okuyun millet, okuyun! benim tûllâba tâlimat verdiğim gibi, "diş macunu kutusunun kapağındaki yazıyı bile okuyun"...
okuyun, çünkü zırva sapan bir şeyler okuyarak bile başlasanız / birilerini başlatsanız, yeni bilgilerin aranmasına yol açacak bir merakın nüvesi olacaktır, yeter ki okuyanda marifetli bir sirk hayvanınınki kadar bâri bir beyin olsun.
okuyun ey ahali, neden derseniz, "beyin bilgiyi arar"! nasıl elleriniz daha ilk kullanılır hale geldiği andan itibaren bir şeyler kavramaya çalışır, karnınız doğar doğmaz acıkır, gözleriniz fıldır fıldır etrafı tarayarak dikkatini teksif edecek hedefler kovalar; beyin de bilgiyi doğası gereği arar. tâ ki, kollektif cehaletin kurumsallaşma ile kazandığı iktidara toslyana kadar!
"bilgi toplumu" denen olgu öyle computer, i-pod, walkman, gameboy, lovegirl vs. elektronik, plastik ve pilli gizmo bolluğu ve fetişizmi ile değil, hayatın örgütlenme ve değerlendirilmesinde bilginin payı ile ölçülür.
bilginin olmadığı yerde hayat sıkışır kalır. hayatın bağırsak gazı gibi sıkıştığı yerde, ölümün hükümranlığı başlar. insan hayatın değil, ölümün erdemlerini yüceltirken, zihnin besini ve yakıtı olan zihnin bilgi ile aşkına da kurşun sıkar. çünkü çalışan, bilgi ile beslenen zihin, hayat ile büyük harfle konuşmaya başladığı için, ondan yanadır; ölüme, kaçınılmazlığına rağmen karşı koymaya koyulur.
onun için okuyun, hanımlar beyler. merak etmeyin, beyin doğada, çalıştıkça aşınmayan, yorulmayan, zayıflamayan aksine, güçlenen yegâne nesnedir. okudukça beyin iyi çallşır, zihin iyi işler, daha iyi ve daha çözümcü düşünürsünüz. düşüncelerinizi akıcı biçimde aktarmayı da becerirsiniz.
o zaman da, meselâ milyonların seyrettiği televizyon ekranlarında, sanki üzerimize kusmak üzereymiş gibi sesli harfleri "eeee, öööö, iiii, ebüvveeee, bööööğğ" diye ses çııkarmayı konuşmak zanneden anchorlara da tahammül etmeniz gerekmez; "di"lisiyle, "miş"lisiyle, koca bir "geçmiş zaman kipi"ni yokedip, isa'nın çarmıha gerilişini şimdiki zaman kipinde, "via dolores'ten tırmanırken sırtındaki haçı düşürüyor, barabbas ona yardım ediyor" diye anlatan kurumsal cühelâ tayfasına da.
okuyun da, giderek seyirci azaldıkça, "ekvador"un (ecuador) bir ülke "ekvator"un (equator) ise dünyayı enine böldüğü varsayılan hayali çizgi olduğundan bîhaber şabalakların çalıışabildikleri medya da, cehaletin erdemine sığınıp, üstümüze kusa kusa kendi çapsızlığını yenilemekten kurtulsun.
ey ihvanlar! daha iyisi, okuyun da, hiç değilse siz de bu şapşallıklar aleminden kurtulup, bilginin sonsuzluğuna yelken, kürek; palamar çözün... en azından rakı masasında sohbetleriniz zenginleşir.
Thursday, October 25, 2007
Tuesday, October 23, 2007
pkk "terörist" örgüt değildir!
azıcık üzerinde çalışmışlığım vardır; hattâ alıntılara bakılırsa, teoriye az buçuk katkım olduğunu da iddia edebilirim: şu "terörizm" denen zımbırtı her ne ise, o kadar tarifi meşguk (1) , içeriği belirsiz bir kavramdır ki, ulu orta kullanılmamasında ciddî fayda mevcuttur.
mutlak olan şudur ki, her terörizm tanımı keyfîdir ve evrensellikten (2) alabildiğine uzaktır. ayrıca, her değişik tarif, kaleme alanın ihtiyaç ve menfaati doğrultusunda nüanslar ve hattâ karakter çizgileri ile bezenir. kısacası, bu kadar çok farklı kullanıma uygun gelebildiğine göre, terörizm anlamından boşanmış bir kelimeye indirgenmiştir.
ancak unutulmaması gereken şudur: bu anlamsızlık, terörist diye adlandırılan teşkilat ya da kişiye "meşruiyet marjı" diyebileceğimiz bir "haklılık" alanı da sağlar. hattâ öyle ki, iğrençlik ölçeğinde gaddarca olmayan, sözgelimi, "hasım" sayılan devletin yönetici, asker, polis, memur gibi temsilcilerini ve güçlerini hedef alan eylemler, bir ölçüde bu serbest atış alanı dahilinde imiş gibi addedilir. tabii ki bu "marj" salt fiilî bir kabul yansıtır. aslâ resmî bir ağız çıkıp da bir şiddet eylemini açıkça övmez. ama, hedef tarafın da bazı yanlışlar ya da suçlar işlediğini iddia veya imâ eden retorik, bol bol kullanılır.
bir de klişe vardır: "birinin terörist dediği, öteki için özgürlük savaşçısıdır".
gelelim pkk'ya... pkk par excellence bir tedhiş örgütüdür. câniyane ve zalim yöntemlere çekinmeden baş vurmuştur. şiddet, baskı, tehdit, pusu, çocuk ve kadın katliamı, masumların canına kıymışlık pkk'nın tarihini belirleyen modus operandi parçalarıdır. pkk, gelirinin tamamını illegal girişimlerden ve haraçtan toplayan gangster toplulukları tipi bir örgüt, bir gangdır. doğu yöresinin tarihinde de mevcut olan eşkiyâ geleneğinin ve kanundan kaçıp dağa çıkma adetinin bir uzantısıdır. pkk, tıpkı mafia gibi, yakuza gibi, mesleksiz serdengeçtilerin şiddeti iş edindikleri bir çeteden ibarettir. pkk o derece uyduruk bir siyasî pelerin giymektedir ki, aradan bunca yıl geçtikten sonra bile, bir tek yetkilisi çıkıp da "biz türkiye yi bölme peşindeyiz, bağımsız kürdistan kurma amacındayız" diye sebeb-i hikmetlerini açıklamaya dahi cesaret edememiştir.
ama pkk terör örgütü falan değildir. adî bir suç çetesidir. eylemlerinde siyasî gaye olduğu çok şüphelidir de, vardı ise bile, artık tamamen muğlak hale gelmiştir. tarifi zaten belirsiz olan "terörist" yaftası pkk'ya uygun görüldüğü takdirde, sırf içerimlerinin (implication) bulanıklığı yüzünden, bu bayağı suç makinesine siyasî bir meşruiyet marjı sağlayabilir.
dolayısıyla, amerika'nın, avrupa'nın desteğini sağlamak uğruna pkk'dan "terörist" diye söz etmek, türkiye için kendi ayağına doğru tetik çekmeye benzer. abd de, çoğunlukla avrupa da pkk'nın terör örgüğtü olduğunu zaten kabul etmektedir. ancak, bu pkk nın siyasi ehliyetinide itiraf etmek demektir. böylelikle pkk ile "kürt sorunu" ya da "insan haklarında iyileşme" gibi türkiye'nin esasen iç demokratizasyon dinamiklerine ilişkin sorunları arasında da zımnen, ilinti, hattâ illiyet (3) kurulmuş olmaktadır. ve teröre karşı işbirliği denen yardımlaşmalar, uluslar arasında bir alış - veriş pazarlığına dönmektedir. oysa, adî suçlar konusunda global adlî dayanışma çok daha etkin işler.
özetle, aşağılık bir çete, terörist sıfatını hak ettiği (!?) takdirde, siyasî temsil için yetkin bir silahlı özgürlük örgütü mertebesine de yükselme yolu açılmaktadır. ve de pkk, zaman zaman ortaya çıkıp "türk devleti tarafından tanınma" anlamına gelecek edepsizce talepler zırvalama cesaretini de, terörist diye tanınmanın sağladığı siyasî meşruiyet avansından bulabilmektedir.
terörist diye anmak, pkk gibi adî suçları rahatça işleyebilmek için siyasî kisveye sarınmaya çalışan bir çeteyi temsil ettiği çok kuşkulu bir "millet"in sesi imişçesine, mikrofonlara yaklaştırmaktadır. olur ya da olmaz ayrı mes'eledir ama, türkiye de dünya siyasetinin başat oyuncularını tersten kaşımaya koyulursa imkânsız da değildir; bunun son aşaması pkk ya asî statüsü (status of insurgency) ya da savaşçı statüsü (status of belligerency) tanınmasıdır. yâni, kat'î meşruiyet!..
dolayısıyla, öncelikle türkler bu iğrenç çeteye terörist demekten vazgeçmelidirler. suç örgütünün yaptıkları ise "eylem" falan değil, doğrudan doğruya "katliam" ve cinayet"tir. gelir kaynağı da, büyük ölçüde kaçakçılığa dayanır.
türkiye, kendinden korkmayı bırakır, haklılığını ikiyüz yıldır aradığı londra ya da washington yerine kendi modern hukukunda bulma akılcılığına yönelir, pkk'nın cinaî ipliğini dünya pazarına çıkarırsa, önce çetenin gûyâ temsil iddiasında olduğu türkiye kürtleri arasındaki "manevî" illiyeti koparmakla işe başlamış olurz.
gerisi de, zaten gelir.
--------
(1) bilinen 200 kadar terörizm tarifi vardır. hiç bir örgüt, müessese ve devletin tanımı ötekini tutmaz. üstelik, "hukukî" açıdan bazı tanımlar kargaşa da yaratabilmektedir. meselâ, mehmet ali ağca'nın papa 2. johannus paulus'a suikastı, fbi'a göre terör eylemi sayılmamıştır çünkü bir teşkilat değil, şahıs tarafından işlenen bir suçtur.
(2) zaman ve yer gözetmeksizin geçerli olma hali.
(3) sebeb - sonuç ilişkisi
mutlak olan şudur ki, her terörizm tanımı keyfîdir ve evrensellikten (2) alabildiğine uzaktır. ayrıca, her değişik tarif, kaleme alanın ihtiyaç ve menfaati doğrultusunda nüanslar ve hattâ karakter çizgileri ile bezenir. kısacası, bu kadar çok farklı kullanıma uygun gelebildiğine göre, terörizm anlamından boşanmış bir kelimeye indirgenmiştir.
ancak unutulmaması gereken şudur: bu anlamsızlık, terörist diye adlandırılan teşkilat ya da kişiye "meşruiyet marjı" diyebileceğimiz bir "haklılık" alanı da sağlar. hattâ öyle ki, iğrençlik ölçeğinde gaddarca olmayan, sözgelimi, "hasım" sayılan devletin yönetici, asker, polis, memur gibi temsilcilerini ve güçlerini hedef alan eylemler, bir ölçüde bu serbest atış alanı dahilinde imiş gibi addedilir. tabii ki bu "marj" salt fiilî bir kabul yansıtır. aslâ resmî bir ağız çıkıp da bir şiddet eylemini açıkça övmez. ama, hedef tarafın da bazı yanlışlar ya da suçlar işlediğini iddia veya imâ eden retorik, bol bol kullanılır.
bir de klişe vardır: "birinin terörist dediği, öteki için özgürlük savaşçısıdır".
gelelim pkk'ya... pkk par excellence bir tedhiş örgütüdür. câniyane ve zalim yöntemlere çekinmeden baş vurmuştur. şiddet, baskı, tehdit, pusu, çocuk ve kadın katliamı, masumların canına kıymışlık pkk'nın tarihini belirleyen modus operandi parçalarıdır. pkk, gelirinin tamamını illegal girişimlerden ve haraçtan toplayan gangster toplulukları tipi bir örgüt, bir gangdır. doğu yöresinin tarihinde de mevcut olan eşkiyâ geleneğinin ve kanundan kaçıp dağa çıkma adetinin bir uzantısıdır. pkk, tıpkı mafia gibi, yakuza gibi, mesleksiz serdengeçtilerin şiddeti iş edindikleri bir çeteden ibarettir. pkk o derece uyduruk bir siyasî pelerin giymektedir ki, aradan bunca yıl geçtikten sonra bile, bir tek yetkilisi çıkıp da "biz türkiye yi bölme peşindeyiz, bağımsız kürdistan kurma amacındayız" diye sebeb-i hikmetlerini açıklamaya dahi cesaret edememiştir.
ama pkk terör örgütü falan değildir. adî bir suç çetesidir. eylemlerinde siyasî gaye olduğu çok şüphelidir de, vardı ise bile, artık tamamen muğlak hale gelmiştir. tarifi zaten belirsiz olan "terörist" yaftası pkk'ya uygun görüldüğü takdirde, sırf içerimlerinin (implication) bulanıklığı yüzünden, bu bayağı suç makinesine siyasî bir meşruiyet marjı sağlayabilir.
dolayısıyla, amerika'nın, avrupa'nın desteğini sağlamak uğruna pkk'dan "terörist" diye söz etmek, türkiye için kendi ayağına doğru tetik çekmeye benzer. abd de, çoğunlukla avrupa da pkk'nın terör örgüğtü olduğunu zaten kabul etmektedir. ancak, bu pkk nın siyasi ehliyetinide itiraf etmek demektir. böylelikle pkk ile "kürt sorunu" ya da "insan haklarında iyileşme" gibi türkiye'nin esasen iç demokratizasyon dinamiklerine ilişkin sorunları arasında da zımnen, ilinti, hattâ illiyet (3) kurulmuş olmaktadır. ve teröre karşı işbirliği denen yardımlaşmalar, uluslar arasında bir alış - veriş pazarlığına dönmektedir. oysa, adî suçlar konusunda global adlî dayanışma çok daha etkin işler.
özetle, aşağılık bir çete, terörist sıfatını hak ettiği (!?) takdirde, siyasî temsil için yetkin bir silahlı özgürlük örgütü mertebesine de yükselme yolu açılmaktadır. ve de pkk, zaman zaman ortaya çıkıp "türk devleti tarafından tanınma" anlamına gelecek edepsizce talepler zırvalama cesaretini de, terörist diye tanınmanın sağladığı siyasî meşruiyet avansından bulabilmektedir.
terörist diye anmak, pkk gibi adî suçları rahatça işleyebilmek için siyasî kisveye sarınmaya çalışan bir çeteyi temsil ettiği çok kuşkulu bir "millet"in sesi imişçesine, mikrofonlara yaklaştırmaktadır. olur ya da olmaz ayrı mes'eledir ama, türkiye de dünya siyasetinin başat oyuncularını tersten kaşımaya koyulursa imkânsız da değildir; bunun son aşaması pkk ya asî statüsü (status of insurgency) ya da savaşçı statüsü (status of belligerency) tanınmasıdır. yâni, kat'î meşruiyet!..
dolayısıyla, öncelikle türkler bu iğrenç çeteye terörist demekten vazgeçmelidirler. suç örgütünün yaptıkları ise "eylem" falan değil, doğrudan doğruya "katliam" ve cinayet"tir. gelir kaynağı da, büyük ölçüde kaçakçılığa dayanır.
türkiye, kendinden korkmayı bırakır, haklılığını ikiyüz yıldır aradığı londra ya da washington yerine kendi modern hukukunda bulma akılcılığına yönelir, pkk'nın cinaî ipliğini dünya pazarına çıkarırsa, önce çetenin gûyâ temsil iddiasında olduğu türkiye kürtleri arasındaki "manevî" illiyeti koparmakla işe başlamış olurz.
gerisi de, zaten gelir.
--------
(1) bilinen 200 kadar terörizm tarifi vardır. hiç bir örgüt, müessese ve devletin tanımı ötekini tutmaz. üstelik, "hukukî" açıdan bazı tanımlar kargaşa da yaratabilmektedir. meselâ, mehmet ali ağca'nın papa 2. johannus paulus'a suikastı, fbi'a göre terör eylemi sayılmamıştır çünkü bir teşkilat değil, şahıs tarafından işlenen bir suçtur.
(2) zaman ve yer gözetmeksizin geçerli olma hali.
(3) sebeb - sonuç ilişkisi
Wednesday, October 17, 2007
5000 polis her gün göreve!
muhterem cumhurbaşkanı bayramın son günü değerli yavrusunu everdi. giderek burjuva adet ve usullerini benimseme vetiresinde, daha çok mal, para, şık görünüm, servet ve klas sergileyerek "zenginleştiğini" göstermeye başlayan islamî kesimin ölçüleri ile, sâde bir nikâh şenliği yapmış, gazetelere göre.
eh, ne kadar olsa, - zaman zaman o havaya girseler bile - ne padişah, ne halife ne de acemistan sultanı olduklarına göre, etin dağ gibi yığıldığı, ayranın (şimdi bunlar şarap, rakı hattâ kımız bile içmez ya...) sel gibi aktığı 40 gün 40 gecelik efsane zamanları düğünleri düzecek halleri de yok.
merak ettiğim asıl nokta, trafik... istanbul'da değildim, kimse de oralardan geçmemiş. ama tam havaalanının burnunun dibinde, ve de devletin eeeeenn tepesindeki şahsın "masallara layık" "düğünü" devam ederken alınan "güvenlik" tedbirleri yüzünden belki yüz kişinin uçağını kaçırmış olması da muhtemel. tabii, haber toplayıcıların gözü şatafat ile kamaştığı için, medyada bu konuda habere rastlanmamakta. oysa, insanlar bir reis-i cumhur yüzünden uçağı kaçırsa, vatandaşlık kavramının geçerli olduğu medenî bir toplumda yer yerinden oynar. kaçırmamışlarsa da, bu bizim de medenî olmaya yanaştığımızı gösteren ve dolayısıyla haber değeri olan bir olaydır.
beni en çok etkileyen, düğün için 5000 polisin görevlendirilmiş olmasıydı. vay canınaaa... ilk def'a istanbul da bu kadar çok etkin güvenlik görevlisinin aynı anda faaliyette bulunabileceği isbat edilmiş oldu böylece.
yâni, trafiği, asayişi, düzeni her şeyi kargaşa içindeki istanbul'da, devletin yasalarını uygulayarak şehri yaşanabilir kılmakla mükellef ve kapasite yönünden bunu yapabilecek nitelikte bir kolluk kuvveti bulunduğu ama bu kuvvetin ancak devlet ulularından biri uğruna seferber edilip, vatandaşın "imdat" diye ulumasının ise, pek faydası olmayacağı ortaya çıktı.
anlaşıldı ki, kahraman türk polisi, yılmaz türk milletinin değil, kadim türk devletlûsunun polisidir, aslen ve esasen!
manyak gibi araba kullanan bir yabanînin çarpıp, bacağını kırdığı insanların; caddede yaralı yatarken, üzerinden bir başka aracın geçmesi sonucu ölebildiği kadar lâgar ve başıboş bir köy azmanında, şimdilerde ne sıfat taşırsa taşısın, aslen "vatandaş" olan ve bir gün yine sade suya "vatandaş" olarak aslına rücû edecek bir kişinin düğününe, koca bir tümen memur tahsis edilmesi, sonuçta sadece ve sadece bu toplumun daha medeniyyet kapısının önünde pineklediğinden başka neyin göstergesi olabilir?
şimdi, "cumhur"un reisi, "cumhur"un halinden anladığını isbat fırsatına sahiptir: yürütmenin başı sıfatı ile bizzat denetleyerek, o 5000 polisin azamî sayısının her gün istanbul'da asayiş ve düzeni sağlamak üzere, hiç değilse trafik üzerinde yoğunlaşmasını sağlamayı görev edinerek...
kârlı da olur haa... geçtim 5000den, 50 polisi bir ay salt cihangir havalisinde ters yönden trafiğe dalanları caydırmak ve de sıkışık tafikten fırtıp tramvay hattından kaçan uyanıkları avlamak için görevlendirseler, devlet carî açığı kapatır yahu... hele bu arada, imtiyazlı, torpilli, rutbeli kişileri de ayırd etmeksizin kurallara uymaya zorlayabilirlerse, "bir ilke imza atarak" türkiye'de hukuk devletini kâğıttan kurtarıp, hayata bile geçirirler!
cumhurun başı siyasî kariyerinin tepesindedir. daha öte beklentisi kalmamıştır. ayrıca, torpil, kayırmaca, rüşvet gibi asayişi sağlamakla yükümlü örgütleri kemiren illetlerden de konumu gereği nisbeten uzaktır. ülkeyi bir kargaşa ve zorbalık toplumundan hukuk devletine dönüştürmekte, bizzat devletin kolluk kuvvetlerini seferber ederek sonuç alan ilk medenî kişi diye tarihe geçmek, emin olabilir ki, pek sevdikleri fatih'e yakışır başlıbaşına bir "saltanat" olacaktır.
eh, ne kadar olsa, - zaman zaman o havaya girseler bile - ne padişah, ne halife ne de acemistan sultanı olduklarına göre, etin dağ gibi yığıldığı, ayranın (şimdi bunlar şarap, rakı hattâ kımız bile içmez ya...) sel gibi aktığı 40 gün 40 gecelik efsane zamanları düğünleri düzecek halleri de yok.
merak ettiğim asıl nokta, trafik... istanbul'da değildim, kimse de oralardan geçmemiş. ama tam havaalanının burnunun dibinde, ve de devletin eeeeenn tepesindeki şahsın "masallara layık" "düğünü" devam ederken alınan "güvenlik" tedbirleri yüzünden belki yüz kişinin uçağını kaçırmış olması da muhtemel. tabii, haber toplayıcıların gözü şatafat ile kamaştığı için, medyada bu konuda habere rastlanmamakta. oysa, insanlar bir reis-i cumhur yüzünden uçağı kaçırsa, vatandaşlık kavramının geçerli olduğu medenî bir toplumda yer yerinden oynar. kaçırmamışlarsa da, bu bizim de medenî olmaya yanaştığımızı gösteren ve dolayısıyla haber değeri olan bir olaydır.
beni en çok etkileyen, düğün için 5000 polisin görevlendirilmiş olmasıydı. vay canınaaa... ilk def'a istanbul da bu kadar çok etkin güvenlik görevlisinin aynı anda faaliyette bulunabileceği isbat edilmiş oldu böylece.
yâni, trafiği, asayişi, düzeni her şeyi kargaşa içindeki istanbul'da, devletin yasalarını uygulayarak şehri yaşanabilir kılmakla mükellef ve kapasite yönünden bunu yapabilecek nitelikte bir kolluk kuvveti bulunduğu ama bu kuvvetin ancak devlet ulularından biri uğruna seferber edilip, vatandaşın "imdat" diye ulumasının ise, pek faydası olmayacağı ortaya çıktı.
anlaşıldı ki, kahraman türk polisi, yılmaz türk milletinin değil, kadim türk devletlûsunun polisidir, aslen ve esasen!
manyak gibi araba kullanan bir yabanînin çarpıp, bacağını kırdığı insanların; caddede yaralı yatarken, üzerinden bir başka aracın geçmesi sonucu ölebildiği kadar lâgar ve başıboş bir köy azmanında, şimdilerde ne sıfat taşırsa taşısın, aslen "vatandaş" olan ve bir gün yine sade suya "vatandaş" olarak aslına rücû edecek bir kişinin düğününe, koca bir tümen memur tahsis edilmesi, sonuçta sadece ve sadece bu toplumun daha medeniyyet kapısının önünde pineklediğinden başka neyin göstergesi olabilir?
şimdi, "cumhur"un reisi, "cumhur"un halinden anladığını isbat fırsatına sahiptir: yürütmenin başı sıfatı ile bizzat denetleyerek, o 5000 polisin azamî sayısının her gün istanbul'da asayiş ve düzeni sağlamak üzere, hiç değilse trafik üzerinde yoğunlaşmasını sağlamayı görev edinerek...
kârlı da olur haa... geçtim 5000den, 50 polisi bir ay salt cihangir havalisinde ters yönden trafiğe dalanları caydırmak ve de sıkışık tafikten fırtıp tramvay hattından kaçan uyanıkları avlamak için görevlendirseler, devlet carî açığı kapatır yahu... hele bu arada, imtiyazlı, torpilli, rutbeli kişileri de ayırd etmeksizin kurallara uymaya zorlayabilirlerse, "bir ilke imza atarak" türkiye'de hukuk devletini kâğıttan kurtarıp, hayata bile geçirirler!
cumhurun başı siyasî kariyerinin tepesindedir. daha öte beklentisi kalmamıştır. ayrıca, torpil, kayırmaca, rüşvet gibi asayişi sağlamakla yükümlü örgütleri kemiren illetlerden de konumu gereği nisbeten uzaktır. ülkeyi bir kargaşa ve zorbalık toplumundan hukuk devletine dönüştürmekte, bizzat devletin kolluk kuvvetlerini seferber ederek sonuç alan ilk medenî kişi diye tarihe geçmek, emin olabilir ki, pek sevdikleri fatih'e yakışır başlıbaşına bir "saltanat" olacaktır.
Tuesday, October 16, 2007
güm güm de güm güm... saltanat, hilafet mülgadır
tayyib efendi hazretlerine başvekil mevkii yetmedi galiba... bazan ciddi ciddi padişah ya da halife edalarıyla konuşmakta.
hatırlıyor musunuz, ampullü partisinin bayram öncesi yaptığı toplantıda kendini hayran hayran dinleyen, ne dese alkışlara boğan, böyle cilaladıkça da onu coşturan taraftarlarına nasıl nutuk atmakta idi: "biiiizz, yalnız müslümana değil, hıristiyana, museviye, hatta varsa budiste ve ateiste de hizmet ederiz... herkese hizmet ederiz, çünkü bu bizim tarihimizde var... bu bizim tarihimizden gelen adetimiz"...
önce şunu anımsatayım: osmanlı'dan bahsetmekte ise, atalarımızın gayri müslim ahaliye "hizmet" götürmesi tartışmalı bir konudur. kişisel ilişkiler tabii ki farklılık arzedebilir ama kurumsal düzlemde başka dinden olanlara yönelik olumlu uygulamalar, en iyi ihtimalle, "zorakî" diye nitelenebilir. şu çok meşhur "hoşgörü", yani müsamaha iddiası da, gerçeğin kendini beğenmiş, sevimli görünme çabasında bir tahrifatından ibarettir. tanzimata (1939) kadar kiliselerin çanları bile, tunçtan dökülmek yerine tahtadan oyulmuştur; dar-ül islamda çan sesi olmaz deyû. hatırlarsanız, o ataların torunlarının torunları da, on yıl kadar evvel çankaya'yı ezan-kaya yapmaya soyunmuşlardı da, heveslerinin üstünden tanklar geçmişti...
özetle, batı'nın tembih, telkin ve tehdidi ile tanzimat fermanı okunana kadar, tayyib efendinin tarihinde öyle başka dinden olana müsamaha, hele hele dinsize allahsıza tahammül, zırnık kadar belki yer tutmakta idi. velev kiiii... varsayalım, tayyib efendi haklı olsun, son 200 yılın tarihine bakıp da dinî çoğulculuk konusunda nisbeten esnekleşen tutumdan etkilensin ve referans alsın... yine de, laik-seküler mantığı benimseyen, iyi kötü bir tarih duyusu geliştirebilen, modern eğilimli bir dimağ için, ettiği laf, laf değildir. laf değildirden öte, türkiye cumhuriyeti hukukunu da pek kaale almamaktadır...
şöyle ki:
1. tayyib efendi, memleketin başvekili olarak, dinî, ırkî, mahallî vs. hiç bir ayırım gözetmeksizin ezcümle türk vatandaşlarına ve dahî, türkiye cumhuriyeti hükümranlık sınırları dahilindeki her hangi bir yerde ziyaretçi, görevli vs. sıfatla yasal olarak ve yasalarımızın şemsiyesi altında bulunan her yabancı ülke vatandaşına da hizmet etmeye mecburdur.
2. mecburdur, çünkü bunu, türkiye cumhuriyeti'nin anayasası, türk icra heyetinin yani hükümetin görevi olarak öngörmektedir.
3. öngörmektedir, çünkü çankaya'yı ezan-kaya yapmaya soyunanların tüm çabalarına rağmen, türkiye cumhuriyeti iyi-kötü bir anayasal hukuk devletidir. anayasası da, sonsuz eksiklerle dolu, ceberrut bir hukukî metin ise de, laik - seküler esaslara dayanır; yani, hiç bir dinî veya lâ-dinî aidiyete, etnik kökene, tarihe, adede, geleneğe, talim ve terbiye görmüşlüğe vs. imtiyaz tanımayan, herkesi zaten eşit sayan bir anayasadır.
4. tarihinden eşitlikçi dersler çıkaran tayyib efendi değil de, barbar ataları ile övünen, avamdan hiç hazzetmeyen, gayetle snob üstelik de din konusunda bayağı nobran ve müşkülpesent (*) bendeniz dahî başvekil makamında otursam, anayasa icabı bütün inançlar ve inananlar/inançsızlar arasındaki, hizmete esas teşkil eden o hukukî eşitliği gözeterek davranmak ile mükellefim demektir.
sonuçta da; tayyib efendi o eşitlikçi anayasayı koruyacağına şerefi üzerine yemin de etmiştir.
eee? o zaman, başvekil tayyib efendi, attığı nutukta ayırım yapmaksızın, her dine yatkın ve de dinsiz ve dahî allahsız bil-umum vatan evladına hizmet edeceğini beyan eylerken, neden acaba kendisine zaten o görevi yükleyen anayasaya, türkiye'nin hukuk devleti olma özelliğine, vatandaşın hukukuna ve bahusus eşit hizmet alma hakkına değil de, açık açık değilse bile, ima yoluyla islamî geleneğe atıfta bulunan "tarih" kavramına dayandırır ki "argüman"ını?
üstelik, dedim ya, hiç bir orijinal yanı da yok gizli dinî referanslar ile süslediği bu "hoşgörü"nün (**). biraz özendiği anlaşılan devr-i saadette, gülhane hat-tı hümayunu okundukta, "büyük" lakablı mustafa reşit paşa sokak aralarına dellal salmış... davul çalıp haykırsınlar da müslüman ahali olan bitenden haber alsın deyû: "ey ahaliiiii... güm güm de güm güm..." diye haykırırmış dellâllar. "duyduk duymadık demaaaaaannn... güm güm de güm güm... bundan böyleeeee... güm güm güm de güm güm... gâvura gavur demek yasaktıııır... güm güm de güm güm..."
aaah ah... çankaya'yı ezan-kaya yapmaya soyunanların pek hoşuna gitmeyecek bu hatırlatmam amma... güm güm de güm güm... heyhat!.. güm güm güm de güm güm... cumhuriyet bir asırlık ömrü idrak etmek üzerediiiiirrr.... memlekette saltanat ve hilafet mülgadır (***)... güm güm de güm güm, güm güm de güm güm!
---------
(*) ve de bil-umum dünyevi ve uhrevî kudretlere şükür, asla taht hırsı taşımadığı için, kel başı rahat...
(**) "hoşgörü" uydurukçamızdaki en uyduruk ve en sevimsiz laflardan biri. öncelikle, gûyâ "öztürkçe" olsun diye zorlana zorlana biraraya getirilen değişik dillerden kelime ve kelime parçaları kullanılarak inşa edilmiş. "hoş", farsça. "görü" de hiç bir dilde yok ama anlaşılan türkçe "görmek" fiilinden/kökünden sündürülerek iğdiş edilmiş, hareme konmuş. bu şekilde uysa da uymasa da uydurulmuş olmaktan öte, "hoşgörü" anlam olarak da kötü. eşitlik düşmanı; bakıp da "hoş" gören tarafı üstün varsayan bir tatava. ne yani? ben aslında hoş moş olmayacağım da, sen bana bakıp da hoşmuşum gibi göreceksin haa? hele bak hoşafa!
(***) ilga edilmiş, kaldırılmış, hukukî varlığına son verilmiş
hatırlıyor musunuz, ampullü partisinin bayram öncesi yaptığı toplantıda kendini hayran hayran dinleyen, ne dese alkışlara boğan, böyle cilaladıkça da onu coşturan taraftarlarına nasıl nutuk atmakta idi: "biiiizz, yalnız müslümana değil, hıristiyana, museviye, hatta varsa budiste ve ateiste de hizmet ederiz... herkese hizmet ederiz, çünkü bu bizim tarihimizde var... bu bizim tarihimizden gelen adetimiz"...
önce şunu anımsatayım: osmanlı'dan bahsetmekte ise, atalarımızın gayri müslim ahaliye "hizmet" götürmesi tartışmalı bir konudur. kişisel ilişkiler tabii ki farklılık arzedebilir ama kurumsal düzlemde başka dinden olanlara yönelik olumlu uygulamalar, en iyi ihtimalle, "zorakî" diye nitelenebilir. şu çok meşhur "hoşgörü", yani müsamaha iddiası da, gerçeğin kendini beğenmiş, sevimli görünme çabasında bir tahrifatından ibarettir. tanzimata (1939) kadar kiliselerin çanları bile, tunçtan dökülmek yerine tahtadan oyulmuştur; dar-ül islamda çan sesi olmaz deyû. hatırlarsanız, o ataların torunlarının torunları da, on yıl kadar evvel çankaya'yı ezan-kaya yapmaya soyunmuşlardı da, heveslerinin üstünden tanklar geçmişti...
özetle, batı'nın tembih, telkin ve tehdidi ile tanzimat fermanı okunana kadar, tayyib efendinin tarihinde öyle başka dinden olana müsamaha, hele hele dinsize allahsıza tahammül, zırnık kadar belki yer tutmakta idi. velev kiiii... varsayalım, tayyib efendi haklı olsun, son 200 yılın tarihine bakıp da dinî çoğulculuk konusunda nisbeten esnekleşen tutumdan etkilensin ve referans alsın... yine de, laik-seküler mantığı benimseyen, iyi kötü bir tarih duyusu geliştirebilen, modern eğilimli bir dimağ için, ettiği laf, laf değildir. laf değildirden öte, türkiye cumhuriyeti hukukunu da pek kaale almamaktadır...
şöyle ki:
1. tayyib efendi, memleketin başvekili olarak, dinî, ırkî, mahallî vs. hiç bir ayırım gözetmeksizin ezcümle türk vatandaşlarına ve dahî, türkiye cumhuriyeti hükümranlık sınırları dahilindeki her hangi bir yerde ziyaretçi, görevli vs. sıfatla yasal olarak ve yasalarımızın şemsiyesi altında bulunan her yabancı ülke vatandaşına da hizmet etmeye mecburdur.
2. mecburdur, çünkü bunu, türkiye cumhuriyeti'nin anayasası, türk icra heyetinin yani hükümetin görevi olarak öngörmektedir.
3. öngörmektedir, çünkü çankaya'yı ezan-kaya yapmaya soyunanların tüm çabalarına rağmen, türkiye cumhuriyeti iyi-kötü bir anayasal hukuk devletidir. anayasası da, sonsuz eksiklerle dolu, ceberrut bir hukukî metin ise de, laik - seküler esaslara dayanır; yani, hiç bir dinî veya lâ-dinî aidiyete, etnik kökene, tarihe, adede, geleneğe, talim ve terbiye görmüşlüğe vs. imtiyaz tanımayan, herkesi zaten eşit sayan bir anayasadır.
4. tarihinden eşitlikçi dersler çıkaran tayyib efendi değil de, barbar ataları ile övünen, avamdan hiç hazzetmeyen, gayetle snob üstelik de din konusunda bayağı nobran ve müşkülpesent (*) bendeniz dahî başvekil makamında otursam, anayasa icabı bütün inançlar ve inananlar/inançsızlar arasındaki, hizmete esas teşkil eden o hukukî eşitliği gözeterek davranmak ile mükellefim demektir.
sonuçta da; tayyib efendi o eşitlikçi anayasayı koruyacağına şerefi üzerine yemin de etmiştir.
eee? o zaman, başvekil tayyib efendi, attığı nutukta ayırım yapmaksızın, her dine yatkın ve de dinsiz ve dahî allahsız bil-umum vatan evladına hizmet edeceğini beyan eylerken, neden acaba kendisine zaten o görevi yükleyen anayasaya, türkiye'nin hukuk devleti olma özelliğine, vatandaşın hukukuna ve bahusus eşit hizmet alma hakkına değil de, açık açık değilse bile, ima yoluyla islamî geleneğe atıfta bulunan "tarih" kavramına dayandırır ki "argüman"ını?
üstelik, dedim ya, hiç bir orijinal yanı da yok gizli dinî referanslar ile süslediği bu "hoşgörü"nün (**). biraz özendiği anlaşılan devr-i saadette, gülhane hat-tı hümayunu okundukta, "büyük" lakablı mustafa reşit paşa sokak aralarına dellal salmış... davul çalıp haykırsınlar da müslüman ahali olan bitenden haber alsın deyû: "ey ahaliiiii... güm güm de güm güm..." diye haykırırmış dellâllar. "duyduk duymadık demaaaaaannn... güm güm de güm güm... bundan böyleeeee... güm güm güm de güm güm... gâvura gavur demek yasaktıııır... güm güm de güm güm..."
aaah ah... çankaya'yı ezan-kaya yapmaya soyunanların pek hoşuna gitmeyecek bu hatırlatmam amma... güm güm de güm güm... heyhat!.. güm güm güm de güm güm... cumhuriyet bir asırlık ömrü idrak etmek üzerediiiiirrr.... memlekette saltanat ve hilafet mülgadır (***)... güm güm de güm güm, güm güm de güm güm!
---------
(*) ve de bil-umum dünyevi ve uhrevî kudretlere şükür, asla taht hırsı taşımadığı için, kel başı rahat...
(**) "hoşgörü" uydurukçamızdaki en uyduruk ve en sevimsiz laflardan biri. öncelikle, gûyâ "öztürkçe" olsun diye zorlana zorlana biraraya getirilen değişik dillerden kelime ve kelime parçaları kullanılarak inşa edilmiş. "hoş", farsça. "görü" de hiç bir dilde yok ama anlaşılan türkçe "görmek" fiilinden/kökünden sündürülerek iğdiş edilmiş, hareme konmuş. bu şekilde uysa da uymasa da uydurulmuş olmaktan öte, "hoşgörü" anlam olarak da kötü. eşitlik düşmanı; bakıp da "hoş" gören tarafı üstün varsayan bir tatava. ne yani? ben aslında hoş moş olmayacağım da, sen bana bakıp da hoşmuşum gibi göreceksin haa? hele bak hoşafa!
(***) ilga edilmiş, kaldırılmış, hukukî varlığına son verilmiş
Friday, October 12, 2007
ermeni mes'elesini kaybettik
ermeni mes'elesi denen garabe tarih probleminde türk tezinin zaafiyetini, yusuf hikmet bayur'un güneş - dil teorisi uyarınca ortaya attığı "ermeniler aslen türktür. asıllarına karşı da isyan etmişşlerdir" iddiasını okuduğumda farketmiş idim. sonra, konu, tipik devlet kültürel despotizmi çerçevesinde, ermeni varlığının reddi, ermenilerin urartu oldukları gibi abuk ama karşı çıkılması halinde copun, falakanın hazır beklediği savlara uzanan bir zekâ regresyonu da gösterdi. en uc noktada da, ermenilerin türklere katliam / jenosid uyguladıkları hezeyanına kadar uzandı.
tarihin, hele de "milliyet" denen akıl zorlaması siyasî kaldıracın icadından beri, üstelik çoğu kerre de çift (hattâ çok) taraflı uygulanan kollektif cinayetler, baskılar, hak gaspları üzerine kurulu pis maceraların bir silsilesi olduğuna karar verdiğimden bu yana, türk, ermeni, rum, tutu ya da kızılderili "dava"larını son haklılık noktasına kadar kovalamanın, tüm imkan dışılığına rağmen, yüzde yüz haklı çıkılsa bile, hiç bir çözüm getirmediğine inanmaktayım. hattâ, bir zamanlar, "terörizm" denen tarifi alabildiğine keyfî olgunun ayırıcı özelliğinin de, dayanılmaz bir "mutlak haklılık retoriki" olduğuna karar vermiştim.
özetle, benim için ermeni ya da türk tarafının haklı olmasının onları "haklı" çıkaracak hiç bir tarafı yok. dolayısıyla, kongre'nin ne karar vereceği de fazla anlam taşımıyor benim için. tayyib efendi intizar ederken, ermeni lobisi ya da rober koçaryan sonuçtan memnun olabilir ya da hayal kırıklığına düşebilirler ama karar, fiilî olarak hiç bir somut kazanç sağlamayacak.
mes'ele sokaktaki adamı pek de ırgalamadığı halde, ceramiyeyi yine de o çekecek. türkiye - ermenistan arasında yaşama geçmeye dokuz aylık bir ceninden daha hazır ticarî ilişkiler donup kalacak, türkiye'de "kaçak" çalışmaya gelen ermenistanlılar ankara'nın tepkilerine kurban verilecek ve saire, ve saire... iki taraf da kaybedecek! bir takım siyasîler uyuzlarını kaşıdıkları ile kalacak.
her hal-ü kârda, beynelmilel planda türkiye kaybedecek. anlamsız "barbarlık" hikâyeleri yeniden ısınacak; "ermeni katliamı" gündemdeki kürt mes'elesi ile bağdaştırılacak; türkiye'nin kıbrıs'taki kilitlenmeden nasıl kârlı çıktığı ile ilintilendirilecek; bu kadar çok sorunu olan bir ülkenin avrupa birliği içinde yeri olamayacağı tezi güçlenecek ve bu da türkiye'yi sembolik anlamda dahi kalsa, "medeniyyet" hedefinden, o postmoş (*) "medeniyetler" zırvasına, kısaca üçbuçukuncu dünyadan daha da beterine doğru sürükleyecek.
ve bütün bunların, tek ama tek sebebi, türkiye'nin taa benim çocukluğumdan bu güne, hem de arada iki sağlam iki de sulandırılmış askerî darbe atlatacak kadar demokrasi ve bilim konusunda (**) geri kalmışlığı. "ermenilerin türk oldukları" gibi gerçeği tül kalınlığında örtmekten bile aciz iddialara dayanarak, evrensel rasyonalite düzeyinde entellektüel haklılık aramaya kalkışması.
siyaseti erdem bellediğimiz o basit kültürel yaklaşımımıza sarılarak geldiğimiz noktada ulaştığımız "haklılık" derecesine bakar mısınız? "kaybetme"nin bundan kesin bir belirtisi olabilir mi?.. türkiye'yi ermeni mes'elesinde dünyanın en nefret edilen adamlar listesinde başa güreşen george walker bush (***) savunmakta (****)!
----------
(*) postmodernist
(**) biri olmadan ötekinin olabileceğini hâlâ mı savunmaktasınız? buyurun, sovyet tarihine bir bakın hele... onca palavra arasında belki çorap söküğünün izlerini bulursunuz...
(***) hem de nasıl savunmakta! izleyen posta bakınız...
(****) bu ahlakî falan değil, çok daha pratik bir siyasî problem. psikolojideki "bilişsel denge" (cognitive balance) teorileri, olumsuz bir kaynağın verdiği olumlu referansın dinleyicide olumsuz bir etki yarattığını anlatmaktalar...
tarihin, hele de "milliyet" denen akıl zorlaması siyasî kaldıracın icadından beri, üstelik çoğu kerre de çift (hattâ çok) taraflı uygulanan kollektif cinayetler, baskılar, hak gaspları üzerine kurulu pis maceraların bir silsilesi olduğuna karar verdiğimden bu yana, türk, ermeni, rum, tutu ya da kızılderili "dava"larını son haklılık noktasına kadar kovalamanın, tüm imkan dışılığına rağmen, yüzde yüz haklı çıkılsa bile, hiç bir çözüm getirmediğine inanmaktayım. hattâ, bir zamanlar, "terörizm" denen tarifi alabildiğine keyfî olgunun ayırıcı özelliğinin de, dayanılmaz bir "mutlak haklılık retoriki" olduğuna karar vermiştim.
özetle, benim için ermeni ya da türk tarafının haklı olmasının onları "haklı" çıkaracak hiç bir tarafı yok. dolayısıyla, kongre'nin ne karar vereceği de fazla anlam taşımıyor benim için. tayyib efendi intizar ederken, ermeni lobisi ya da rober koçaryan sonuçtan memnun olabilir ya da hayal kırıklığına düşebilirler ama karar, fiilî olarak hiç bir somut kazanç sağlamayacak.
mes'ele sokaktaki adamı pek de ırgalamadığı halde, ceramiyeyi yine de o çekecek. türkiye - ermenistan arasında yaşama geçmeye dokuz aylık bir ceninden daha hazır ticarî ilişkiler donup kalacak, türkiye'de "kaçak" çalışmaya gelen ermenistanlılar ankara'nın tepkilerine kurban verilecek ve saire, ve saire... iki taraf da kaybedecek! bir takım siyasîler uyuzlarını kaşıdıkları ile kalacak.
her hal-ü kârda, beynelmilel planda türkiye kaybedecek. anlamsız "barbarlık" hikâyeleri yeniden ısınacak; "ermeni katliamı" gündemdeki kürt mes'elesi ile bağdaştırılacak; türkiye'nin kıbrıs'taki kilitlenmeden nasıl kârlı çıktığı ile ilintilendirilecek; bu kadar çok sorunu olan bir ülkenin avrupa birliği içinde yeri olamayacağı tezi güçlenecek ve bu da türkiye'yi sembolik anlamda dahi kalsa, "medeniyyet" hedefinden, o postmoş (*) "medeniyetler" zırvasına, kısaca üçbuçukuncu dünyadan daha da beterine doğru sürükleyecek.
ve bütün bunların, tek ama tek sebebi, türkiye'nin taa benim çocukluğumdan bu güne, hem de arada iki sağlam iki de sulandırılmış askerî darbe atlatacak kadar demokrasi ve bilim konusunda (**) geri kalmışlığı. "ermenilerin türk oldukları" gibi gerçeği tül kalınlığında örtmekten bile aciz iddialara dayanarak, evrensel rasyonalite düzeyinde entellektüel haklılık aramaya kalkışması.
siyaseti erdem bellediğimiz o basit kültürel yaklaşımımıza sarılarak geldiğimiz noktada ulaştığımız "haklılık" derecesine bakar mısınız? "kaybetme"nin bundan kesin bir belirtisi olabilir mi?.. türkiye'yi ermeni mes'elesinde dünyanın en nefret edilen adamlar listesinde başa güreşen george walker bush (***) savunmakta (****)!
----------
(*) postmodernist
(**) biri olmadan ötekinin olabileceğini hâlâ mı savunmaktasınız? buyurun, sovyet tarihine bir bakın hele... onca palavra arasında belki çorap söküğünün izlerini bulursunuz...
(***) hem de nasıl savunmakta! izleyen posta bakınız...
(****) bu ahlakî falan değil, çok daha pratik bir siyasî problem. psikolojideki "bilişsel denge" (cognitive balance) teorileri, olumsuz bir kaynağın verdiği olumlu referansın dinleyicide olumsuz bir etki yarattığını anlatmaktalar...
avukatı bush olan ile klavuzu karga olan...
a.b.d. temsilciler meclisi komisyonunun ermeni jenosidi karar tasarısını görüşmesi öncesinde türkiye'yi savunmak george walker bush ile cumhuriyetçi partiden meb'uslara düştü. ve ne yazık ki, bilhassa temsilci sıfatlı avukatlarımızın lehimizde söyleyebileceği yegâne şey, şu sıralarda amerika'nın pek işine yaradığımız idi. yâni, tarihî bir haklılık ya da ahlakî bir gerekçe, veya sosyolojik anlamda belgelenmiş bir doğruluk dolayısıyla değil; müttefiklerimiz, "köprüyü geçene kadar dayı diyelim, suyu bulandırmayalım" mantığı ile bizi savunmakta idiler.
kırk yıl boyunca bilime, evrensel ve modern insanî değerlere saygı gösteren, belgelere dayalı bir savunma tezi geliştireceğine, toprağının elâlem için stratejik ehemmiyetine güvenerek politika yürüten türkiye'nin düştüğü bu duruma kızma, bozulma hakkı var mı sizce?
ya dubya lakablı başkan bush'un türkiye' yi savunması? ben sıcağı sıcağına yerli ve yabancı yayınlardan da takib ettim: en azından ilk yarım saatlik sürede türkiye'deki "ciddi" tv'lerin hiç biri tam tercümeyi vermedi: ermeni mes'elesinin politik münakaşa konusu olduğu son 40 yıl içinde, türkiye hiç bu kadar açıkça ve bu derece dangalakçasına suçlu çıkarıldı mı bir amerikan başkanı tarafından? nedense türk tv'leri, dubya'nın demecini ikinci cümleden itibaren çevirmeye başladılar ama, sayın bush konuşmasına ermeni milletinin 1915'te başına gelen felaketten herkesin üzüntü (regret) duyduğunu söyleyerek başladıktan sonra bizi savunmasına nasııl devam etti biliyor musunuz?
"osmanlı türkleri"nin o tarihe ermenilere karşı bir jenosid değil "toplu katliam" (mass killing) uyguladıklarını söyleyerek.
klavuz diye kargaya güvenmek mi acep daha ehven dersiniz, avukat diye bush'tan meded ummak mı (*)?
---------
(*) bush, daha sonra da türkiye'nin ırak ve "teröre karşı global savaş"ta iyi bir müttefik olduğunu sözlerine ekleyerek, bize "ayı-köprü-dayı" teslisinde (üçleme) destek attı. buralarını cümle medyamız aynen yansıttı.
kırk yıl boyunca bilime, evrensel ve modern insanî değerlere saygı gösteren, belgelere dayalı bir savunma tezi geliştireceğine, toprağının elâlem için stratejik ehemmiyetine güvenerek politika yürüten türkiye'nin düştüğü bu duruma kızma, bozulma hakkı var mı sizce?
ya dubya lakablı başkan bush'un türkiye' yi savunması? ben sıcağı sıcağına yerli ve yabancı yayınlardan da takib ettim: en azından ilk yarım saatlik sürede türkiye'deki "ciddi" tv'lerin hiç biri tam tercümeyi vermedi: ermeni mes'elesinin politik münakaşa konusu olduğu son 40 yıl içinde, türkiye hiç bu kadar açıkça ve bu derece dangalakçasına suçlu çıkarıldı mı bir amerikan başkanı tarafından? nedense türk tv'leri, dubya'nın demecini ikinci cümleden itibaren çevirmeye başladılar ama, sayın bush konuşmasına ermeni milletinin 1915'te başına gelen felaketten herkesin üzüntü (regret) duyduğunu söyleyerek başladıktan sonra bizi savunmasına nasııl devam etti biliyor musunuz?
"osmanlı türkleri"nin o tarihe ermenilere karşı bir jenosid değil "toplu katliam" (mass killing) uyguladıklarını söyleyerek.
klavuz diye kargaya güvenmek mi acep daha ehven dersiniz, avukat diye bush'tan meded ummak mı (*)?
---------
(*) bush, daha sonra da türkiye'nin ırak ve "teröre karşı global savaş"ta iyi bir müttefik olduğunu sözlerine ekleyerek, bize "ayı-köprü-dayı" teslisinde (üçleme) destek attı. buralarını cümle medyamız aynen yansıttı.
Tuesday, October 9, 2007
tepe tepe çalıştırmak
halen mecliste seçilerek başladığı görevde olan 11. cumhurbaşkanını yerine "postmodern" (*) 11. cumhurbaşkanını cumhurun seçmesi için yapılacak ama aslında da el'an yapılmakta olan referandum, bir-iki hafta sonra yapılacak.
olay karmakarışık olunca, anlatması da bu kadar vâzıh olabiliyor, ben bu kadar anlayabildim veyahut da... üstelik, kimine göre "halk", neyi oylayacağını dahi bilmemekte. bazıları reis-i cumhur seçilecek sanıyor, ötekiler belediye başkanı, belki de fener'e yeni kaleci...
hukuki garabenin mümin mimarları tayyib efendi & gülsuyu & şürekâ ise, muhalefetin boşluğunu bir kerre daha yakaladıkları için, ha babam karaciğere ve mideye çalışıyorlar. o arada, geleneksel şark işi şike yapmaktan da geri durmayıp, referandum oylaması çoktan(gümrüklerde) başlayan teklif anayasa maddesinin metninde değişiklik yapma sevdası da sürüyorlar.
başarırlarsa, amerikan gâvurunun lafı ile "gayta, vantilatöre çarpacak". anayasa mahkemesi, oylamayı da, değişikliği de aynen 367 oylamasındaki cevvaliyeti ile - ama bu sefer meşru da olarak - iptal edecek. o hal-ü kârda da, mevcut statüko aynen korunacak, çankaya köşkü, gülsuyu kokmaya devam edecek, ibtidaî leydimiz de, kitsch küçük şehirli ve islamî zevklerin karışımı tercihleri ile köşkü donatmayı sürdürecek. neticede her şey iktidarın istediği üzere gelişecek.
muhalefet ne yapacak? kurtçuklar, pkk uğruna ırak, abd hattâ ingiltere ile savaşa cesaret etmediği için kızdıkları tayyib efendi & gülsuyu & şürekâya oylanacak maddeyi değiştirmekte yardım edip de ekmeğine bal sürecek mi? ellerine sağlık...
ebedî koma halindeki (cumhuriyetçi) haltçılar ise referandumdan hiç değişiklik yapılmaksızın evet çıkmasını sağlayıp, tayyib efendi & gülsuyu & şürekâyı şapa oturtmaya çalışacakları yerde bula bula buldukları "oylamaya gitmeyin akepe'nin oy oranı meydana çıksın" çaresizliğini politika diye yutturma çabasındalar. allah çabuk tarafından birkaç kurultay ihsan eylesin, şunlar birbirine girsin ve dağılıp bölünsünler de, bize daha fazla çektirmesinler, âââmiiiiinnnnn.
hanımlar, beyler... gittiniz kahramanca oy verdiniz bunlara... hiç düşünmediniz mi ki siyaset de her kültürel nesne gibi bir "tüketim malı"dır? "arka tarafım açıkta kaldı, üşüyorum" deyip de yorgan niyetine mendil örtünmeye kalkışmadınız mı, eh, sizin gibi tüketicilere de bu kadar mal...
tepe tepe hayrını görün. gerçi, hayır görmeye görmezsiniz nas'olsa da, türk işi ya, teptikçe - şu eski radyolar, tv'ler gibi - belki biraz çalışır...
olay karmakarışık olunca, anlatması da bu kadar vâzıh olabiliyor, ben bu kadar anlayabildim veyahut da... üstelik, kimine göre "halk", neyi oylayacağını dahi bilmemekte. bazıları reis-i cumhur seçilecek sanıyor, ötekiler belediye başkanı, belki de fener'e yeni kaleci...
hukuki garabenin mümin mimarları tayyib efendi & gülsuyu & şürekâ ise, muhalefetin boşluğunu bir kerre daha yakaladıkları için, ha babam karaciğere ve mideye çalışıyorlar. o arada, geleneksel şark işi şike yapmaktan da geri durmayıp, referandum oylaması çoktan(gümrüklerde) başlayan teklif anayasa maddesinin metninde değişiklik yapma sevdası da sürüyorlar.
başarırlarsa, amerikan gâvurunun lafı ile "gayta, vantilatöre çarpacak". anayasa mahkemesi, oylamayı da, değişikliği de aynen 367 oylamasındaki cevvaliyeti ile - ama bu sefer meşru da olarak - iptal edecek. o hal-ü kârda da, mevcut statüko aynen korunacak, çankaya köşkü, gülsuyu kokmaya devam edecek, ibtidaî leydimiz de, kitsch küçük şehirli ve islamî zevklerin karışımı tercihleri ile köşkü donatmayı sürdürecek. neticede her şey iktidarın istediği üzere gelişecek.
muhalefet ne yapacak? kurtçuklar, pkk uğruna ırak, abd hattâ ingiltere ile savaşa cesaret etmediği için kızdıkları tayyib efendi & gülsuyu & şürekâya oylanacak maddeyi değiştirmekte yardım edip de ekmeğine bal sürecek mi? ellerine sağlık...
ebedî koma halindeki (cumhuriyetçi) haltçılar ise referandumdan hiç değişiklik yapılmaksızın evet çıkmasını sağlayıp, tayyib efendi & gülsuyu & şürekâyı şapa oturtmaya çalışacakları yerde bula bula buldukları "oylamaya gitmeyin akepe'nin oy oranı meydana çıksın" çaresizliğini politika diye yutturma çabasındalar. allah çabuk tarafından birkaç kurultay ihsan eylesin, şunlar birbirine girsin ve dağılıp bölünsünler de, bize daha fazla çektirmesinler, âââmiiiiinnnnn.
hanımlar, beyler... gittiniz kahramanca oy verdiniz bunlara... hiç düşünmediniz mi ki siyaset de her kültürel nesne gibi bir "tüketim malı"dır? "arka tarafım açıkta kaldı, üşüyorum" deyip de yorgan niyetine mendil örtünmeye kalkışmadınız mı, eh, sizin gibi tüketicilere de bu kadar mal...
tepe tepe hayrını görün. gerçi, hayır görmeye görmezsiniz nas'olsa da, türk işi ya, teptikçe - şu eski radyolar, tv'ler gibi - belki biraz çalışır...
Subscribe to:
Posts (Atom)