Wednesday, October 17, 2007

5000 polis her gün göreve!

muhterem cumhurbaşkanı bayramın son günü değerli yavrusunu everdi. giderek burjuva adet ve usullerini benimseme vetiresinde, daha çok mal, para, şık görünüm, servet ve klas sergileyerek "zenginleştiğini" göstermeye başlayan islamî kesimin ölçüleri ile, sâde bir nikâh şenliği yapmış, gazetelere göre.

eh, ne kadar olsa, - zaman zaman o havaya girseler bile - ne padişah, ne halife ne de acemistan sultanı olduklarına göre, etin dağ gibi yığıldığı, ayranın (şimdi bunlar şarap, rakı hattâ kımız bile içmez ya...) sel gibi aktığı 40 gün 40 gecelik efsane zamanları düğünleri düzecek halleri de yok.

merak ettiğim asıl nokta, trafik... istanbul'da değildim, kimse de oralardan geçmemiş. ama tam havaalanının burnunun dibinde, ve de devletin eeeeenn tepesindeki şahsın "masallara layık" "düğünü" devam ederken alınan "güvenlik" tedbirleri yüzünden belki yüz kişinin uçağını kaçırmış olması da muhtemel. tabii, haber toplayıcıların gözü şatafat ile kamaştığı için, medyada bu konuda habere rastlanmamakta. oysa, insanlar bir reis-i cumhur yüzünden uçağı kaçırsa, vatandaşlık kavramının geçerli olduğu medenî bir toplumda yer yerinden oynar. kaçırmamışlarsa da, bu bizim de medenî olmaya yanaştığımızı gösteren ve dolayısıyla haber değeri olan bir olaydır.

beni en çok etkileyen, düğün için 5000 polisin görevlendirilmiş olmasıydı. vay canınaaa... ilk def'a istanbul da bu kadar çok etkin güvenlik görevlisinin aynı anda faaliyette bulunabileceği isbat edilmiş oldu böylece.

yâni, trafiği, asayişi, düzeni her şeyi kargaşa içindeki istanbul'da, devletin yasalarını uygulayarak şehri yaşanabilir kılmakla mükellef ve kapasite yönünden bunu yapabilecek nitelikte bir kolluk kuvveti bulunduğu ama bu kuvvetin ancak devlet ulularından biri uğruna seferber edilip, vatandaşın "imdat" diye ulumasının ise, pek faydası olmayacağı ortaya çıktı.

anlaşıldı ki, kahraman türk polisi, yılmaz türk milletinin değil, kadim türk devletlûsunun polisidir, aslen ve esasen!

manyak gibi araba kullanan bir yabanînin çarpıp, bacağını kırdığı insanların; caddede yaralı yatarken, üzerinden bir başka aracın geçmesi sonucu ölebildiği kadar lâgar ve başıboş bir köy azmanında, şimdilerde ne sıfat taşırsa taşısın, aslen "vatandaş" olan ve bir gün yine sade suya "vatandaş" olarak aslına rücû edecek bir kişinin düğününe, koca bir tümen memur tahsis edilmesi, sonuçta sadece ve sadece bu toplumun daha medeniyyet kapısının önünde pineklediğinden başka neyin göstergesi olabilir?

şimdi, "cumhur"un reisi, "cumhur"un halinden anladığını isbat fırsatına sahiptir: yürütmenin başı sıfatı ile bizzat denetleyerek, o 5000 polisin azamî sayısının her gün istanbul'da asayiş ve düzeni sağlamak üzere, hiç değilse trafik üzerinde yoğunlaşmasını sağlamayı görev edinerek...

kârlı da olur haa... geçtim 5000den, 50 polisi bir ay salt cihangir havalisinde ters yönden trafiğe dalanları caydırmak ve de sıkışık tafikten fırtıp tramvay hattından kaçan uyanıkları avlamak için görevlendirseler, devlet carî açığı kapatır yahu... hele bu arada, imtiyazlı, torpilli, rutbeli kişileri de ayırd etmeksizin kurallara uymaya zorlayabilirlerse, "bir ilke imza atarak" türkiye'de hukuk devletini kâğıttan kurtarıp, hayata bile geçirirler!

cumhurun başı siyasî kariyerinin tepesindedir. daha öte beklentisi kalmamıştır. ayrıca, torpil, kayırmaca, rüşvet gibi asayişi sağlamakla yükümlü örgütleri kemiren illetlerden de konumu gereği nisbeten uzaktır. ülkeyi bir kargaşa ve zorbalık toplumundan hukuk devletine dönüştürmekte, bizzat devletin kolluk kuvvetlerini seferber ederek sonuç alan ilk medenî kişi diye tarihe geçmek, emin olabilir ki, pek sevdikleri fatih'e yakışır başlıbaşına bir "saltanat" olacaktır.

Tuesday, October 16, 2007

güm güm de güm güm... saltanat, hilafet mülgadır

tayyib efendi hazretlerine başvekil mevkii yetmedi galiba... bazan ciddi ciddi padişah ya da halife edalarıyla konuşmakta.

hatırlıyor musunuz, ampullü partisinin bayram öncesi yaptığı toplantıda kendini hayran hayran dinleyen, ne dese alkışlara boğan, böyle cilaladıkça da onu coşturan taraftarlarına nasıl nutuk atmakta idi: "biiiizz, yalnız müslümana değil, hıristiyana, museviye, hatta varsa budiste ve ateiste de hizmet ederiz... herkese hizmet ederiz, çünkü bu bizim tarihimizde var... bu bizim tarihimizden gelen adetimiz"...

önce şunu anımsatayım: osmanlı'dan bahsetmekte ise, atalarımızın gayri müslim ahaliye "hizmet" götürmesi tartışmalı bir konudur. kişisel ilişkiler tabii ki farklılık arzedebilir ama kurumsal düzlemde başka dinden olanlara yönelik olumlu uygulamalar, en iyi ihtimalle, "zorakî" diye nitelenebilir. şu çok meşhur "hoşgörü", yani müsamaha iddiası da, gerçeğin kendini beğenmiş, sevimli görünme çabasında bir tahrifatından ibarettir. tanzimata (1939) kadar kiliselerin çanları bile, tunçtan dökülmek yerine tahtadan oyulmuştur; dar-ül islamda çan sesi olmaz deyû. hatırlarsanız, o ataların torunlarının torunları da, on yıl kadar evvel çankaya'yı ezan-kaya yapmaya soyunmuşlardı da, heveslerinin üstünden tanklar geçmişti...

özetle, batı'nın tembih, telkin ve tehdidi ile tanzimat fermanı okunana kadar, tayyib efendinin tarihinde öyle başka dinden olana müsamaha, hele hele dinsize allahsıza tahammül, zırnık kadar belki yer tutmakta idi. velev kiiii... varsayalım, tayyib efendi haklı olsun, son 200 yılın tarihine bakıp da dinî çoğulculuk konusunda nisbeten esnekleşen tutumdan etkilensin ve referans alsın... yine de, laik-seküler mantığı benimseyen, iyi kötü bir tarih duyusu geliştirebilen, modern eğilimli bir dimağ için, ettiği laf, laf değildir. laf değildirden öte, türkiye cumhuriyeti hukukunu da pek kaale almamaktadır...

şöyle ki:

1. tayyib efendi, memleketin başvekili olarak, dinî, ırkî, mahallî vs. hiç bir ayırım gözetmeksizin ezcümle türk vatandaşlarına ve dahî, türkiye cumhuriyeti hükümranlık sınırları dahilindeki her hangi bir yerde ziyaretçi, görevli vs. sıfatla yasal olarak ve yasalarımızın şemsiyesi altında bulunan her yabancı ülke vatandaşına da hizmet etmeye mecburdur.
2. mecburdur, çünkü bunu, türkiye cumhuriyeti'nin anayasası, türk icra heyetinin yani hükümetin görevi olarak öngörmektedir.
3. öngörmektedir, çünkü çankaya'yı ezan-kaya yapmaya soyunanların tüm çabalarına rağmen, türkiye cumhuriyeti iyi-kötü bir anayasal hukuk devletidir. anayasası da, sonsuz eksiklerle dolu, ceberrut bir hukukî metin ise de, laik - seküler esaslara dayanır; yani, hiç bir dinî veya lâ-dinî aidiyete, etnik kökene, tarihe, adede, geleneğe, talim ve terbiye görmüşlüğe vs. imtiyaz tanımayan, herkesi zaten eşit sayan bir anayasadır.
4. tarihinden eşitlikçi dersler çıkaran tayyib efendi değil de, barbar ataları ile övünen, avamdan hiç hazzetmeyen, gayetle snob üstelik de din konusunda bayağı nobran ve müşkülpesent (*) bendeniz dahî başvekil makamında otursam, anayasa icabı bütün inançlar ve inananlar/inançsızlar arasındaki, hizmete esas teşkil eden o hukukî eşitliği gözeterek davranmak ile mükellefim demektir.

sonuçta da; tayyib efendi o eşitlikçi anayasayı koruyacağına şerefi üzerine yemin de etmiştir.

eee? o zaman, başvekil tayyib efendi, attığı nutukta ayırım yapmaksızın, her dine yatkın ve de dinsiz ve dahî allahsız bil-umum vatan evladına hizmet edeceğini beyan eylerken, neden acaba kendisine zaten o görevi yükleyen anayasaya, türkiye'nin hukuk devleti olma özelliğine, vatandaşın hukukuna ve bahusus eşit hizmet alma hakkına değil de, açık açık değilse bile, ima yoluyla islamî geleneğe atıfta bulunan "tarih" kavramına dayandırır ki "argüman"ını?

üstelik, dedim ya, hiç bir orijinal yanı da yok gizli dinî referanslar ile süslediği bu "hoşgörü"nün (**). biraz özendiği anlaşılan devr-i saadette, gülhane hat-tı hümayunu okundukta, "büyük" lakablı mustafa reşit paşa sokak aralarına dellal salmış... davul çalıp haykırsınlar da müslüman ahali olan bitenden haber alsın deyû: "ey ahaliiiii... güm güm de güm güm..." diye haykırırmış dellâllar. "duyduk duymadık demaaaaaannn... güm güm de güm güm... bundan böyleeeee... güm güm güm de güm güm... gâvura gavur demek yasaktıııır... güm güm de güm güm..."

aaah ah... çankaya'yı ezan-kaya yapmaya soyunanların pek hoşuna gitmeyecek bu hatırlatmam amma... güm güm de güm güm... heyhat!.. güm güm güm de güm güm... cumhuriyet bir asırlık ömrü idrak etmek üzerediiiiirrr.... memlekette saltanat ve hilafet mülgadır (***)... güm güm de güm güm, güm güm de güm güm!

---------
(*) ve de bil-umum dünyevi ve uhrevî kudretlere şükür, asla taht hırsı taşımadığı için, kel başı rahat...
(**) "hoşgörü" uydurukçamızdaki en uyduruk ve en sevimsiz laflardan biri. öncelikle, gûyâ "öztürkçe" olsun diye zorlana zorlana biraraya getirilen değişik dillerden kelime ve kelime parçaları kullanılarak inşa edilmiş. "hoş", farsça. "görü" de hiç bir dilde yok ama anlaşılan türkçe "görmek" fiilinden/kökünden sündürülerek iğdiş edilmiş, hareme konmuş. bu şekilde uysa da uymasa da uydurulmuş olmaktan öte, "hoşgörü" anlam olarak da kötü. eşitlik düşmanı; bakıp da "hoş" gören tarafı üstün varsayan bir tatava. ne yani? ben aslında hoş moş olmayacağım da, sen bana bakıp da hoşmuşum gibi göreceksin haa? hele bak hoşafa!
(***) ilga edilmiş, kaldırılmış, hukukî varlığına son verilmiş

Friday, October 12, 2007

ermeni mes'elesini kaybettik

ermeni mes'elesi denen garabe tarih probleminde türk tezinin zaafiyetini, yusuf hikmet bayur'un güneş - dil teorisi uyarınca ortaya attığı "ermeniler aslen türktür. asıllarına karşı da isyan etmişşlerdir" iddiasını okuduğumda farketmiş idim. sonra, konu, tipik devlet kültürel despotizmi çerçevesinde, ermeni varlığının reddi, ermenilerin urartu oldukları gibi abuk ama karşı çıkılması halinde copun, falakanın hazır beklediği savlara uzanan bir zekâ regresyonu da gösterdi. en uc noktada da, ermenilerin türklere katliam / jenosid uyguladıkları hezeyanına kadar uzandı.

tarihin, hele de "milliyet" denen akıl zorlaması siyasî kaldıracın icadından beri, üstelik çoğu kerre de çift (hattâ çok) taraflı uygulanan kollektif cinayetler, baskılar, hak gaspları üzerine kurulu pis maceraların bir silsilesi olduğuna karar verdiğimden bu yana, türk, ermeni, rum, tutu ya da kızılderili "dava"larını son haklılık noktasına kadar kovalamanın, tüm imkan dışılığına rağmen, yüzde yüz haklı çıkılsa bile, hiç bir çözüm getirmediğine inanmaktayım. hattâ, bir zamanlar, "terörizm" denen tarifi alabildiğine keyfî olgunun ayırıcı özelliğinin de, dayanılmaz bir "mutlak haklılık retoriki" olduğuna karar vermiştim.

özetle, benim için ermeni ya da türk tarafının haklı olmasının onları "haklı" çıkaracak hiç bir tarafı yok. dolayısıyla, kongre'nin ne karar vereceği de fazla anlam taşımıyor benim için. tayyib efendi intizar ederken, ermeni lobisi ya da rober koçaryan sonuçtan memnun olabilir ya da hayal kırıklığına düşebilirler ama karar, fiilî olarak hiç bir somut kazanç sağlamayacak.

mes'ele sokaktaki adamı pek de ırgalamadığı halde, ceramiyeyi yine de o çekecek. türkiye - ermenistan arasında yaşama geçmeye dokuz aylık bir ceninden daha hazır ticarî ilişkiler donup kalacak, türkiye'de "kaçak" çalışmaya gelen ermenistanlılar ankara'nın tepkilerine kurban verilecek ve saire, ve saire... iki taraf da kaybedecek! bir takım siyasîler uyuzlarını kaşıdıkları ile kalacak.

her hal-ü kârda, beynelmilel planda türkiye kaybedecek. anlamsız "barbarlık" hikâyeleri yeniden ısınacak; "ermeni katliamı" gündemdeki kürt mes'elesi ile bağdaştırılacak; türkiye'nin kıbrıs'taki kilitlenmeden nasıl kârlı çıktığı ile ilintilendirilecek; bu kadar çok sorunu olan bir ülkenin avrupa birliği içinde yeri olamayacağı tezi güçlenecek ve bu da türkiye'yi sembolik anlamda dahi kalsa, "medeniyyet" hedefinden, o postmoş (*) "medeniyetler" zırvasına, kısaca üçbuçukuncu dünyadan daha da beterine doğru sürükleyecek.

ve bütün bunların, tek ama tek sebebi, türkiye'nin taa benim çocukluğumdan bu güne, hem de arada iki sağlam iki de sulandırılmış askerî darbe atlatacak kadar demokrasi ve bilim konusunda (**) geri kalmışlığı. "ermenilerin türk oldukları" gibi gerçeği tül kalınlığında örtmekten bile aciz iddialara dayanarak, evrensel rasyonalite düzeyinde entellektüel haklılık aramaya kalkışması.

siyaseti erdem bellediğimiz o basit kültürel yaklaşımımıza sarılarak geldiğimiz noktada ulaştığımız "haklılık" derecesine bakar mısınız? "kaybetme"nin bundan kesin bir belirtisi olabilir mi?.. türkiye'yi ermeni mes'elesinde dünyanın en nefret edilen adamlar listesinde başa güreşen george walker bush (***) savunmakta (****)!
----------
(*) postmodernist
(**) biri olmadan ötekinin olabileceğini hâlâ mı savunmaktasınız? buyurun, sovyet tarihine bir bakın hele... onca palavra arasında belki çorap söküğünün izlerini bulursunuz...
(***) hem de nasıl savunmakta! izleyen posta bakınız...
(****) bu ahlakî falan değil, çok daha pratik bir siyasî problem. psikolojideki "bilişsel denge" (cognitive balance) teorileri, olumsuz bir kaynağın verdiği olumlu referansın dinleyicide olumsuz bir etki yarattığını anlatmaktalar...

avukatı bush olan ile klavuzu karga olan...

a.b.d. temsilciler meclisi komisyonunun ermeni jenosidi karar tasarısını görüşmesi öncesinde türkiye'yi savunmak george walker bush ile cumhuriyetçi partiden meb'uslara düştü. ve ne yazık ki, bilhassa temsilci sıfatlı avukatlarımızın lehimizde söyleyebileceği yegâne şey, şu sıralarda amerika'nın pek işine yaradığımız idi. yâni, tarihî bir haklılık ya da ahlakî bir gerekçe, veya sosyolojik anlamda belgelenmiş bir doğruluk dolayısıyla değil; müttefiklerimiz, "köprüyü geçene kadar dayı diyelim, suyu bulandırmayalım" mantığı ile bizi savunmakta idiler.

kırk yıl boyunca bilime, evrensel ve modern insanî değerlere saygı gösteren, belgelere dayalı bir savunma tezi geliştireceğine, toprağının elâlem için stratejik ehemmiyetine güvenerek politika yürüten türkiye'nin düştüğü bu duruma kızma, bozulma hakkı var mı sizce?

ya dubya lakablı başkan bush'un türkiye' yi savunması? ben sıcağı sıcağına yerli ve yabancı yayınlardan da takib ettim: en azından ilk yarım saatlik sürede türkiye'deki "ciddi" tv'lerin hiç biri tam tercümeyi vermedi: ermeni mes'elesinin politik münakaşa konusu olduğu son 40 yıl içinde, türkiye hiç bu kadar açıkça ve bu derece dangalakçasına suçlu çıkarıldı mı bir amerikan başkanı tarafından? nedense türk tv'leri, dubya'nın demecini ikinci cümleden itibaren çevirmeye başladılar ama, sayın bush konuşmasına ermeni milletinin 1915'te başına gelen felaketten herkesin üzüntü (regret) duyduğunu söyleyerek başladıktan sonra bizi savunmasına nasııl devam etti biliyor musunuz?

"osmanlı türkleri"nin o tarihe ermenilere karşı bir jenosid değil "toplu katliam" (mass killing) uyguladıklarını söyleyerek.

klavuz diye kargaya güvenmek mi acep daha ehven dersiniz, avukat diye bush'tan meded ummak mı (*)?

---------
(*) bush, daha sonra da türkiye'nin ırak ve "teröre karşı global savaş"ta iyi bir müttefik olduğunu sözlerine ekleyerek, bize "ayı-köprü-dayı" teslisinde (üçleme) destek attı. buralarını cümle medyamız aynen yansıttı.

Tuesday, October 9, 2007

tepe tepe çalıştırmak

halen mecliste seçilerek başladığı görevde olan 11. cumhurbaşkanını yerine "postmodern" (*) 11. cumhurbaşkanını cumhurun seçmesi için yapılacak ama aslında da el'an yapılmakta olan referandum, bir-iki hafta sonra yapılacak.

olay karmakarışık olunca, anlatması da bu kadar vâzıh olabiliyor, ben bu kadar anlayabildim veyahut da... üstelik, kimine göre "halk", neyi oylayacağını dahi bilmemekte. bazıları reis-i cumhur seçilecek sanıyor, ötekiler belediye başkanı, belki de fener'e yeni kaleci...

hukuki garabenin mümin mimarları tayyib efendi & gülsuyu & şürekâ ise, muhalefetin boşluğunu bir kerre daha yakaladıkları için, ha babam karaciğere ve mideye çalışıyorlar. o arada, geleneksel şark işi şike yapmaktan da geri durmayıp, referandum oylaması çoktan(gümrüklerde) başlayan teklif anayasa maddesinin metninde değişiklik yapma sevdası da sürüyorlar.

başarırlarsa, amerikan gâvurunun lafı ile "gayta, vantilatöre çarpacak". anayasa mahkemesi, oylamayı da, değişikliği de aynen 367 oylamasındaki cevvaliyeti ile - ama bu sefer meşru da olarak - iptal edecek. o hal-ü kârda da, mevcut statüko aynen korunacak, çankaya köşkü, gülsuyu kokmaya devam edecek, ibtidaî leydimiz de, kitsch küçük şehirli ve islamî zevklerin karışımı tercihleri ile köşkü donatmayı sürdürecek. neticede her şey iktidarın istediği üzere gelişecek.

muhalefet ne yapacak? kurtçuklar, pkk uğruna ırak, abd hattâ ingiltere ile savaşa cesaret etmediği için kızdıkları tayyib efendi & gülsuyu & şürekâya oylanacak maddeyi değiştirmekte yardım edip de ekmeğine bal sürecek mi? ellerine sağlık...

ebedî koma halindeki (cumhuriyetçi) haltçılar ise referandumdan hiç değişiklik yapılmaksızın evet çıkmasını sağlayıp, tayyib efendi & gülsuyu & şürekâyı şapa oturtmaya çalışacakları yerde bula bula buldukları "oylamaya gitmeyin akepe'nin oy oranı meydana çıksın" çaresizliğini politika diye yutturma çabasındalar. allah çabuk tarafından birkaç kurultay ihsan eylesin, şunlar birbirine girsin ve dağılıp bölünsünler de, bize daha fazla çektirmesinler, âââmiiiiinnnnn.

hanımlar, beyler... gittiniz kahramanca oy verdiniz bunlara... hiç düşünmediniz mi ki siyaset de her kültürel nesne gibi bir "tüketim malı"dır? "arka tarafım açıkta kaldı, üşüyorum" deyip de yorgan niyetine mendil örtünmeye kalkışmadınız mı, eh, sizin gibi tüketicilere de bu kadar mal...

tepe tepe hayrını görün. gerçi, hayır görmeye görmezsiniz nas'olsa da, türk işi ya, teptikçe - şu eski radyolar, tv'ler gibi - belki biraz çalışır...

Thursday, October 4, 2007

yuh artık bee... tövbe edin ulan önce!

geçen gün trt'de iftar saati sularında, bazı müzikal klipler gösterildi. suratına bir huşû ifadesi iliştirmeye çalışan ama bana kalırsa ancak mey'us görünmeyi başarabilen üçüncü dünyalılar, ingilizce olmasına rağmen, içinde bol bol arapça övgüler ile dolu allah, muhammed sözleri geçen, ağdalı bir propaganda içermesine rağmen, - hadi başka bir sıfat kullanmayalım, ayıp olmasın - naif bir lirisizm içinde, islami kurallara tam uyan (*) şarkılar söylemekte idiler. gûyâ laik ve seküler bir ülkenin, benim vergilerimi soymak sureti ile yayın yapan devlete ait televizyonunun, velev ki halkın yüzde 99unu fiilen ilgilendirdiği varsayılan ramazan döneminde olunsa bile, bu derece koyu müslümanlık içeren programları şu geride kalan yüzde 1'e kakalama hakkını nereden bulduğunu doğrusu merak etmedim - çünkü türkiye bariz bir şekilde bir islam ülkesi olarak paketlenmekte artık...


dikkat edin, "islam ülkesi oldu" demiyorum; "islam ülkesi olarak paketlenmekte" diyorum. (aradaki farkın üzerinde dururuz bilahare). her neyse, gûyâ islam aleminin tek ciddiye alınabilir demokrasisi olan türkiye'nin, devlet olarak da, insanlar olarak da demokrasiyi çoğunluk diktasından ayırd edebilecek zihnî ve entellektüel donanıma sahip olmadığı o kadar kesin ki, sayısal çoğunluğa güvenen şark (müslüman) işi tahakküm yerine, orantı ve dengeyi ahengin şartı gören, azınlığın ve farklılığın öncelikle korunmasını farz sayan çoğulculuk uygulamaları beklemek de, benim şahsi abesle iştigâlim olur ancak... zaten benim de asıl itirazım esmer tenli, güzel ama ebleh yüzlü; muhtemelen pakistanlı ama belki de afgan; benim kitabıma göre yobaz değilse de vahim sofu tabii ki de erkek bazı şarkıcıların seslendirdiği, sözü, özü basit müzik parçalarına değil.

ne olursa olsun, islamiyet propagandası da, diğer dinlerin övgüleri de elbet de bir demokraside serbestçe yapılmak durumundadır, trt'nin iftar saatindeki müzikal seçimini bu açıdan kınama hakkım olamaz. gelgeleliiiiimm... kanunen değil ise de fiilen, hıristiyanite veya be bileyim, şamanizm propagandası, ülkemizde dayak veya katl ile cezalandırılacak suçlardan sayılırken, islamiyet propagandasını devlet tv'sinden alenen yaymak ne derece hakkaniyete uygun ve adildir sorusunu sormaya ve trt'nin tek boyutlu tarafgirliğini kınamaya ise sonsuz hakkım vardır. vardır amma, ne yazık ki, toplumumuzun "azınlığa eşit serbestî" öngören her hangi bir konuyu sağlıklı münazara edebilecek siyasî, fikrî ve kültürel olgunluğa eriştiğine de bir o kadar şüphem vardır... onun için fikrimi açıkça belirteyim ki, islamı övmek şeriatçılık değildir ama diğer inançlar aleyhine olduğu sürece, şeriata doğru kesin bir adımdır.

trt'nin şarklı şarkıcıların sesinden arapça dualı ingilizce islamî içerikli klipler yayınlamasına itirazım, şarkıcının rahim ve rahman olan allah'ın yağdırdığı rahmete şükran duyduğunu ifade etmesine değil tabii ki. beni infiale sürükleyen, şarklı şarkıcının yağveleri sürerken fondaki ormanda yağan (?) yağmur damlaları altında, ağaçların arasında gezen, altı-yedi yaşlarında, şirin mi şirin, pespembe giyinmiş ama tamamen tesettüre sokulmuş ve başı bağlanmış kız çocuğunun sergilendiği görüntülere...


yuh beee... nasıl bir sapıklıktır ki neredeyse bebeklikten yeni çıkmış altı-yedi yaşında bir kız çocuğunu cinsiyet nesnesi olarak görüp, erkeklerin kem gözünden saklayacağız diye başörtülerine, çarşaflara sarmalamak? nasıl bir erkekliktir ki, afgan mı, pâki mi, malay mı bu
gûyâ müminlerin yaşadıkları toplumdaki, bacak kadar sübyan görünce heriflerin aklı kulak arasından bacak arasına kaçar? nasıl bir insanlıktır ki dillerinde allah terennüm eden ruh hastalarının sübyancılığını ayıklayıp tedavî ve terbiye edeceğine, altı yaşındaki çocuğu tesettüre boğar?

ve de modern türkiye'de nasıl bir laik, seküler devlet televizyonu yönetimidir ki bu, pervasızca, başka bulamamış gibi, afgan ya da paki ya da kötü şarkın her neresindenlerse, sapık, patetik meczublara figüran eylenen parmak kadar kız çocuğunun tesettürlü klibini yayınlamayı mübarek günlerinde türkiye'deki medenî müslümanlara bir hakaret saymayacak kadar şîrâzesinden çıkabilir?


yuh ulan yuh! allah'ın sizin duanıza da, ibadetinize de, hattâ imanınıza da ihtiyacı yok! tövbe edin, ruhunuzu o sapıklıktan temizleyin, sübyan bebelere de, kocaman olgun kadınlara da, değil başları, sırtları da açıkken bile kötü gözle bakmamayı becerecek kadar kendinizden de, inancınızın saffetinden de emin olun da, o mukaddes kelimeyi öyle ağzınıza alın.


siz de trt'nin islamiyeti övmeye diye yola çıkıp, üç beş şarklının yobazlığına kurban eden pek muhterem müdürleri... bizim müslümanlar hakikaten dünyanın en seçkinleridir, onlara üçüncü dünya softalarının şarkıları ile ingilizce islam propagandası yapmaya illâ da hevesli iseniz, bâri radyoyu tercih edin. bizim millet öyle çoluk çocuğa yan bakanı pek sevmez mâlum, sapık sahneler sergileyip de afganlarla pâkilerle araplarla aramızı açmayın.

yüce allah da, sizi bildiği gibi yapsın da, bizi sizden beterinden esirgesin.


----------

(*) başka çalgı olmaksızın insan sesi ve def ile tutulan ritm

salak, temininde güçlük çekilen eleman değildir

kafalar modern olmayınca, müesseselerin modern hayattaki düzenleyici rolünü anlamak da imkansızlaşır. o zaman da, kendini akıllı zanneden ama kurnazlıktan önünü göremeyecek kadar da zihnen mahcur oportünistler, işlerine geldiği gibi kuralları evirip kıvırmakta mahzur ve beis görmezler - şaaaap diye popoüstü oturana kadar (*)!

onun için, modernite mevcud ise, onun olmazsa olmazı olan demokrasi, "kuralların nasıl değiştirilebileceğine dair bir mutabakattan" çok, "kuralların değiştirilmesine dair kuralların" nasıl değiştirilebilecekleri konusunda mutabakat sağlayan bir toplumsal sözleşme,bir kollektif anlaşma varsa işleyen bir kamu düzenidir.

moderniteyi kavrayamayan zihinlerin demokrasiyi anlamaları da zor olduğundan, üçbuçukuncu dünyada anayasalar da, sair temel kurallar da yaz-boz oyununa benzer. her aklıevvel, her sıkıştığında toplumun kaidesini mıncıklayıverir.

üçbuçukuncu dünyada, bir de bakarsınız ki cumhurun 11. reisi olmayı becerememiş bir adamın siyasî intikamı alınacak diye, 11. cumhurbaşkanının nasıl seçileceğine dair bir "esas teşkilat" değişikliği yapılmış. sonra bir daha bakarsınız ve ne görürsünüz? 11. reis-i cumhur olabilememiş adam, bu sefer seçimi kazanınca 11. devlet başkanı olmuş ama onu cumhurun 11. başı olarak cumhura seçtirmek için çıkarılan yasa da, çengele asılı iki saat önce tutulmuş kalkan balığı kadar dipdiri...

ondan sonra çevir kazı yanmasın... hazreti, seçer gibi yapıp milletin boğazından aşağı dayatırken semtine uğramadığın o muhalefet müsveddesi partiler ile pazarlık et dur. işte tam da bu noktada, gerçekten hakiki bir üçbuçukuncu dünya enstantanesi size!

muhalefet de her halde, cumhurbaşkanlığı bunalımı falan doğar da, tekrar seçime gidilir, maazallah bu sandalyeleri de kazanamaz hepten madara oluruz korkusundan, kayığı sallamamak için, kriz önleyici uyumlu bir sorumluluk imajına sarılmış durumda... iyi de, haltçılara uyumluluk, bana mini eteğin yakışacağı kadar bile yakışmıyor haa...

aslında, seçim korkağı, gizli ve şirret statükocu haltçılar ve de bir kaza olursa meclisten atılmaktan ödü kopan, apocu mu, türkiyeci mi oldukları meşguk dtp yerine doğru dürüst, cevval bir muhalefet olsa, yürütülecek kampanya belli idi:

referandum için gidin, olumlu oy verin, değişiklik aynen çıksın, abdullah gül'ün, hafif de güven bunalımı dumanları ile kaplı cumhurbaşkanlığı sorgulanır hale gelsin... hatta anayasa mahkemesinde iptal edilsin - çünkü, anayasaya girdikten sonra kesinleşecek "11. cumhurbaşkanını halk seçer" hükmü, gül'ü de kapsayacak (**).

tayyib efendi & şürekâsı & gülsuyu'na daha güzel nasıl (siyasî) kazık atabilirsiniz?

pekiyi, bizim cumhurun, cumhuriyet halt fırkası davuluna halay çeken cumhuriyetçi kesimi ne yapmakta? ona buna e-mail atıp, "referanduma gitmeyin a-ke-pe nin gerçek oy oranı ortaya çıksın" diye cinâne zırvalar yumurtlamakta (***)...

size gül yetmez hakikaten dikeni de lazım be...

------
(*) insan zaten poposunun üstüne oturan bir hayvandır. burada kastedilen, gayri-iradî oturma diye tabir edebileceğimiz düşmeler elbet de...
(**) cumhura reis gül olmuş, olmamış umurumda değil... o şekilde makama gelişinden hoşlanmadım. seçimi legal idi tabii, ama siyaseten ve içtimai açıdan meşruiyeti halel görmese de zedelendi. onun için gidip genel oyla seçilip gelmesini şahsen tercih ederim.
(***) burada ilan ediyorum, bu zırvayı kim ciddiye alıp da işlerse nezdimde salak sınıfında yer alacaktır. ne yazık ki salak, temininde güçlük çekilen eleman kategorisinde değildir.