyal edimlere sadece başı bağlıların katılmasına izin verilmesinden kaynaklanmıştır.

Friday, January 25, 2008

şebek poposunda parlayan ahlaksızlık

vekîl-i âzâm tayyib efendi, iri kıyım cevherlerinden birinin daha üstünde fikrî kuluçkaya yattı dün: batıdan ahlaksızlık almayıp, kendi örf, âdet, gelenek vs. ile oluşan özlerine sarılmalarını vaaz etti; avrupa ve amerika'da top 500 üniversitelerde okumak üzere, maliye bakanlığı tarafından burs verilmek üzere seçilmiş, heyet-i umumîye ve kızların çoğunun başıbağlı olmalarından, dinî hassasiyeti yüksek sosyal kesimlerden yetiştikleri anlaşılan bir kaç yüz öğrenciye hitaben.

onlara, "batıdan hep ahlâksızlık adlığımızı, oysa yalnızca batıda gelişen ilim irfanı almak gerektiğini" söyledi...

tayyib efendi'nin ettiği lâfın fasaryalığı üzerinde durmaya değmez. giderek, "millî görüş" ile belirlenen şeriat soslu aslına döndüğünü, necmeddin erbakan'ın siyasî mirasını yeniden sahiplendiğini de, kör yağcıları bile görmekte.

ayrıca başvekil efendi, dilinden çakmasa da, ikide bir kefere illerine seyyahat ettiğinden, batının illim irfanı ile, ahlak(sızlığ)ı diye yutturmaya kalktığı düşünme ve davranma biçimlerinin çoğunun esasen mütemmim cüz olduklarını da anlayacak kadar görgülü.

kızların neredeyse tamamı tessettürlü bir burslu öğrenci kalabalığına, böylesine zırva bir nutuk atıyorsa, amacı taşra-varoş düzeyinde siyâsî temennâ çakmaktan ibâret. dolayısıyla, ne bu nutku atmak mârifet, ne de nutkun lâfzına bezelye arkasında saklanmış goril gibi duran ard niyeti sezmek...

garfucius'un takıldığı nokta, başka...

mâlûmunuz garfucius, tayyib efendi, gülsuyu ve şürekâsını da tıpkı cummhuriyet halt fırkası gibi, kayda geçirmeye değmez aktör addettiğinden, hiç birinin fikre fukarâ fikrî beyanatı üzerine klavye yormaz, umumiyetle.

ancak bu sefer, tayyib efendi, gülsuyu ve şürekâsı'nın tehlikeli boyutlarından biri fena halde sırıttı batının ahlâk(sızlığ)ı - batının bilimi dikotomisinde.

tayyib efendi'nin, batının "kötü" ahlâkı yerine tembih buyurduğu "örf, âdet, gelenek" vs. den kastettiği ne olabilir, hiç aklınıza geldi mi? yâni, koca başvekil, her halde, üniversite öğrencilerine "ey evlâd-ı vatan, otobüste yaşlı birini görünce yer verin" ya da "ilkokul önünde karşıdan karşıya geçen çocukların elinden tutup yardımcı olun," veyâ "yerde ekmek bulunca üç kerre öpüp başınıza koyun ve yüksek bir yere bırakın," gibisinden tavsiye vermiyor...

zâten çoğu başı bağlı, hükûmetin "taşbaşlı olsun, bizden olsun" mantığı da gözönüne alınırsa, mütedeyyin karakteri baskın bu özenle seçilmiş öğrenci tabakasına vermeye çalıştığı mesaj, "aman gâvur diyârının serbestîsine kapılıp, birey olduğunuzu farkedip, dinden, imandan, şeriattan sapmayın sakın" gizli meâlini taşımasın sakın?

çünkü, sık sıık gittiğinde gördüğü üzere, batıda insanların umumu, pek de ahlâksız değildirler. hattâ, bakkalın peyniri eksik tartarak müşteriyi kazıklaması düzlemlerinde incelersek, batılı versiyonların müslüman - türk emsallerinden kat-be-kat daha ahlâklı olduğunu söylemek de, hiç yalan sayılmaz.

tayyib efendi'nin, muhtemelen mütedeyyin ailelerden özenle seçilmiş burslu öğrenci kitlesine yaptığı ikâzın tehlikesi de burada: mesele, batının ahlâk yoksunluğu ile değil, bireylerin vazgeçilmez özgürlüğü ile ilgili çünkü!

uyarı, yine başvekil hazretlerinin sık sık çıktıkları batı seyyahatlerinde kaçınılmaz olarak müşahade buyurdukları üzere, batılı insanın din, iman vs. metafizik esaslara dayalı olarak vücud bulan aidiyet gruplarının içinde, kişiliklerini kazanamamış ya da yitirmiş birer sürü hayvanına dönüşmeyen bireylerden oluştuklarını farketmesinden; bu olgunun onu iktidara da getiren kendi zihniyet yapısı ile uzlaşmaz bağdaşmazlığını idrâk ve de özenle seçilmiş burslu öğrenci kitlesinin bazı efradının bu etki altında kalmasının siyasî iktidar tabanını zaafa uğratacağından endişe etmesinden kaynaklanmaktadır.

eli vicdânında kimsenin, böylesine bir pervâsızlıkla silme ahlaksızlık ithamına kalkışamayacağı, nerdeyse iki milyarlık batılı insan topluluğunu, kafadan, "kötü" ilân etmek, üç gün sonra akif beki efendi nin "akif onlara de ki..." tâlimâtı üzerine tahvile yelteneceği tayyib efendi, gülsuyu ve şürekâsına mahsus bir başka gaftan ibârettir, âmennâ...

gelgelelim, tayyib efendi, gülsuyu ve şürekâsının taht-el şuurunda yatanı da, bir şebeğin ard tarafı kadar ayân beyân ortaya dökmektedir bu gaf: sayın başvekil hazretleri, bireylerin özgürlük ile tanışmasını ahlâksızlık ile özdeş tutmaktadır çünkü!

başvekil tayyib efendi hazretleri, tenezzül buyurup, "örf, âdet, gelenek" tatavasından somut, uygulanabilir, gözlemlenebilir ve ölçülebilir davranışlar olarak ne anladığını, batının ahlaksızlığı olarak da, saud'un arabiyyasında veya molla malı iran'da, alabildiğine bir riyâ içinde yaşanmayan ne gözlemlediğini açıklasa, garfucius'un ne kadar haklı olduğu da bir başka şebeğin kızıl ard nâhiyesi gibi parlar ortada...

Wednesday, January 9, 2008

clintonperest blog

birkaç haftadır sağlık sebebi ile nadasa çekildim. hâlâ da tam işbaşı yaptığım söylenemez. ufak ufak ısınma turları atarken, hillary clinton'ın new hampshire'daki kritik önseçimde nevzuhur barack obama'nın (ki kendisine ünlü anchormanimiz mehmed ali birand "omaba" diye hitab etmektedir) önüne geçtiği haberi "düştü".

hillary benim abd başkanı olmasını istediğim tek aday. her şeyden önce, sadece amerika'yı değil, tüm dünyayı iki başkanın yöneteceği/yönlendireceği bir sistem, son sekiz yılda bush ve neo-con şürekâsının içine ettiği dengeleri çatışmadan uzlaşmaya doğru taşıma şansını çok daha hâvî. kaldı ki, clinton'lar esasında hiç bir şey de ifade etmeyen tecrübeleri yanında, ehil olduklarını da yeterince kanıtlamış siyasî kişilikler. unutmayalım, eğer merhum yassir arafat şımarıklık edip de incecik bir marj dâhilinde kendisiyle pazarlık eden ehud barak'ı şarkî kurnazlık ile köşelere itmeye kalkmasa idi, gangren olmuş filistin sorununda bile epey ilerleme kaydedilmiş idi.

ayrıca bill clinton siyasetin kükürt aromalı küflü havasında bir neş'e meltemi olarak da esmeyi bilen nâdir siyaset esnafından idi. salt o niteliği ile dahî, f.d. roosevelt, h. truman gibi başkanların
sınıfında yer tutmakta idi.

ekteki yazıyı bodrum'da 1998 yılında bir kaç arkadaş birlikte imece usûlü ile yayınladığımız haftalık pusula gazetesi için kaleme almış idim. clinton' ın yıldızı siyâset ufkunda tekrar parlar iken (ki, sönmeyeceği de garanti değil) blogginge yeniden ısınma bâbında sizler için ısıtıp sunmayı uygun buldum.

buyurun:



ho! bir kiiii üç, daha fazla...???

lütfen birkaç saniye zahmet edin ve düşünün; aşağıdaki fıkrayı türkiye’ deki hangi siyasiye yakıştırabilirsiniz? tebessümü, fakir lokantası vitrinine konmuş harcı eksik karnıyarık donuğunu andıran bozkurt eskilerine mi; sucuk olma yaşı bile geçmiş beygirin taylığa özenmesi gibi, ahir ömründe saçları ve de umum sair kılları kapkara boyanmış, üç çeyrek asırı deviren “genç” liderlere mi, mürüvvet görmemiş babalara, ya da adı yakışıklıya çıktı diye son turfanda domates pazarında göz süzen acımış salçalara mı? hepsi dümdüz, renksiz, esprisiz ve aşılamaz; ortak paydaları “sıkıcılık” olan insanların hangisini, her hangi bir güzellik ile birlikte tasavvur edebiliyorsunuz gökler aşkına? işte fıkra :

"başkan", bir dış gezide olağanüstü güzel ama saflık babında biraz kuvvetlice bir sarışın tavlar. gecenin geçce bir vaktinde, kral dairesinde ziyaretine gelmesi talimatını verir. ve sıkıcı siyasilerle, başkan olmanın çekilmez gerekliliklerini yerine getirmeye koyulur. neyse, işler ve protokol biter, başkan dairesine çıkar, hazırlanır ve aptal sarışını beklemeye başlar..


beyhude..

şafak söker, başkana hala sadece ıslak hayalleri eşlik etmektedir. sabah olunca bir hışım, sarışını çağırttırır ve neden ekildiğinin hesabını sorar.. hiç atlatabilir miyim sizi sayın başkan,” der aptal sarışın. “odada kapalı kaldığım için yanınıza gelemedim”...

şaşırır başkan... acaba first lady durumu farketmiş ve çaktırmadan bir numara mı çevirmiştir? “nasıl oldu, anlat bakayım !,” diye sesine şefkat katarak sorar sarışına.. ve aptal sarışın izah eder “efendim, gece yarısı, yanınıza gelmek üzere süslendim püslendim. odamdan çıkmak üzere kapıyı açtım... aaaa, orası banyo kapısıymış... hemen ötekine koştum, o da balkona açılıyordu… üçüncü bir kapı daha vardı ama onu denemedim; üzerinde ‘lütfen rahatsız etmeyiniz’ yazıyordu...”

medeniyetin lokomotifinden üçüncü dünyanın muzu ister ithal etsin veya yetiştirsin (daha doğrusu, kendiliğinden yetişen muzu toplamayı bari becerebilsin) hangi muz cumhuriyetine gitseniz, bir gözlem ebediyyen sabit kalacaktır: o muz cumhuriyetinin (muzu ithal de etse, yetiştirse de) öncelikle tartışmakta olduğu konular ve sorunlar en az 25 yıl, yani bir yüzyılın dörtte biri boyunca öz itibarıyla hiç değişmemiş olacaktır.


çok galip ihtimalle, tartışanlar da (siyaset, ilim ya da matbuat sahnesini, zaruret karşısında tabut içinde terkedenler hariç) değişmemiş olacaklardır.

tabii, popülizmin batağında 100 metre kelebek yüzmeye kalkmayanlar için, bu durumu açıklayan soru ortadadır : sayın pek muhterem vatandaşlar... yahu, sııı-kıııl-mııı- yooor-muuu-suuu- nuuzzzz? (*)

sıkılmak deyince… ceride-i cumhuriyet, 1998’ in mayıs ayını, 68 devriminin 30. yıldönümü münasebetiyle bir dizi yayınlayarak başlattı... dizinin anonsunda deniz gezmiş’ in, ilk gün içeriğinde de, 68’in evrensel simgesi, tüfek namlularına karanfiller sokuşturan amerikalı gençlerin tarihe mal olmuş o ünlü fotoğrafları vardı.

yazar hazret, çala klavye devrim tatavası döşendiği için, doğrusu, diziden sıkıldım. sonra, muz cumhuriyetleri ile gelişmiş ülkelerin devrim anlayışlarındaki uzlaşmaz bağdaşmazlığı vurgulayan anılar canlandı... bir yanda orta doğu teknik üniversitesi mimarî kantininde gitar çalmanın “emperyaaağğlizmin oyunu” diye cebren yasaklandığı; sabah akşam saz dinlenip, fena halde “deeaavrimci” türküler terennüm edilen günler... öte yanda woodstock... bir yanda coca cola’ yı komprador sömürünün aracı diye okul kantinlerine sokmayıp, adı duyulmamış sirke muadili yerli içecekleri “milli burjuvazi yaratarak milli demokratik devrimi desteklemek” mantığıyla talebeye kakalamak… öte yanda gösteriş tüketimine meydan okumak... bir yanda, uygarlığın sınırsız özgürlüğün yolunu açması istemi, öte yanda, özgürlük ve demokrasiyi sağdan bağlı deli gömleğini soldan düğümlemeyi başarmak sanan köy kökenli bir yobazlık...

bu yazının açış konusu mr. president, amerikan 1968 kuşağından yetişme... devrin ruhunu kaptığı fenâ halde serbest aşk düşkünü olmasından anlaşılmakta… iyi kötü saksafon da çalmakta...


hani ya (yerli veya ithal) muz kokulu ülkelerin 68’li başkanları? hani saksafon, ya da bize daha yakın olsa gereken “mütekamil zurna” (**) peşrevlerinde siyasetin ezeli banalitesine üç beş tutam sevimlilik serpiştiren nağmeler?

galiba, muzu yeti,ştiremeyip de ithal eden türkiye'deki tüm değişim, “fruko” denince kızıp köpüren toplum polisinin, copunu aynı derecede hevesle kullanan çevik kuvvet ile ikamesinden ibaret.. “baba” (***) bile, en iyi bildiği işi en tepemizde hala yapmakta olduğuna göre…

zihniyet değişemediği için mi acaba?

-----------

(*) işte tam da bu yazının bodrum'da pusula gazetesinde yayınlandığı geçen asır sonlarında, o zamanlar beyaz beygir in süvarisi pozundaki tansu (çiller) hanımın borazanı bir tv, birkaç gün arka arkaya, tefrika halinde mehter marşı çalmıştı!!! mâlûm, çoğunluğa dayalı mevcut siyasî iktidarın sahipleri de, derin mehter geleneğinden yetişmiş olup, her fırsatta belediye mehter bandolarını ihya etmeye bayılan bir sosyal kesimi simgelemektedirler. bu ahvalde, garfucius, 10-15 yıl önce yaptığı yorumun tutarlılığını sizlerin takdirine arzeder:
bu devirde tv başına geçip “ceettinğg dedenğg, neeslinğg babenğg...”
diye kös (tok sesli davul) dinleyen ciddi bir nüfus varsa, yukarıdaki soru
kökten abestir. yok ise, insanlar hiç ilgilenmedikleri halde kös dinleterek
oylarını alabileceğini sanacak kadar abuk her hangi bir siyasî kuruluşa
kimler destek verir? reylerini kös dinleyerek kullananların iktidara
getirmeleri ihtimali hâlâ ortadan kalkmamış bir siyasî oluşumun,
seçmen yığınlarına kös gürültüsüne uyumlu mehter adımının geri kadem
faslından öte bir şey sunmaya ihtiyaç duyması söz konusu mudur?
(**) klarinet
(***) devrin reis-i cumhuru, ezelî ve ebedî siyaset pîri süleyman demirel tabii ki...

Thursday, December 6, 2007

trene bakma zamanı - I (bu post önce okuna!)

saray içinden çıkıp da, sur arasından süregiden, bir zamanlar orient express'in de yolcularından esen zarafet meltemleri ile ihya ettiği trakya/evropa demiryolunun kenarında oturmaya başladım ya, zaten de severim, arada sırada trenlere bakıyorum penceremden.

şimdi, tren seyrederken demiryolunun ve yıkık surların ötesinde gördüğüm manzaradan falan bahsedip de, kem nazarlıların şerrini kedyfim üstüne çekmeye gerek yok, lafı kısa keseyim: artık sirkeci garından da, gavur illerinde gezerken gördüğüm, hatta suyun öte yanında hemzemin geçitte yolu kestiğinde, arabadan inip muhtelif ihtiyaçlarımı ferah ferrah giderebildiğim bir süre içindede ancak geçişini tamamlayan katarları anımsatan sayıda vagon, bir lokomotifin kuyruğunda ve de yüklü olarak önümden sefer etmekte.

o trenler, tangır tungur ritmleri ile aziz yurdumun ya okumadan yazmış, ya da okumuş da anlamamış entelecentsiyasının senelerdir çiğneye çiğneye tavuk kakasına çevirdikleri o slogan sakızını da yutturmakta: "türkiye, gapitalizt emperyaaağlizimin baskısıynan 1950'den sonra demiryollarından vaz geçti, karayollarına yönelerek dışa bağımlı hale geldi..." (1)

hiç de öyle olmadı cici hanımlar, şaşkın beyler; hiç de öyle olmadı...

farkında mısınız ey ihvanlar, sânî (ikinci) cihan harbinin arefesinden bu yana, cânım memleketimizde ilk def'a ciddî anlamda bir demiryolu seferberliği - becerirler beceremezler ayrı olay da - tayyib efendi ve şürekâsı & gülsuyu devrinde yeniden hükûmet düzleminde konuşulmakta ve plan üzerine dökülmekte (2)?

aman tanrım ve dahî tüm tanrılar! demiryolu gomonist, karayolu gapidalist işi idi de mâdem, acap bu müseccel dinci tayyib efendi ve şürekâsı & gülsuyu, karpuz gibi dışı yeşil, içi kızıl kriptolar çetesi olmaya? (3)

en iyi kim biliyor, biliyor musunuz?

penceremin önünden tıngır mıngır gidip gelen, bir ucu koca mustafa paşa, diğer ucu neredeyse yenikapı istasyonuna uzanan, çuf çuf şimendifer ve banliyö treni boyutlarında şartlanmış kafaların ölçeklerini çatır çatır zorlayan ama hâlâ da çiş molası vermeye yetmeyecek sürede ufuklara karışıp görünmez olan katarlar.

aşağıdaki II numaralı postu okuyun, trenlerin bana anlattıklarını sizlerle "paylaşayım" - ama mızıkçılık yok haaa, benim payımı yemeyin! (4)

---------
(1) benim tûllâb işin doğrusunu bilir, senelerdir anlatıyorum. şimdi, âlemi de irşâd edeyim dedim. vatan hizmeti bâbında...
(2) tayyib efendi ve şürekâsı'nın tren konusunda bol telefâtlı vukuatı "hızlandırılmış tren" zırvalığından dolayı mevcut. ama bu bile - her ne kadar şarkî bir kurumsal cehalet faktörü ile dolu olsa da, bir niyet göstergesi sayılabilir.
(3) kripto yunanca gizli anlamına gelir. gomonizmanın kimine göre millî musibet, kimine göre de siyasî kudsîyet olduğu zamanlarda, çaktırmadan komünistlik yapanlara da kripto denirdi.
iyi de, nato üyeleri arasında komünist partinin yasaklandığı tek ülke biz olduğumuzdan, sonraları işkence altında itiraf ettirilen cümle komkomlar ve onların sempatizanları, kanun zoru ile ister istemez zâten kripto idiler.
(4) düşünme özürlü, dilini yiye yiye, kollektif beyni, giderek hidrosefali seviyesinde sulanan toplumlar, kelimeler arasındaki anlam nüanslarını zenginleştireceklerine, törpülerler. türkiye'de de, "anlatmak", "hikaye etmek" vs. bir sürü seçenek yerine, birbirine bir şey iletmeyi "paylaşmak" kelimesiyle ifade etmek moda oldu. bunun yaygınlaşmasına amerikan uslublarını yine düşüncesizce taklîd etmek uğruna, "kazakırım" gibi abuk ötesi bir lafı "teknolojik duyarlılık" ile türkçeyi zihnen itlaf kampanyasına ithal eden, toplumsal akıl kırıcısı medya önayak oldu, her türlü kültürel kötüyü mukaddes bilip benimseyen aziz halkım da ayak uydurdu...
ey ahâlî! "pay", her hangi bir bütünden, meselâ, çakalların buldukları leşten, beher ilgili ferde, meselâ her çakala, düşen ve eşitliği de şart olmayan kısım demektir. "paylaşmak", esâsen, bir bölmek, parçalamak eylemidir. parçalar ayırılır, herkes bütünden "pay"ına düşeni alır. türkçesi ile, "üleşir". yâni, hayatı paylaşamazsınız, çünkü parçalayamazsınız, bölemezsiniz; dolaysıyla, üleşemezsiniz. olsa olsa, bir tecrübeyi birlikte yaşarsınız. aynı şekilde, bilgiyi, gerçeği, lafı, sözü, v.s. de paylaşamazsınız. meselâ... düşünsenize, "türküm, doğruyum çalışkanım. yasam..." cümleciğini "pay"laştığınızı... kimin payına türklük, kime doğruluk çıkar acaba? hem çalışkan hem de "yasa sahibi" olmak hakkaniyete sığar mı ve saire ve saire...
aptallığa iyi gelen tek ilâç vardır: düşünmek. amma ve lâkin, dil yoksa, düşünmek de yooook!.. üleşmem de, haaa... bilmiş olun...

trene bakma zamanı - II

uzun katarların öyküsüne geçmeden önce, bir gözlem daha yapalım: siz farkında mısınız bilmem, ben yeni dikkat ettim: anadolu yönüne gidip gelen trenlerin vagon sayısı, avrupa'ya seyyahat edenlerden çok daha az.

şaşacak ne var? türkiye hâlâ ithal ikamesinin ancak bir adım önünde, ihracata dayalı gelişme modeli ile ekonomisini ayakta tutuyor da ondan. bir başka deyişle, dışarı giden her malın maliyet ve bedelinin bir kısmı, aynı malın yurtiçinde satılan muadil biriminden karşılanıyor.

bu "ticaretin"simsarlığını da, kendi halkından kazanç üzerinden değil alım/satım üzerinden vergi alan ve bunu gûyâ da kalkınmayı finanse etmekte harcayan devlet üstleniyor. bu tür bir ek destek olmasa, şimdilerde yeni "patlamalar" ile havaî fişek havasında giren ihracatımız, ıslak maytap gibi fos eder kalırdı; çünkü evrensel (global) rekâbet gücünü kendinde bulamazdı.


çünkü; türk ekonomisi, global mikyasta hâlâ da küçük ölçekli!..

oysa rekâbetin iki unsurundan (çoğu zaman da daha etkilisi olan) fiyatın olabildiğince düşük tutulması, bir yüksek ölçek üretime (economy of scale) bir de, taşıma, ulaştırma, reklam, paketleme v.s. yan masrafların minimal tutulmasına bağlı ki, özünde bu da ölçek meselesi.


avrupa'ya daha uzun katarlar gönderiyoruz, çünkü birim nakliye masrafını minimize edecek ölçekte mal satabiliyoruz. anadolu yollarını ise, kısa trenler ve "tır"lar (1) arşınlıyor çünkü nüfus çatlasa da, patlasa da, üretimde, ticarette, dolaşımda ölçek dar!


tamam, bu - yine de gerçekliğinden kaybetmeksizin - fazlaca basite indirgenmiş bir ekonomik gözlem. ama son günlerde hükûmetin, hafif de gurur edâsı ile, dillendirmeye başladığı, meselâ antalya demiryolunun iktisadî gerekliliğini açıklamaya yetmekte. ya da, giderek ülkenin temel ihraç ürünü haline gelen ama adetâ ahmakçasına, demiryolu geçmeyen bursa havalîsini merkez tutmuş olan (2) oto endüstrisi aşkına, yakında uludağ eteklerine ray döşenmesinin de kaçınılmaz olacağı, şebek poposu gibi ortada durmakta.


pek âlâ, pek iyi de, bizim tayyib efendi ve şürekâsı & gülsuyu pek mi atatürkçü, pek mi devletçi, pek mi sevmişler 10. yıl marşını da, anayurdu 65 sene sonra yeniden demirağlarla örmeye heves etmişler?


gelin, önce cumhuriyet o demiryolları seferberliğine nasıl soyunmuş, ona bakalım:


yıl 1923... memleket yeni savaştan çıkmış. avrupa yaralarını sarmakla meşgul. kalkınmak falan lâzım ama mâlum, üç asırdır yurda sermaye gelmiyor. sanayî öyle zavallı ki, bizzat falih rıfkı, çukurova'da ermeni ustalar gideli, pullukların tâmir bile edilemeden yattığını yazmakta...

ne yapacağız o zaman?


basit: hükümdarlıktan artakalma şarkî despotik alışkanlık ile, ziraî artı değere devlet olarak el konup, kazanç altyapı ve endüstri kurmakta değerlendirilecek. bir yandan da, devlet eli ile, devlete bağlı bir işadamı sınıfı yaratılacak.

ziraî ürünü satın alan (hemen hemen) yalnızca toprak mahsulleri ofisi olduğu için (3), tabîi ki, satıcı binlerce küçük üreticiye ulaşmakta da, en rasyonel nakliye yöntemi olan demiryolu kullanılacak. devlet milyonlarca ton mahsul aldığı ve ofis aracılığı ile depolayıp, ekonomik kotalar halinde limanlara sevkettiği için, "anayurdu demirağlarla örmek" akılcı bir ekonomik çözüm. tıpkı, amerikan orta batısında modern tarım yapılarak büyük ölçeklerde yetiştirilen meselâ mısırın, tüccar tarafından kamyon değil tren ile, meselâ chicago'ya iletilmesi gibi... yâni, cumhuriyetin ilk yıllarında demiryolu döşemek, kahramanlıkla, "orda bir köy var uzakta" hamasiyâtıyla vs. ile değil, kapitalist dış pazar için üretip kazanmak ile ilgili. yoksa, harb-i sanî sonunda devletimizin elinde o koccaaaa döviz rezervi, üstelik de altı yıldır alınan zecrî tedbirlere, yokluklara rağmen (!) nasıl birikirdi ki?

gelgelelim, malı pazara gitse de kârın hayrını göremeyen (çünkü devlete kaptıran) köylü, 1946 ruhuyla şahlanıp 1950, de iktidârı belirleyince, artık ziraî ürüne el koya koya dünya çapında tâcir gibi olan devletl^kapitalizmin aracı "ofis" sisteminin gücü, ortadan kalkıverdiii. meydan, iyi kötü uygulamaya konan kapitalist ilkeler doğrultusunda, ferdî çalışan ve kârını azamîleştirmeye uğraşan tüccara kaldı. eh, tüccardan hasan efendi de, topu topu bir kaç yüz toncuk, fransa'ya sattığı üzüm ile amerika'ya ihraç ettiği tütünü yollamak için koca tcdd vagonunun dolmasını bekleyip de topu atacak değildi ya! haydi bakalım karayoluna, gelsin kamyonlar!..

şimdi anlaşıldı mı, 2. cihan harbi ertesinde türkiye'de ciddî bir demiryolu atağı yapılmamış iken anayurdun dört baştan asfalt ağlar ve şimdilerde de duble yollar ile niye örülegeldiği? anlaşıldı mı, özünde, ulaşım politikasının da, bu acayip ülkede dahi, her zaman rastlanageldiği üzere, siyaset kaygıları ile değil, ekonomik mecburiyet ile belirlenmiş olduğu?

ve dahî, anlaşıldı mı tayyib efendi ve şürekâsı & gülsuyu'nun yeni demiryolu seferberliğini ilan ederken "ikinci atatürk" falan olmaya soyunmadıkları? bu olgunun da artık türkiye'nin dünya pazarı ile entegrasyon sürecinin ölçek büyütmeye ve yüksek teknoloji kullanmaya bağlı olması dolayısıyla, tıpkı tarımda öküzden traktöre geçildiği gibi, ulaşımda da kamyondan trene dönme gereğinin sonucu zuhur ettiği (4)?

yoksa garibim öküz, trene bakacak vakti nerede bulacaktı ofis aşkına tarla sürmekten?

-----------
(1) yüksek müsaadenizle vurgulayayım tır bir araç değil, umumiyet ile uluslararası sefer yaptığı için büyük boyutlu kamyonlara verilen bir belgedir. bu yazıda tecahül-ü arif yapılmıştır.
(2) yanlış hesabın bağdat'tan dönemediği epeydir ortada. ama kendine bir yola açmaya da hep çabalamakta. bursa, çeşitli nedenlerle ama aslen tüketim için düşünülen ithal ikamesi otomobil ve diğer araçlar için 1960 larda merkez olarak benimsendi. bunu yapan da devlete göbekten bağlı oyak'ın renault'su ile devlet eliyle kapitalizm yaratmanın m ükemmel örneği koç'tan başkası değildi. rekabet otomotiv piyasasını global düzlemde alt üst edince, bursa'nın, daha doğrusu, bursa'ya demiryolu döşenmemiş olmasının yanlışlığı anlaşıldı. nitekim, sabancı toyota, koç da ford için adapazarı'nı tercih ederken, global pazarda nakliye maliyetini muhtemelen hesaba kattı. sonuç: bursa'daki fabrikalar da kapatılamayacağına göre, büyüyen ölçeği karşılayacak demiryolu elzem!
(3) slogan hâlâ siloların üzerinde yazılı: "ofis çiftçinin kara gün dostudur". çiftçinin bu kara gün dostu, buğdaydan pancara ve tütüne, her ziraî piyasada "monopson" olarak ölçeğinin getirdiği güçle oynayabilmiş, kapitalist bir tarım tâciri gibi davranabilmiştir. fiyat belirler, stok yapabilir, dünya piyasasında güçlü satıcı olarak arz-ı endâm eder vs... ancaaak... 1950 sonrasında monopson, artı değerin bir kısmının ziraat kesimine siyasî rüşvet olarak geri dağıtılması mekanizmasının aracı haline gelen, aslen de teşvik-destek alımı niteliğindeki uygulaması gereken o taban fiyat denen tamamen ekonomi dışı uygulama dolayısıyla, genel verimsizliğin de baş aktörlerinden biri olmuştur. tabii ki, siyasî ellerin bürokratik kuklası olarak...
(4) meselâ, antalya serbest bölge limanı, türkiye'de en hızlı büyüyen ihracat kapıları arasında. ancak, maliyet, ürün tren yerine karayolu ile taşındığı için fazla yüksek. taaa 1970 lerden beri lafı edilip, fiile geçmeyen demiryolu, şimdi yeniden gündemde. dikkat! kapitalizmin emrine girmek üzere, gomonizmin değil! bursa'nın hâli ise, içler acısı! bursa-yalova-izmit-istanbul hattı birbirini tampon tampona izleyen 20-25 metre boyunda veya daha uzun treylerler ile otomobilleri demiryoluna taşıyan kamyonlar tarafından boğulmuş durumda! kamyonlar âmiyâne tâbir ile hayvanî ama, üstlerine bir vagonun aldığı aracın onda biri ancak sığıyor! oysa, tren imkânı olsa, bursa'nın, sînaî alanının hemen burnunun dibinde, mudanya'da hazır bir limanı da var! ermeni gemileri gelir apo'yu kaçırırlar diye seyr-i seferi siyâseten yasaklamaya kalkışmazsak, ekonominin ideal altyapısı bu işte: ölçek üretimi, ölçek hizmet ile bileştirmek!