Thursday, October 4, 2007

yuh artık bee... tövbe edin ulan önce!

geçen gün trt'de iftar saati sularında, bazı müzikal klipler gösterildi. suratına bir huşû ifadesi iliştirmeye çalışan ama bana kalırsa ancak mey'us görünmeyi başarabilen üçüncü dünyalılar, ingilizce olmasına rağmen, içinde bol bol arapça övgüler ile dolu allah, muhammed sözleri geçen, ağdalı bir propaganda içermesine rağmen, - hadi başka bir sıfat kullanmayalım, ayıp olmasın - naif bir lirisizm içinde, islami kurallara tam uyan (*) şarkılar söylemekte idiler. gûyâ laik ve seküler bir ülkenin, benim vergilerimi soymak sureti ile yayın yapan devlete ait televizyonunun, velev ki halkın yüzde 99unu fiilen ilgilendirdiği varsayılan ramazan döneminde olunsa bile, bu derece koyu müslümanlık içeren programları şu geride kalan yüzde 1'e kakalama hakkını nereden bulduğunu doğrusu merak etmedim - çünkü türkiye bariz bir şekilde bir islam ülkesi olarak paketlenmekte artık...


dikkat edin, "islam ülkesi oldu" demiyorum; "islam ülkesi olarak paketlenmekte" diyorum. (aradaki farkın üzerinde dururuz bilahare). her neyse, gûyâ islam aleminin tek ciddiye alınabilir demokrasisi olan türkiye'nin, devlet olarak da, insanlar olarak da demokrasiyi çoğunluk diktasından ayırd edebilecek zihnî ve entellektüel donanıma sahip olmadığı o kadar kesin ki, sayısal çoğunluğa güvenen şark (müslüman) işi tahakküm yerine, orantı ve dengeyi ahengin şartı gören, azınlığın ve farklılığın öncelikle korunmasını farz sayan çoğulculuk uygulamaları beklemek de, benim şahsi abesle iştigâlim olur ancak... zaten benim de asıl itirazım esmer tenli, güzel ama ebleh yüzlü; muhtemelen pakistanlı ama belki de afgan; benim kitabıma göre yobaz değilse de vahim sofu tabii ki de erkek bazı şarkıcıların seslendirdiği, sözü, özü basit müzik parçalarına değil.

ne olursa olsun, islamiyet propagandası da, diğer dinlerin övgüleri de elbet de bir demokraside serbestçe yapılmak durumundadır, trt'nin iftar saatindeki müzikal seçimini bu açıdan kınama hakkım olamaz. gelgeleliiiiimm... kanunen değil ise de fiilen, hıristiyanite veya be bileyim, şamanizm propagandası, ülkemizde dayak veya katl ile cezalandırılacak suçlardan sayılırken, islamiyet propagandasını devlet tv'sinden alenen yaymak ne derece hakkaniyete uygun ve adildir sorusunu sormaya ve trt'nin tek boyutlu tarafgirliğini kınamaya ise sonsuz hakkım vardır. vardır amma, ne yazık ki, toplumumuzun "azınlığa eşit serbestî" öngören her hangi bir konuyu sağlıklı münazara edebilecek siyasî, fikrî ve kültürel olgunluğa eriştiğine de bir o kadar şüphem vardır... onun için fikrimi açıkça belirteyim ki, islamı övmek şeriatçılık değildir ama diğer inançlar aleyhine olduğu sürece, şeriata doğru kesin bir adımdır.

trt'nin şarklı şarkıcıların sesinden arapça dualı ingilizce islamî içerikli klipler yayınlamasına itirazım, şarkıcının rahim ve rahman olan allah'ın yağdırdığı rahmete şükran duyduğunu ifade etmesine değil tabii ki. beni infiale sürükleyen, şarklı şarkıcının yağveleri sürerken fondaki ormanda yağan (?) yağmur damlaları altında, ağaçların arasında gezen, altı-yedi yaşlarında, şirin mi şirin, pespembe giyinmiş ama tamamen tesettüre sokulmuş ve başı bağlanmış kız çocuğunun sergilendiği görüntülere...


yuh beee... nasıl bir sapıklıktır ki neredeyse bebeklikten yeni çıkmış altı-yedi yaşında bir kız çocuğunu cinsiyet nesnesi olarak görüp, erkeklerin kem gözünden saklayacağız diye başörtülerine, çarşaflara sarmalamak? nasıl bir erkekliktir ki, afgan mı, pâki mi, malay mı bu
gûyâ müminlerin yaşadıkları toplumdaki, bacak kadar sübyan görünce heriflerin aklı kulak arasından bacak arasına kaçar? nasıl bir insanlıktır ki dillerinde allah terennüm eden ruh hastalarının sübyancılığını ayıklayıp tedavî ve terbiye edeceğine, altı yaşındaki çocuğu tesettüre boğar?

ve de modern türkiye'de nasıl bir laik, seküler devlet televizyonu yönetimidir ki bu, pervasızca, başka bulamamış gibi, afgan ya da paki ya da kötü şarkın her neresindenlerse, sapık, patetik meczublara figüran eylenen parmak kadar kız çocuğunun tesettürlü klibini yayınlamayı mübarek günlerinde türkiye'deki medenî müslümanlara bir hakaret saymayacak kadar şîrâzesinden çıkabilir?


yuh ulan yuh! allah'ın sizin duanıza da, ibadetinize de, hattâ imanınıza da ihtiyacı yok! tövbe edin, ruhunuzu o sapıklıktan temizleyin, sübyan bebelere de, kocaman olgun kadınlara da, değil başları, sırtları da açıkken bile kötü gözle bakmamayı becerecek kadar kendinizden de, inancınızın saffetinden de emin olun da, o mukaddes kelimeyi öyle ağzınıza alın.


siz de trt'nin islamiyeti övmeye diye yola çıkıp, üç beş şarklının yobazlığına kurban eden pek muhterem müdürleri... bizim müslümanlar hakikaten dünyanın en seçkinleridir, onlara üçüncü dünya softalarının şarkıları ile ingilizce islam propagandası yapmaya illâ da hevesli iseniz, bâri radyoyu tercih edin. bizim millet öyle çoluk çocuğa yan bakanı pek sevmez mâlum, sapık sahneler sergileyip de afganlarla pâkilerle araplarla aramızı açmayın.

yüce allah da, sizi bildiği gibi yapsın da, bizi sizden beterinden esirgesin.


----------

(*) başka çalgı olmaksızın insan sesi ve def ile tutulan ritm

salak, temininde güçlük çekilen eleman değildir

kafalar modern olmayınca, müesseselerin modern hayattaki düzenleyici rolünü anlamak da imkansızlaşır. o zaman da, kendini akıllı zanneden ama kurnazlıktan önünü göremeyecek kadar da zihnen mahcur oportünistler, işlerine geldiği gibi kuralları evirip kıvırmakta mahzur ve beis görmezler - şaaaap diye popoüstü oturana kadar (*)!

onun için, modernite mevcud ise, onun olmazsa olmazı olan demokrasi, "kuralların nasıl değiştirilebileceğine dair bir mutabakattan" çok, "kuralların değiştirilmesine dair kuralların" nasıl değiştirilebilecekleri konusunda mutabakat sağlayan bir toplumsal sözleşme,bir kollektif anlaşma varsa işleyen bir kamu düzenidir.

moderniteyi kavrayamayan zihinlerin demokrasiyi anlamaları da zor olduğundan, üçbuçukuncu dünyada anayasalar da, sair temel kurallar da yaz-boz oyununa benzer. her aklıevvel, her sıkıştığında toplumun kaidesini mıncıklayıverir.

üçbuçukuncu dünyada, bir de bakarsınız ki cumhurun 11. reisi olmayı becerememiş bir adamın siyasî intikamı alınacak diye, 11. cumhurbaşkanının nasıl seçileceğine dair bir "esas teşkilat" değişikliği yapılmış. sonra bir daha bakarsınız ve ne görürsünüz? 11. reis-i cumhur olabilememiş adam, bu sefer seçimi kazanınca 11. devlet başkanı olmuş ama onu cumhurun 11. başı olarak cumhura seçtirmek için çıkarılan yasa da, çengele asılı iki saat önce tutulmuş kalkan balığı kadar dipdiri...

ondan sonra çevir kazı yanmasın... hazreti, seçer gibi yapıp milletin boğazından aşağı dayatırken semtine uğramadığın o muhalefet müsveddesi partiler ile pazarlık et dur. işte tam da bu noktada, gerçekten hakiki bir üçbuçukuncu dünya enstantanesi size!

muhalefet de her halde, cumhurbaşkanlığı bunalımı falan doğar da, tekrar seçime gidilir, maazallah bu sandalyeleri de kazanamaz hepten madara oluruz korkusundan, kayığı sallamamak için, kriz önleyici uyumlu bir sorumluluk imajına sarılmış durumda... iyi de, haltçılara uyumluluk, bana mini eteğin yakışacağı kadar bile yakışmıyor haa...

aslında, seçim korkağı, gizli ve şirret statükocu haltçılar ve de bir kaza olursa meclisten atılmaktan ödü kopan, apocu mu, türkiyeci mi oldukları meşguk dtp yerine doğru dürüst, cevval bir muhalefet olsa, yürütülecek kampanya belli idi:

referandum için gidin, olumlu oy verin, değişiklik aynen çıksın, abdullah gül'ün, hafif de güven bunalımı dumanları ile kaplı cumhurbaşkanlığı sorgulanır hale gelsin... hatta anayasa mahkemesinde iptal edilsin - çünkü, anayasaya girdikten sonra kesinleşecek "11. cumhurbaşkanını halk seçer" hükmü, gül'ü de kapsayacak (**).

tayyib efendi & şürekâsı & gülsuyu'na daha güzel nasıl (siyasî) kazık atabilirsiniz?

pekiyi, bizim cumhurun, cumhuriyet halt fırkası davuluna halay çeken cumhuriyetçi kesimi ne yapmakta? ona buna e-mail atıp, "referanduma gitmeyin a-ke-pe nin gerçek oy oranı ortaya çıksın" diye cinâne zırvalar yumurtlamakta (***)...

size gül yetmez hakikaten dikeni de lazım be...

------
(*) insan zaten poposunun üstüne oturan bir hayvandır. burada kastedilen, gayri-iradî oturma diye tabir edebileceğimiz düşmeler elbet de...
(**) cumhura reis gül olmuş, olmamış umurumda değil... o şekilde makama gelişinden hoşlanmadım. seçimi legal idi tabii, ama siyaseten ve içtimai açıdan meşruiyeti halel görmese de zedelendi. onun için gidip genel oyla seçilip gelmesini şahsen tercih ederim.
(***) burada ilan ediyorum, bu zırvayı kim ciddiye alıp da işlerse nezdimde salak sınıfında yer alacaktır. ne yazık ki salak, temininde güçlük çekilen eleman kategorisinde değildir.

Sunday, September 30, 2007

dikkat! asıl post aşağıda...

benim acemiliğim... blogger.com'u doğru dürüst kullanamayınca, sıralama karıştı.

bugünün "post"u birkaç sayfa aşağıda; 'yetti lan bu "mahalle" ağızları' başlıklı yazı. lûtfen onu okuyunuz...

Thursday, September 27, 2007

efendi gibi eleştirmek

hani, her hangi bir uyarı, duyuru, okuma ya da tecrübeden ders mers almaları mümkün değil (*) de, cumhuriyet halt fırkası yetkilileri, ankara hukuk fakültesi dekanı metin feyzioğlu'nun, sakin ve sağduyulu görünümü ile tayyib efendi & co. & gülsuyu organizasyon içinde bir sabite (constant) işlevi yapan dengir mir mehmet fırat ile yaptığı fikir teatisi (**) sonunda ortaya çıkan somut ve yararlı görüşleri takip etseler, doğru izi de bulup, neyin münazara edileceğini kavrarlardı belki... ama ne niyet var ne kaabiliyet.

feyzioğlu hoca, taslaktaki "genel adap" zırvalığının açacağı sorunlar ile, yüksek yargıyı siyasetten uzak tutma gereğini vurgulamış. fırat ise, "siz de bir teklif hazırlayın, onu da kaale alalım" demiş. kimse de "kaç paraya satın aldınız lan?.." edasında tophane ağzıyla anyasa taslak kumpanyasına çatmamış...

bu arada, ciddi olarak, anayasada değil hukukun her hangi bir bağlayıcı metninde bile "genel ahlak, adab-ı umumî " gibi abuk subuk, tarifi imkânsız ve herkesin her istediği yere çekebileceği muğlak, içi boş kavramlar arkasına saklanıp, başörtüsü, sarık ve/veya malezyalaşmayı aradan kaynattırarak legalize etme numaralarını da kimse yemez haa... anayasa ile öyle laba luba, laga luga ile oynarsanız, er geç 21 ekimde yaşayacağınız "seçeceğimiz 11. cumhurbaşkanı hangi 11. cumhurbaşkanı olacak?" gibi abuş durumlara da alışkanlık kesbeder, kuyruğunu yutmuş yılan gibi debelenir durursunuz, yaaa... benden uyarması.

---------
(*) mümkün olsaydı, baykal yerine, ondan da beter bir şirretlik edası içinde, siyaseti her şeye ve herkese çemkirmek sanmakta şampiyon haluk koç'un adı lider adayı diye geçer miydi?
(**) alış-veriş... hangisi daha lafa benziyor?

angarya

muhterem cumhuriyet halt fırkası sever halkım... gerçi örgütünüz de, lideriniz de hakkında laf etmeye değmez siyasi unsur arasında da, artık adam sade siz sadık üyelere/taraftara eziyet etmeyi bıraktı, "kamu zararlısı" halini aldı.

en son, daha bütünü hatta nüvesi ortaya çıkmayan, hakkında dedikodu ötesinde bir şey bilmediği ama her fırsatta gübre attığı taslak metni hazırlayan ergun özbudun & sivil anayasa kumpanyasına çatmaya başladı. ne imiş, adamlar (ve bizim serap yazıcı hanım) korkunç bir şey yapmışlar... ne yapmışlar? onlara anayasa siparişi veren iktidar partisinden, çalışmalarına mukabil, para almışlar! ne ayıp! ne hiyanet! ne dalalet! ne cinayet!

halbuki, siyasi bir müşteriye, akademik nitelikte bir iş yapıyorsan, bundan para alamazsın. cumhuriyet halt fırkası başkanı, doç. dr. deniz baykal'ın vakt-i zamanında yaptığı üzere, bir rapor hazırlar, parti büyüklerine arzeder ve şansın da yâver giderse, ikbal basamaklarını tırmanmaya başlarsın. nitekim, deniz bey aynen öyle yapmış, ismet (inönü) paşa, bülent ecevit aracılığı ile eline geçen rapor hoşuna gidince, baykal'a partide güneş doğmuştur.

baykal siyasi hayatı boyunca hiç bir işe yaramadığı gibi, hiç bir "" de yapmadığı için (*), her ne kadar gûyâ emekten yana bir partinin başında da olsa, insanların harcadıkları zaman ve gayret karşılığında ödül olarak ikbal vaadi yerine, çok daha objektif bir değer olan "para" aldıkları modern çağın da hayli gerisine kaymakta anlaşılan.

deniz bey açsın da, 12 eylül faşizan dikta döneminde yapılan yürürlükteki anayasamıza bir baksın. alternatif taslaklara bu kadar bozulduğuna, kendileri de bir yenisini sunmadıklarına göre anlaşılan pek memnun olduğu o otoriter hatta totaliter mantık ile yazılmış metinde dahi, "angarya", yani millete bedava iş yaptırmak, yasaktır.

baykal farkında olmayabilir ama, anayasa taslağı yazmak, bir ""tir. üstelik, bayağı da zihni ve bedenî çalışma gerektirir. ve sosyalist enternasyonal üyesi siyaset esnafı, sahiden emekten yana ise, çalışanlar "para aldılar" diye yaygara yapacağına, "para verdiniz mi?" diye çalıştıranı sigaya çekme durumundadır.

tabii, cumhuriyet halt fırkası için "beyin" vücudun bir aksesuvarı, zihnî çaba da "efkâr" sınıfında hoş bir boşluk ve "emek" 19. yüzyıl modeli beygir gücü harcamaya dayalı enerji tüketiminden ibaret ise, o başka...

neticede, başta söylenen, sonda bir daha doğrulanmakta, cumhuriyet halt fırkası da lideri de lafını etmeye değmez siyasi unsur arasında! siyasi mevta fırka "at eşşek yönetmek" kökünden gelen siyaseti bâri doğru dürüst yapacak kaabiliyet olsa, insanların emek karşılığı ödüllendirilmelerine parlayacağına, harcadıkları emeğin ürünü, yani, özbudun taslağının içeriği ile uğraşır.

-----------
(*) 12 eylül zoraki tatili zamanında iş yapar gibi yaptı ise de, muhtemelen. temelde yine eski siyasi bağlantılar ile devran dönmekte idi.

Wednesday, September 26, 2007

yetti lan bu "mahalle" ağızları

benim talebe hatırlamıyor, onlara söyletilmemiş... bizim çocukluğumuzda bir marş vardı:


türk çocukları, türk çocukları
gözler ileri, başlar yukarı
yarınki hayat yurt ufukları...


diye giden, faşizan tek parti anlayışının "her türk asker doğar" mantığı ile bileşkesinden türeme, zihinlere üniforma giydirmeye yönelik bir şartlama - endoktrinasyon geleneğinin ürünü, adı da zaten "marş" olan ruh fukarası bestenin güftesi de bir yerinde şöyle sürmekte idi:


çocuklar aziz vatan malıdır
yardım görmeli bakılmalıdır.


hani, mala, davara, eşşeğe, bineğe yemini, arpasını, suyunu verirsin de bakarsın ya... aynen öyle, "mal"a bakacaksın ki okusun büyüsün... ezberini öğensin, vatana millete hayırlı evlad olsun. ama kendine hayrı dokunan bir birey olması şart da değil. öyle kendi başına, aklına gelen her şeyi falan da düşünmesin. yurt ufuklarına "büyüklerini sayıp, küçüklerini severek", mevcutlu ve denetimli şekilde açılsın ki "varlığı türk varlıüına armağan olsun"...


cumhuriyetin pedagojik mantığı, "teb'â devleti içindir" düsturunu ilkokul seviyesindeki, artık "kul" olmaktan kurtulan ancak da "mal"lığa terfi eden küçük "uyruk"lara böyle aşılamakta idi...


şimdi de, entelecentsiyamız "mahalle baskısı" dolayısıyla aziz halkımızın bir bölümünün başörtüsü bağlamaya zımnen zorlanacağı, diğer bölümü de, modernist kesimlerin gizli kınaması sonucu vatan evladının dinden, imandan, ibadetten mahrum kalıp soğuyacakları korkusunu gütmekteler...


garfucius (ingilizce) yazdı: 19. yy bilgelerinden (1) alman sosyolog ferdinand tönnies'in saptadığı üzere, mahalle baskısı gibi insanı sosyal olarak üniform-ist yörüngelere yönlendiren belirleyici mekanizmalar, yüzyüze, tanışıklık boyutu yüksek ilişkilerin fazla da karmaşıklık arzetmediği, bireyi kontrol eden süreçlerin gayet sıkı işlediği, küçük ve kapalı "cemaat" (gemeinschaft) türü topluluklarda yaşanır. daha karmaşık, kalabalık ve kapsamlı cemiyetlerde (gesselschaft) ise, yüzyüze ilişkiler çok daha sınırlı, kişilerden/kişiliklerden bağımsız, kurumsallaşmış, genelgeçer bazı kurallara bağlanmış anonim ilişkiler egemendir. insanlar, dar köylü mekânlarda adam adama markajı andıran bir sosyal denetim yerine, daha çok, karmaşık bir örüntü içinde birlikte yaşamayı düzenleyebilecek kadar geniş kapsamlı, menfaate rasyonel düşünme yöntemi ile ulaşmayı öngören, medenî", (yani şehirli, asla da "kentli" değil) ve şehir ruhu dolayısıyla içselleştirilen normlar (kurallar) çerçevesinde hareket ederler. normların uygulanmasında umum (2) menfaati adına devlet gibi bir otoriter unsurun münhasıran (exclusively) kullandığı yaptırım gücü, çevreden gelen kınama-onaylama zincirinin yerini alır.


özetle, birey nasıl davranacağına geleneğe, dine, duyguya, metafiziğe göre değil, normların bilinci ile, kendi mantığına dayanarak karar vermek durumundadır. mantık, illiyet (3) atfetme bağlamında, hemen hemen her yaratıkta mecburen bulunan bir özelliktir. gesselschaft, karmaşık bir yapıyı simgeler. ilişkiler ne denli karmaşıklaşsa da, uslamlama (akıl yürütme) yöntemi, matematik ölçütlere uyarlanarak "rasyonalite" boyutuna erişmiş olmayan kişiler de toplumun bir parçası olarak o karışım içinde mevcutturlar. dolayısıyla, karar vetiresinde yine din, gelenek, adet, töre gibi düşünce ve davranışı kollektivize ve uniforme etmeye yarayan müesseselere atıfta bulunan kişiler de tabii ki etrafta var olabilirler. ancak, değişmeyen şudur ki, ne yapacağına ilişkin nihaî kararda belirleyici, insanı çevreleyen topluluğun tercihleri değil, bizzat kendi bilgisi ve ona dayanan iradesidir.


ayrıca, ilişkiler ne kadar cemiyete özgü anonimite çerçevesi içinde yürüse bile, elbet de insanın daha dar anlamda cemaat oluşturduğu, aile, dostluklar v.s., bir kaç yakın ilişki örüntüsü de daima vardır. her grup, kuralları ile birlikte varolduğu için, onlar da kişi üzerinde hem sınırlayıcı, hem yönlendirici etkiler yaparlar. burada önemli unsur da, insanın o dar çerçeve içindeki varlığının ne ölçekte mecburî, ne ölçekte gönüllü, ihtiyarî ve iradî olduğudur. bariz şekilde ortadadır ki, gemeinschaft türkçede kırsal diye pası kalaylanan köylülüğe özgü bir sistematik, gesselschaft ise şehirli, medenî bir örgütlenme ürünüdür.


eğer, toplum denen insan yığını, medenî hayatın bağlayıcı harcı demek olan özgün bir kültür geliştiremeden şehir adı verilen mekânlara doluşmuşlar, yanlarında da cemaat tarzı örgütlenmelerini getirip, şehre aynen yamamışlar ve en korkuncu, orada daha önce varolan kültür örüntülerine egemen kılacak biçimde ikâme etmişler ise, çoğu zaman sınıf ilişkilerini dahî aşan bir cemaatleşme şehir mekânı içinde de kendini gösterir. kültür, bir "zihin biçimi"dir. köylülük, o zihin yöntemini, özgürleştirici değil, kısıtlayıcı hükümleri ile tüketmeye başlar, çünkü şehir, sırf mekân olarak bile serbestî çağrıştırır. dar kalıpların alışkanlıklarını zorlar. şehri işgal eden gemeinschaft içinde daralan kafalar, kontrol edemedikleri serbestlikten korkar, muhtelif yasaklamalara girişerek, bir yandan zenginliğini ve diğer nimetlerini sömürdükleri o kültürel mekânı, tanıdık, bildik normlarla dönenbir gemeinschaft çevresine indirgemeye çalışırlar. taşra bu şekilde varoşa evrilir. insanlar, gruplar halinde markalaşır, tekdüzeleşir, özellik ve özgünlükleri tesviye (4) edilir; böylelikle aynılıktan doğan sun'î bir güven hissi yaratılır. şehir, medenî dinamiğini kaybeder, kentleşir.


ancak bu arada şehir de etkisini sürdürmektedir. sırf fizikî zorlamaları ile bile, mesela, kadınları gecekondu mahallesinden çıkartır, nişantaşı'na, çankaya'ya, kordon'a çalışmaya gönderir. o adaptasyon süresi ve de süreci, sosyal bilimler alemimizin evrensel gurur kaynaklarından mübeccel kıray hocamızın sosyoloji bilimine armağan ettiği "tampon kurum ve mekanizmalar" aracılığı ile geçiştirilmeye çalışılır.


bütün bu anlattıklarımda eksik olan tek unsur ise, "birey"dir. birey, bizzat modernitedir. birey, kişiliği, imkanları oranında özgürce gelişebilen insandır. birey, gemeinschaft darallarında gelişmesi çok güç olan bir medenî üründür. bir şehire ait olduğu ölçüde de, kosmopolit, yani her şehrin de hemşehrisi, dünyevîdir. hayatına yön veren kurallar en duygusal oldukları zaman bile rasyonalite terazisinde tartılabilir, gemeinschaft'a özgü metafizik ölçütlerle değil.

demek ki neymiş? mahallenin, köyün vs. baskısından mı çekinmektesiniz? inançlarınızdan başlayarak tüm "bilgi"lerinizi kabullenmeden önce gözden geçirebilir misiniz - çünkü bilgi zaten inançtır, bütün mes'ele, inanmak için yeğlenen ikna yöntemindedir -? kutsal saydıklarınızı ne bahasına da olsa da, seküler bir rasyonalite ile baştan tartabilir misiniz? kendinizi bu "eleştiri"nin merkez odağına yerleştirebilir misiniz? yetersiz bulduğunuz yerde ve takdirde, kendi kişiliğiniz ile de güreş tutabilir, sırtını yere vurabilir misiniz? düşünce, tutum, davranış kalıplarının kolaycı güvenliğini terkedip, düşünme yönteminize sorgulamacılığın kirpi oklarını yerleştirebilir misiniz?

kolay mı sandınız? son 40 yılda bunu sadece hippieler bir ölçüde becerebildi. onlardan önce de pek az filozof çoğunluğun ana kucağından kopup da existentialistler gibi, kendi karanlıklarınnı zihinleri ile ışığa boğmaya cesaret edebildi. medeniyyet, onlardan ışığı kullanmayı öğrendi. şehri medenî kılan zihin yöntemi, post-moş (5) konformizmler ile değil, reddiye (negation) ile umumun içinde özgün yerini bulmayı birey için mümkün kıldı. medenî olmak ile birey olmayı birbirine yakın tecrübeler haline getirdi.

yoksa, o mahalle baskısı dediğiniz olgu, her zaman, her yerde var ve hep olacak. insanlar, hepimiz, her birimiz, kişiliklerimizin direnmeyi başaramadığı noktada ona bir türlü boyun eğeceğiz. bu boyun eğmenin derecesini de, aklımızın sağladığı imkânları ne ölçüde özgürleşme arzumuzun emrine verebildiğimiz belirleyecek. paradigma özgürlük değilse, kimimiz başını zorla örtecek, kimimiz imaj uğruna bilmem ne kafeden çıkmayacak, bilmem ne mağazası dışında bir yerden giyinmeyecek; illa da bilmem ne marka cip kullanmazsa, en önce kendisi kendini adam yerine koymayacak...

eh çıkıyor ortaya değil mi, neden öncelikle türban takma, çarşaf giyme, cübbe-sarık ile dolaşma hakkını değil de kıçını, başını, göbeğini açma hakkını korumak gerektiğini?

--------

(1) az önce tv'de hasan bülent kahraman, tarihî perspektif sana-geldiği eskiye bakış katıklı geleneksel laf kalabalığı içinde "mahalle baskısı" kavramını şerif mardin hocaya mahsus bir kurgu gibi sunmakta idi. mardin hoca elbet de olguya pek de hoş bir ad taktı ise de, tönnies ile sınırlı olmayarak çevrenin birey üzerindeki şekillendirici baskısı ilm-i içtimaiyede (sosyoloji) hayli eski bir illgi alanıdır. ruhiyat-ı içtimaiyede de (sosyal psikoloji) "peer presure" veya grup baskısı gibi başlıklarla, bıktırasıya incelenmiş, kurcalanmıştır. sosyal bilimi medya tatavası sananlara duyurulur. isterlerse veysel batmaz ile yazdığımız "ben ve toplum" adlı kitaptan bir kopya satın alıp, oradan bazı "basic" bilgileri öğrenebilirler.

(2) amme, kamu ama kamunun düşüncesi, "efkâr-ı umumiyye" diye de anılan kamunun "oyu" değil...
(3) aetiology, sebeb-sonuç ilişkileri
(4) aynı seviyeye getirmek
(5) postmodern-ist...

Sunday, September 23, 2007

otuzbirim, kare asım... ah kıprısım kıprısımmm...

kıbrıs ile ilgili çocukluk anılarım, "kıbrıs türktür türk kalacaktır, makarios ittir it kalacaktır" nev'inden selis sloganlarla, sokaklar dolusu nârâlar atarak "nümâyiş" (gösteri) yapan, yıkanmamış, heyecanı hezeyana dönüşmüş, gözlerinden hiddet fışkıran, koyu giyinmiş ve maalesef genç kalabalıklar ile; şahane mezeleri erken yaşta damak tadımı şekillendiren ankara'nın meşhur delicatesseni trakya pazarı'nın kapanmasında somutlaşır. sınıf arkadaşım, babası çiçekçi yanni'nin, mahalledeki izmirli aliko'nun trakya pazarı' nın adını zaten ebeveynlerimden duyduğum, artık da unuttuğum sahibi gibi, pek de ülkeleri olarak benimsemedikleri bir yunanistan'a zoraki gurbetçi gitmeleri de, hep ruhumun bir kıyısında kıbrıs davası ile birlikte uyanan bir istifham (1) olagelmiştir...

kıbrıs, bilhassa türkiye'nin askeri müdahalesinden beri, şu veya bu şekilde benim neslim kadar, izleyen her kuşağın da boynuna değirmen taşından, giderek de ağırlaşan bir kolye gibi asıldı kaldı. kimyevi etkileşimi değiştiren ama kendisi aynen kalan bir katalizör gibi, türkiye'nin modernite ile kucaklaşmasını geciktiren her vetirede (2) ve her olayda doğrudan veya dolaylı ama hep olumsuz bir etki yaptı.

felsefe fukarası bir topluluğun, ancak dağını taşını sömürüp, yakıp, yağmalayıp, beyaz kübik betonlarla kıyılarını örerek "sevdiği" bir ülkede, doğal olarak az gelişen "patriotism" yerine moda kılınan "milliyetçilik" heveslilerine, bazı tarihî veriler ile hatırlatayım durumu:

kıbrıs fatihi eco (bülent ecevit), 1974 eylülünde, harbin orta yerinde, dinci me-se-pe ile ortak hükûmetini dımdızlak bırakıp kaçtığında (3), dünya ölçeğinde adada makul bir çözüm arayışları başlamıştı. ülkenin kasasında da hayli sunturlu bir meblâğ sayılabilecek iki milyar dolar döviz rezervi vardı. bi dakka bi dakkaaaa... burun kıvırmadan önce düşünün ki, aynı tarihlerde yüksek teknoloji, sermaye-yoğun yatırım modeli ile kalkınma hamlesini başlatan taiwan ve kore de, yaklaşık o miktarlarda birikim ile yola çıkmışlardı... ayrıca, kanlı bir (12 mart) darbe vetiresinden yeni çıkan ülke, sınırlanan işçi hakları, modern serbestiler vs. yanında hâlâ iyi kötü ayakta durabilen demokratik kurumları ile kalkınmayı aksatmadan çalışabilir vaziyette idi. ithalatı ikame sanayii bile, rekabetçi bir yapıya yönelmenin eşiğinde idi.

kahraman olarak gömdüğünüz fatih eco hükûmetten kaçtıktan sonra, muhtelif şeyler oldu:

eco'nun koalisyon kurarak meşruiyet kazandırmaktan öte, bir de iktidara taşıdığı me-se-pe (4)önderi necmettin erbakan hoca ve şimdi tayyib efendi & şürekâsı & gülsuyu tarafından çaktırmamaya çalışarak temsil edilen milli görüş mücahidleri, müslüman akıncıların osmanlı devirnde fethettikleri topraklarla bir tuttukları kıbrıs'ta her çözümü kilitlediler. normalde makul bir adam olsa da, iktidar hırsı dışında hiç bir sebeb-i mevcudiyeti varolmayan, yönetimi süresince dökülen kan lekesi hâlâ bile silinmeyen, hükümet gücünün sokaktaki eşkiya ile paylaşılarak icra edildiği o acaip milliyetçi cephe koalisyonlarının mimarı süleyman demirel de me-se-pe'ye ve erbakan'a mahkum olduğundan, sorun kemikleşerek nesil, nesil aziz milletin üstüne yığıldı.

bu arada, ekonomi de bir-iki yılda demirel'in ifadesi ile 2 milyarlık rezervden "70 cent'e muhtaç" hale geldi. ne de olsa, ordu, bir başka toprakta, aktif ve müteyakkız halde hazır durmakta idi ve maliyet muhteşemdi. iki milyar dolar suyunu çekti ve yerine de konamadı çünkü:

1. başta abd'nin askeri alanda ve kongre onayı ile koyduğu olmak üzere, avrupa ve hatta üçüncü dünya ülkelerinin fiilen uyguladığı "gizli" bir iktisadî ambargo, türkiye'nin boğazını cendere gibi sıkmakta idi. erbakan ve askeri müdahaleye "barış harekâtı" adını takan ve bunu da dünyanın yutacağını sanan ecevit, çözümü taviz ve geri adım atma ile eşanlamlı kılmayı, rakiplerini altedecek bir muhalefet taktiği sanan dar görüşlü siyaset esnafı, hiç bir proje üretemeyen türk diplomasisinin mon chér neferleri, konuya sağduyu ile yaklaşmayı bir türlü beceremeyen hamasiyat mahkumu basını, resmi tezi desteklemeyi bilimsellik zanneden ulema vs. ile türkiye'nin son 30 yıllık dış politikasının (apo denen sefil ile birlikte) temel belirleyicisi rauf denktaş her ne kadar "kıbrıs türkünün haklı davası" diye debelenseler de, dünya (5) türkiye'nin kıbrıs'taki varlığını "işgal" olarak görmekte idi. kıbrıs cumhuriyetinin "resmi" başkanı başpiskopos makarios, türkiye'nin hiç yüz vermediği, birleşmiş milletlerde dahi üyeleri aleyhine oy kullandığı bağlantısızlar hareketinin önde gelenlerinden olduğundan, üçüncü dünya da türkiye' yi kazımamaktaydı. hattâ, kıbrıs'ta federe devlet ilan edildiğinde, bangladeş önce tanıdığını beyan etmiş, ankara'da bayram havası yaşanmış ama bandung üyesi dakka, 24 saat içinde tanımadan caymıştı.

2. rezerv para, askeriyenin, kıbrıs'ın ve türk siyasetinin [hac farizası (6) gibi] ihtiyaçlarına harcanınca, teknolojik atılım için kaynak kurudu. enflasyon yüzde yetmişlere dayanmıştı. ülkenin kredibilitesi ekside bile değildi. bu arada, iktidar tekrar, demirel'den apartılan 11 bağımsız ve bir - iki çurçur parti ile kurduğu "yamalı bohça" koalisyon ile eco'ya geçmişti. dünya, kıbrıs fatihinin bir kahramanlık daha yapıp, askeri istila altındaki topraklardan biraz feragat etmekle sorunu çözeceğini umarak, destek vermekte idi. ama eco, artık sadece erbakan'ın değil, demirel'in de baskısı altında idi. "taviz" gibi algılanacağından korkarak, hiç bir çözüme yanaşmadı. zaten merhum eco'nun siyasi özellliği de, sorunları yaratıp, asla çözememesi; üstelik de kendini "enkaz devralan" kurtarıcı gibi yutturabilmesi idi.

asayiş eco devrinde büsbütün bozulup, sağcı-solcu gençlerin cesetleri beşer-onar toprağa verilirken, ekonomi de dibe vurdu. eco'nun sosyal demokrat etiketinin dışarıdan mali destek almasına da yardımcı olacağı sanılmakta idi ama türkiye'ye güven pek cılızdı. topu topu 60 milyon dolar kredi açan aşağı saksonya eyaleti maliye bakanına muhalefet lideri demirel'in taktığı ad ise "aşağı saksonya defterdarı" oldu. bu kesatlıkta, türkiye'nin fecî ekonomik görünümü yanında, 1970lerin başında abd'nin dolar-altın paritesini terki, 1973 petrol ambargosu ve dünyanın bir teknolojik devrim ile çıkacağı krizin çalkantıları, viet-nam sendromunu atlatmaya çalışan amerika'nın siyasi-iktisadi bocalaması vs. de etkendi tabii. ancak, kendimizi aldatmayalım; ekonomik bunalımda temel neden, türkiye'nin devlet-ağırlıklı iktisadi yapısının iflas etmesi idi. nEtekim, 12 eylülün ve turgut özal mangıperestîsinin (7) değiştirmeye çalışıp da çuvalladığı alan da bu idi. neden mi çuvalladılar? yine mesela, kore ve taiwan 1980 başlarında sermaye yoğun yüksek teknoloji satın alıp borçlanırken, yeni tekno-kapitalist sınıfların kendi iktidarlarını boğacağından korkan türk memurin (bürokrat) tayfası, "aman borçlanmayalım" yaygarası ile, mevcud kaynakları populist politikalar için son derece elverişli, eğitimsiz köylü yığınlara şehirlerde istihdam sağlayan emek-yoğun geri teknolojiye harcadılar da ondan...

3. en acısı da, toplumun kültürel tükenişi idi... düşünceden sanata, modadan tatil yapmaya her modern sosyal unsur o ya da bu politik güruh tarafından, "burjuva emperyalizminin yardakçılığı"; "yabancı kuvvetlerin milli kültürümüze vurduğu darbe" veya "gâvur işi" türünden gerekçelerle fiilen yasaklanmakta, hatta, kaba kuvvet kullanılarak bastırılmakta idi. tek boyutlu, müslüman tozlu ama alabildiğine taşra bağnazlığı kokulu bir (köy değil) köylü kültürü, düşünce ortamını, sağ, sol, dinci, laik gözetmeden her taraftan hızla sarmakta idi. her şey basmakalıp dogmalarla açıklanmakta, kritik düşünenler yokedilemezlerse, tehdidle, dayakla caydırılmakta, en azından da, afaroz edilmekte idiler. bendeniz, gözlerimle, odtü kantininde bir gitarcının çalgısının "deeaaavirimci" solcu militanlar tarafından kafasında kırıldığını ve "saz çalsana ulan halkımız gibi..." diye dövüldüğünü gördüm. "demokratik solcu" kıbrıs fatihi eco'nun 1974 iktidarında, trt'de gösterilen ilk yerli dizilerden birinde de, çalışkan ve mert proleter protagonist, reklamcılık gibi yoz işlerle uğraşan birine, "işçinin deodorant ile ne alıp vereceği olur ulan?" gibi mânidar bir laf etmiş idi.

evrensel beslenme kaynaklarından giderek soyutlanan ve tamamen köylülüğün hakimiyetine giren türkiye kültür hayatı, kıbrıs sonrasında ülkenin yalnız bırakılmasının da etkisi ile, dış dünyadan hepten uzakklaştı... zaten bünyesinde varolan eğilimini pekiştirerek, iyiden iyiye "intraspektif", yani içedönük bir karakter edindi.

deodoran kullanmak gibi "burjuva" bir dekadans sergilemektense vücud kokularını yeğleyen köy kökenli türk işçisi gibi, iyice köylüleşen türk kültürü de ter kokmaya başladı. giderek aracman (arrangement, türkçe söz uydurulmuş gavurca şarkılar) müzikten, sekis (sex) avantüriye (adventure) filmler yolu ile, "cigarası malbora" seviyesine doğru bir kültür devrimi yaşandı.

meselenin sınıf boyutu atlanmasın diye anımsatayım; malbora (marlboro) 1983 tüketim devrimine kadar, türkiye'ye kaçak giren bir marka idi. hafiften mafyatik metodlarla, pek de kural tanımadan kazanılan, hoş miktarlarda paranın, içenin cebinde bulunduğunu ima eden bir gösterge idi. şarkılara girmesi, özal ile şahlanacak olan "kıroyum ama para bende" hayat düsturunu haber vermekteydi. devrin askeri iktidarı da, onu izleyen mangırperest hegemonyası da, düşünceden bayağı korkup çekindikleri için, düşünmeden harcayan, dinine bağlı ama militan olmayan, siyaset konuşacağına futbol tartışan, sağcılık solculuk yapacağına takımına sadakat ile avunup, siyaseti siyasetçilere bırakan topkafa (8) bir ahalinin en "emniyetli" halk olduğu fikrindeydi zaten.

haa... aklıma gelmişken, bu arada... din ve futbolun türk kültür tarihinde birlikte yükselmelerinin sebebini inceleyen var mı acaba?

yaa, işte böyle, kıbrıs bakın nelere sebeb oldu son 35-40 yılın türkiye'sinde...

nereden mi aklıma geldi durup dururken kıbrıs? dün 1974'ten beri ilk kerre bir ka-ka-te-ce gemisi türkiye dışında bir limana, suriye'nin latakia/lazkiye limanına yolcu taşımış. maaşallah demek şart tabii...

umudumuz neymiş pek iyi? kumarbaz arabları alıp, kuzey kıbrıs ta bir güzel söğüşlemek...
"kıprıs türkünün haklı davası", demek dû-bara, pişti ve otuzbir sayesinde, nihayet alem-i islamiye tanıtılacak.

ne denir? şeytanınız bol olsun.


------
(1) soru işareti
(2) hani şu tırmanan kurumsal cehalet müessesesinin süre (müdded) ile karıştırdığı "süreç"in asıl adı...
(3) sosyal demokrat eco, kıbrıs çıkarması ile kazandığı şanı oya tahvil etme umudu ile, gayetle sağcı demokratik parti ile de flört ederek seçime gidebilmek uğruna, pek anlaşamadığı, af konusunda da yeni kazıklandığı necmettin erbakan ile kurduğu hükûmetten istifa etmişti. ama başbakan yardımcısı erbakan ortağının istifasını kabul etmeyerek, yerinden ayrılmamakta idi. eco, bir müdded bekledikten sonra, tasını tarağını toplayıp, kendiliğinden başbakanlık mevkiini de, mekânını da terketti. "ben artık oynamıyorum, ne haliniz varsa görün," diye de bir basın toplantısı yaptı, çekti gitti. eco bu cevvaliyeti gösterdiğinde, kıbrıs'ta ikinci harekâtın üzerinden iki ay geçmemişti bile. yani, muharebe bitmiş olabilirdi ama, savaş hâlâ sürmekte idi. memleket erbakan'ın eline kalmasın diye, sadi ırmak'a hemen bir "caretaker" hükûmet kurduruldu. ırmak güvenoyu alamayınca, türkiye, bütün meseleleri ile, süleyman demirel hükmü altında ülkenin, iktisaden de, siyaseten de, asayiş yönünden de felakete sürüklendiği birinci milliyetçi cephe koalisyonunu kurana kadar, aylarca başsız kaldı.
(4) milli selamet partisi, erbakan ve avanesinin milli nizam ve akp/refah arasında kurdukları bir milyon kadar partinin ikincisi ve en etkili olanı...
(5) ve de meselâ, o zamanlar galiba maocu olan şimdilerin "ulusalcı"sı doğu perinçek...
(6) demirel, meşhur 70 cent lafını hac ile ilgili olarak söylemişti. adalet partisi meclis grup toplantısında yaptığı konuşmada asıl dediği de şöyleydi "memleket 70 cente muhtaç iken biz 70 milyon dolar bulduk ve hacılarımızı ibadetlerine yolladık..."
(7) milton friedmann' monetarizme nazire, "parasever" karşılığı. uydurmaca...
(8) aziz halkıma topkafa dedim diye bana kızmaya hakkınız yok! daha bir yıl önce turkcell super lig reklamında bu figür kullanıldı. özetle benim topkafa demem tahkir değil, tesbit.