Friday, September 21, 2007

kim takar anayasaya türbanı!

bana n'ooolur şu türban anayasası konusunda bir şeyi anlatsın birisi... vallahi oradan bakıyorum, buradan süzüyorum, bir türlü aklım kesmiyooooorrrr!..

şimdi, hatunlar, sırf erkek milleti onları görüp de azmasın diye taktıkları başörtüsü (*) ile üniversite ve sair "kamuya ait ve açık" alanlara serbestçe girebilsinler diye anayasa değiştirilmekte ya... işte tam da bu anayasaya "inkılap kanunlarına aykırı olmamak şartıyla üniversitede giyim serbesttir" diye bir madde eklenecekmiş...

imdiiii... aslında, kılık kıyafet ile ilgili bir düzenlemenin ülkenin temel hukuk metni olan anayasada ne işi olduğunu sorarak işe başlayabiliriz. hakikaten de, bu düzenleme normalde bir kanunla pekala yapılabilir; anayasa da bu kanunu aykırı düşürecek maddelerden arındırılarak hafifletilir. amma ve lakin, biiiirr; bizim melmekette malum, normalde, kanunlar anayasaya değil, anayasalar kanunlara aykırı olamazlar; ikiiiiii, mevcut anayasamıza kıyasla taslak aşamasında bari ilerleme olduğu söylenebilir: çünkü 1982 anayasasının ilk metninde "serserilik yasaktır" kabîlinden bir madde bile mevcud idi...

ama benim takıldığım o değil...

toplumum, hukukun ne demek olduğunu kavradığı hangi medeni ülkede anayasanın bir maddesine, ya da metnin bir kenarına "falanca kanuna aykırı değilse" diye bir şart
düşülebilir?

kanuna aykırı ise zaten yasak değil midir o eylem? pek iyi de, mesela adam öldürmek veya banka soymak anayasada "ceza kanununun suç saydığı eylemler" olarak hassaten belirtilmediklerine göre, şimdi kanuna aykırı olmayan suçlar kategorisinde mi mütalaa edilecekler?


--------
(*) evet, debelenen debelenmek istediği kadar debelenebilir ama madem ki amaç aynıdır, başörtüsü ile türban denilen serpuş da özde aynıdır. aradaki fark ismail türüt'ün dangalak zırvasını böğürte anırta veya "normal" ses ile dinlemek arasındaki fark kadardır. değil mi ki dinlenmektedir...

Thursday, September 13, 2007

başı örtükler mi kıçı açıklar mı?

"melmeket entelecentsiyası", yine körün değneğini bellediği gibi, türban ve sair dini hassasiyet gereği/simgesi giyim ve donanım ile üniversiteye, resmi daireye hastaneye falan girilir mi; sivil anayasa "türban"a yol açılırsa sarık (*) da aradan fırtar mı, ya da çarşafa dolananlara ne olur gibi örtülü cinsten ulvi mes'elelerle uğraşmakta.

her zaman olduğu gibi, özgürleşme münazaraları tek boyutlu; üstelik güncel ve acil ile de sınırlı... olaya, o da "magazin" tarafına ağır vererek eğilen üç - beş gazeteci dışında, başını
örte(meye)nlerin derdinden, kıçını aça(maya)nların derdiyle uğraşmmaya akıl ve vakit bulan yok denecek kadar az.

kenan (the conan) paşa, mekteplerde başörtüsünü kat'iyyen yasaklayarak konuyu "gündem"e taşıdığından bu yana (ki, çeyrek asırı idrak ettik) ben türban, başörtüsü, peçe, çarşaf vs. dini hassasiyetten giysi kuşandı diye tutuklanan, mahkemeye verilen bir tek allah'ın kulunu hatırlamıyorum!

gelgelelim, daha geçenlerde bir hanım, "açık saçık kıyafetle" köprüde balık tutmaya kalkıştı diye devletimizin hışmına uğradı. şaşmaz adaletimiz ve onun vazifeşinas kolluk kuvvetleri, kolbaşı cerrah ağanın subaşıları, kadıncağızı derdest edip götürdüler. ve hakkında dava açıldı...

benim bildiğim, türkiye cumhuriyet kanunlarında "edep yerlerini" (**) açıkta bırakmak dışında, neyin "açık saçık" sayılabileceğini saptayan kriter yok!

şebek poposu kadar bariz biçimde, bu zavallı kadın, köprüde balık tutmaktan başka işi, gücü olmayan, fena halde abaza, bacaklarının arasında tepki yaratabilecek her hangi bir uyarı ile karşılaşınca kulaklarının arası tamamen dümura uğrayıp, haliç'e olta bile salllayamayacak hale gelen, muhtemelen bıyıklı, ter, sarmısak veya başka bir şey kokan, fosur fosur sigara içen, muhtemelen esmer, ilkokul üçten terk, yazılı her hanngi bir metin okuyanı ya gomonist acanı ya da ipne sayan, hattâ sanan, fena halde erkek ama cinsi becerisini de asla test edememiş üç-beş veya üçyüz-beşyüz sevimli vatan evladı tarafıından gammmazlanmış, a-ke-pe'nin mücahid eğilimli zaptiyesi de görevini ifa edip, hanım hakkında tahkikat başlatmış.

bu olay gâvuristanda olsa, barolar, hukuk fakülteleri, meslek örgütleri, hürriyet, hukuk, demokrasi taraftarı solcu ve sağcı politik örgütler, en azından "böyle keyfi uygulama olmaz" deyen birer demeç yayınlar, basın ve medya kadını kimin şiikâyet ettiğini bulur, kimliğini, sosyo-politik eğilimlerini, suç-sabıka kaydını vs. araştırır, aleme bir güzael maskara ederdi. tabii her toplumda emsallerine rastlanan vakit, makit, nakit gibi çurçur paçavraların oradaki muadilleri de, abazsa muzevirleri savunmaya koyulurlardı - ama emin olun ki, demokrat oldukları için, hiç biri de kadının hukukunun (haklarının, yani) katledilmesine cevaz vermezdi.

işin bir de türkiye'ye özgü bürokratik yönü var tabii. bu kadıncağız hakkında "kıçını açma davası" başlatılırsa, yaklaşık iki-iki buçuk sene sonra, nihai karar ancak çıkacak. muzu ithal eden bir muz cumhuriyeti konumuna düşmeyeceksek, her şeye rağmen, türkiye'deki yargı böylesine abuk bir davada hanımefendiyi mahkum falan da etmeyecekl...

gelgelelim, üç sene boyunca kadıncağızın ne zaman bir resmi işi olsa, hatta, sağa sola gitmek için vize talebinde bulunsa, karşısına ge-be-te denen bilgi-istihbarat formu çıkacak ve formun üzerinde "ahlaka aykırı davranıştan soruşturulmakta" yazacak...

varsa (***), vicdanınızın üzerine elinizi koyun ve itiraf edin... bu kadının düşürüldüğü durumda olmak ister misiniz? ve daha da önemlisi, haydi geçtim sıcak havada rahat rahat balık tutulacak bir kıyafet ile kadınlara fiilen kapalı bir erkekler cinnetinde gezmesini, köprüde anadan üryan bile dolaşsa, yine de haketmiş olur mu idi bu tür bir yarı resmî destekli kollektif tacizi?

hadi şimdi söyleyin bakalım tesettür demokratları,

örtü altına girmek isteyenlerin yanındasınız da, hürriyeti açıklıkta arayana neden destek olmazsınız? aklı etin hikmet ve hakimiyetinden kurtarmaya sizin de mi aklınız yetmemekte?

söyleyin bakalım...

biiiirrr... bu cinnet vatanda baskı ve tacize (ing: persecution) başı örtükler mi, kıçı açıklar mı daha çok uğramakta?

ikiii.... madem demişkıratsınız (****), bikini ve şort ile üniversiteye falan girme hakkını savunmaksızın türbanperestlik etmek nasıl olmakta da özgürlükçülük olmakta?

----------
(*) türban diye, esasında, bizim mütedeyyin hatunların başlarına doladıkları o acaip çaputa değil, sarığa denir. hattâ, ingilizcede "better the turk's turban than the pope's tiara" diiye bir laf vardır ki.... bir başka sefere inşaallah.
(**) ki o bile yoruma tâbi... cinsî organ göstermek bile yerine göre müstehcen değil.
(***) bende yok. rasyyonel aklın olduğu yerde vicdan, merhamet, insaf gibi şarklı hissiyata gerek kalmaz. iş mantıkla zaten hallolur.
(****) bayar-menderes'in köylü sürüleri "demokrat" kelimesini telaffuz edemeyince, ortaya "demirkırat" diye bir laf çıkmıştı ya, hani demirel'den ağar'a üstüne bineni sırtından atan "kır at" da oradan gelmedir... demiş kır at da varoş-sal sosyetenin aş, iş oş, uş, foş gibi soneklerle zenginleştirdiği türkçeye yeni bir katkı benden... yok canıııımm... teveccühünüz.

Tuesday, September 11, 2007

kahvetülkıraat

köy ve de memleketimizde köyün nisbeten "urban" mekanlara uygulanmış versiyonu olan mahalle kahvelerinin tabelalarına dikkat ettiyseniz, kıraathane ibaresini görürsünüz. şanslı bacak (*)kıraathanesi meselâ...

bol bol bıyıklı, genelde esmer, tıraşı gelmiş, solgun yüzlü, hafif ter veya vücut kokusu yayan amma zaten yaz günü açık havayı bile sigara duman ve zehiri kesif biçimde sardığından kokusu pek farkedilmeyen, sağlıksız görünümlü erkeklerin şakır şukur taş, bol sinkaflı tavla, nadiren pişti, neredeyse nesli tükenen bir kaç kişinin de maça kızı, ohel vs. oynadıklarıı, tv'nin hep açık olduğu, ortalıktaki basılı kâğıtların umumiyetle sandviç sarmak veya çöp dökmek için kullanıldığı bir mekânda kıraat eyleminde bulunan ya kimse yoktur, varsa da, ya meczub ya da pasif homoseksüel (**) yerine konur.

kıraat, lisanımızda, okumak anlamına gelir.

cumhuriyetin resmi ideolojisi, çalışmayı erdem sayar. sayar da, ekseriyeten köylü, azıcık da memurdan müteşekkil bir toplumda, çalışmayı da ancak bürokratik kriteria ile tanımlayabilmiştir. çalışkan türk memuru saatinde işine gelir, mesai bitene kadar daireden ayrılmaz. arada sırada, işi neyse onu da yapar ama daha çok çaktırmadan gazete okur, dedikodu yapar, eskiden spor toto, şimdilerde iddaa kuponu doldurur, esner, kumpas kurar, hanımsa elişi, örgü falanla da uğraşır, gençse hoş memurelerle cilveleşir vs.,vs...

çalışkan türk esnafı, karga kahvaltı etmeden dükkanı açar veya açtırır ki geçen memura simite katık peynir, zeytin satsın; namaza gider, arada kahveye (kıraathane) uzanır, dükkan kapısında tavla oynar vs.,vs...

kahraman türk köylüsü ise kahveye ve camiye gider, arada tarlaya karısı iyi çalışıyor mu diye teftiş için uğrar, tekrar kahveye gider vs., vs...

yani , fizikte verim (efficiency) ile özdeşleşen bir üretkenlikle değil, belli bir mıntıkada geçirilen zaman ve toplamda harcanan beygir gücü (horse power) ile tanımlanır. o yüzden de türk çalışma hayatı, özünde enerji ve zamanda yoğunlaşan bir israf ekonomisini temsil eder.

ve fakat, türk ideolojik olarak çalışkandır. çalışkan adam, boş zamanlarını da değerlendirir. nasıl değerlendirir? tabii ki okuyup, kendini eğiterek...

o yüzden de, türkiye'de köyde de, (pay-i taht diye yutturulmaya çalışılan köyler manzumesi istanbul ve modernite özentisi zavalllı kasaba ankara da dahil) köy azmanından başka bir şey olmayan üç buçukuncu dünya şehir müsveddelerinde de, asla "kahve"ye rastlanmaz. hepsi kıraathanedir, yani, okuma evi!.. (***)

hatta, zaptiye zihniyetli resmi ideolojinin silahı eline aldığı dönemlerde, ya da havaliye zaptiye ruhlu bir vali veya kaymakam atandığında, kahvelere zorla kütüphane bile koydurulur. içine de ele ne geçtiyse o kitap tıkılır. bir bakarsınız, o kıllı ve kokulu tütünkeş erkekler, anadolu'nun bilmem hangi ücra köyünde barbara cartland'ın yazdığı, bir hemşirenin veremli bir barona duyduğu acıklı aşkı hikaye eden romanı, gûya okumakta... üstelik de pembe ve çiçekli bir cilt içinde!..

bizim laz ali'nin (tuna) deyişi ile: "bu çocuk okumaaaaaazzz!.."

-------
(*) vale/oğlan kartının bir adı da bacaktır, malumunuz...
(**) malum, aktif homoseksüalite memleketimizde erkeklikten sayılır.
(***) doğrusu bazan da düşünürüm, acaba halkımın okuma allerjisi pek de barışık oolmadığı kubat ve zorba yönetici bürokrasi ile o zamanlar derinde sakladığı, şimdi yüzeye vuran sınıfsal - toplumsal çelişkinin bir sonucu mudur diye...

medenî olmayı hep reddetmek...

herbert spencer'ın neredeyse 200 yıl önce yazdığı militer / sınai toplum dönüşümünü hâlâ tamamlayamamış insan toplulukları arasında bulunduğumuzdan, son günlerde "sivil anayasa hazırlığı" diye ortaya atılan, aslında çoktaaaaaan da bitirilmiş olması gereken siyasi düzenlemeye, başta atatürk'ü inhisar mevzuu yaparak meşguk sosyal meşruiyetini sürdürmeye meraklı zaptiye kesimde bir "şüphe ile yaklaşma" havası sezilmekte.

"sivil", malumunuz "medeni" demek. biri latince "cite", bir arabca/ibranice "madina" (medine) kökünden türeme. üçbuçukuncu dünyada, trafikten gürültüye kadar her şeye, her konuya köylü, bilemediniz en babası varoşlu (*) düzeyde tepki gösteren bir yığının (?) "medeni" bir toplum sözleşmesine reddiyeci kuşku ve tepki yerine eleştirel rasyonalite ile bakmasını beklemek de abes zaten...

ne yani? "asker çizmesinin topuğu altında" gûya zorla amma anlaşılan, o bahaneye sığınıp bayağı da gönüllü olarak, yüzde 90-küsur ile kenan evren ilavesi ile bağrınıza bastığınız 1982 anayasası ile, zapt-ü rapt altında birkaç yüzyıl daha mı geçirmek isterdiniz yoksa?

atatürk'ün ilkelerini, ülkülerini evrensel rekabete açıp, "hürriyet ve istiklal benim karakterimdir", deyerek dünya üzerinde gerim gerim gerinerek gezmek yerine, 80 küsur yıldır formüle bile edemediğiniz bir kemalizme sığınıp da verimsiz, üretkenlik dışı, içe dönük ve ceberrut iktidarınızı idame ettirebilirsiniz mi sanıyorsunuz; etrafınızda göz göre göre kabuk değiştirmekte olan bir dünyada?

"sivil" anayasayı yazmakta olanların hiçbirine kat'iyen kefil değilim. ama yaptıkları işin sonuna kadar arkasındayım. çıkış noktalarını benimsiyorum. ama varacakları, varabilecekleri yerden emin değilim. özgürlükleri türban ve imam-hatip lisesi düzleminden ötede düşünemeyen ve "sivil" anayasayı da bu mantıkla ihale eden bir siyasi esnaf korosu (**) ile özgür bir toplumsal çerçeve oluşturmanıın imkansızlığına inanıyorum. amma, arkasındaki niyet ne olursa olsun, özel engellerin dikilmediği bir yoldan her aracın da geçebileceğini biliyorum. yeterli talep ve direnç varsa, o sivil bütünlük içinde, medeni hürriyet ve serbestilerin de önünün açılabileceğini hesaplıyorum.

onun için de, tantana edip, baştan karalamak yerine, sivil anayasanın bütünü kapsadığı gibi, benim kendi anayasam haline de gelmesini istiyorum. bunun da "lan, sen bana ne kakalıyorsun; irtica ajanı, avrupa yalakası pis özgürlükçü faşist," gibi yaklaşımlar yerine; "kardeşim, o dediğin böyle yazılırsa şu şu sakıncaları doğabilir, şöyle deyelim... ayrıca o hakkın serbestce kullanılması için de şu fıkrayı ekleyelim..." türünden görüş teatileri ile sağlanacağını sanıyorum.

unutmayalımm, "sivil" anayasayı ergun hoca ve taifesi yazacak. ortaya çıkan metni, kendi has adamı abdullah gül'ü "10 buçukuncu cumhurbaşkanı" konumuna düşüren bir anayasa değişikliğinin müellifi, Tayyib efendi'nin yönetimindeki hükümet beğenecek. arkasından ise, çoğu hâlâ şeriatçı şaibeyi üzerinde taşıyan a-ke-pe'nin ekseriyet arzettiği, muhalefetin de maalesef haltçı ve hamasiyatçı bozkurtlardan oluştuğu bir parlamento kabul edecek.

gelgelelim, en önemli işi yapacak olan sizsiniz... anayasa ister özgürlükçü, ister en faşizan kemalisti bile sevinçten hoplatacak kadar askerî, isterse iran'dan dahi şeriatçı olsun, ancak siz onaylarsanız yürürlüğe girecek!

onun için, bırakın bozkurtçu, asenacı, şeriatçı ve de magazinci korolara boruzan çalmayı da, işinizi kolaylaştırın. hocaların çalışmalarından başlayarak, başınıza örülmekte olan çorabın yününe, dokusuna, dokunuşuna, dikişine, desenine, rengine, her bir şeyine karışabildiğiniz kadar karışın. madem ki sivilsiniz, medeni olun da, nasıl yaşamak istiyorsanız onun siyasi-sosyal çerçevesini kendiniz belirleyin.

sivil anayasanın akibeti, özgürlüğüne canından çok değer veren halkımın annncak ucu ucuna onayladığı, 1980 de serçe boyutlarına indirilmiş bir devekuşunu andırır hale gelmiş olarak ihtilalci askerlerce çöpe atılan 1961 belgesininki gibi olmasın. hatırlarsanız, 1961 anayasası o zaman için "çok fazla" addedilen özgürlükleri ile, hayli medeni bir hukukî metin idi.

yani neymiş efendime sööliiiym? özgürlükler ancak onları kullanacakların yeterlilikleri kadar anlamlı ve geçerlidir. şimdi susun düşünün, ardından da açın ağzınızı soonuna kadar fikrinizi söyelyin ki, fikir ile feryad arasındaki fark çıksın ortaya.

malumunuz, medeni dünya fikrini belirtip konuşurken (***) üçüncü ve de üç buçukuncu dünya, şikayetini haykırıp, feryad ile çözüm bekler...

herbert spencer, genelde askeri/sınai toplum tiplemesi ile tanınır ama insanlığın kollektif macerasında son aşama olarak "etik toplum"u öngörmüştür... bir toplumsal sözleşme çevresinde örgütlenen ve zapt ü rapt gerekmeden yaşamını sürdürebilen post-endüstriyel toplumu...

---------
(*) aslında bu kelimeye büyük haksızlık etmekteyiz, çünkü "varoş" da macarca "şehir" demek.
(**) siyaset erbabı, heveslisi, denetçisi, medya-tiki (veysel medya testisi der), sivil toplum teşkilatçısı vb. den, "lan beni bi başbakan yapsalar!.. var yaaa..." deyen kahvehane aylağına kadar herbirkesler dahildir
(***) burada vurgu fikir üzerinedir. her ağzından ses çıkaran konuşuyor sayılamaz.

Sunday, September 9, 2007

yavuz ne demiş...

"sıçtım sanat oldu" ya da "dikkat sanat var! takılıp düşmeyiniz", "aaa bu sakızın balonu ne kadar sanatsal..." türü zart zart moderen art takılmıyorsanız; sanatı, hayatın rafine tecrübeleri arasında telakki ediyorsanız, yavuz tanyeli'nin istanbulmodern'e nazire blogunu ziyaret edin:

http://peksimetmodern.blogspot.com/

yavuz teknoloji özürlü sayılabileceği için, blog da girilmesi zor bir ev gibi. önce kaydolmak falan da gerekiyor. yakında halka açtırırım, merak etmeyin.

şimdilik "profilimi görüntüle" yazısını tıklayıp, sonra da çıkan iki seçenekten alttaki peksimet modern ibaresine tıklarsanız, siteye giriliyor. o kadar zor değil vallahi...

peksimet, bodrum'da benim oldum olası sevemediğim gümüşlük'e pek yakın bir köy, yavuz yıllardır orada yaşar ve resim yapar. köy hala tezek kokar, denizi görmez, taş evleri birer birer ya yıkılmış ya kapılmıştır. ama türkiye'nin önemli sanat "merkez"lerinden de biridir.

bu "merkez" lafı da ehemmiyetini sadece aziz milletimin merkeziyetçi ideolojilere düşkünlüğünden alır.

ramazanda rakı içmek farz oldu

burun kıvırırım, dudak bükerim, hele entellektüel düzlemde alay ederek bile sorgularım ama insanları inançları yüzünden tahrik ve tahkir (*) etmek adetim yoktur.

gelgelelim, bu ramazanda alenen rakı içmek farz oldu.

bilmem farkında mısınız, 22 temmuz a-ke-pe zaferini müteakip, içkili aşevlerinin çokça bulunduğu mahallerde, sık sık cübbeli, sakallı, şalvarlı, çarıklı, mütedeyyin hassasiyetlerine vurgu koyan tipler, yüzlerinde beşûş bir ifade ile, sanki zebanilere vekaleten teftişe gelmiş de, ahirette torpillerini kullanıp biz meyhane müdavimlerini en kızgın ve dumanlı cehennem ateşlerine garkettireceklermiş gibilerden, zuhur etmeye başlamışlardı.

yaz gurbette geçtiği için, istanbul'da bu görüngü (**) nasıl gelişti bilemiyorum. ancak, gazetelerden takib ettiğim kadarı ile "kandilde sarhoş gezilir mi lan!", "mübarek perşembe içki mi içilir bre zındık!" ve benzeri gerekçelerle dayak yiyen lâyık vatandaş (***) sayısı epey artmış.

bundan öte, çankaya'yı ezankaya yapmaya güçleri yetmeyince, yurt çapında ezan hoparlörlerinin sesini yükselterek tanrı katına atıfla siyasi ikbal arayanlar, çankaya fütühatını da müteakip, yok otobüste namaz molası, yok "ibadet (****) dayatma değildir", yok çankaya'da cami fonu önünde first lady fotoğrafları, yok mevlana gösterilerinde yumurta topuk fora, beyaz çoraplı bağdaş türünden minik taşlarla medeniyeti recmetmeye soyundukları intibaını ciddi biçimde vermekteler.

daha önce de yazdım ya (bkz: ispirto power! siyasetin geleceği rakıda! 03/08/07) rakı power türkiye'nin umududur diye; mütedeyyin kesimi de kurtaracak olan yine ispirto... nasıl mı?

kısaca:

madde 1: bu hazret taifesi türkiye'yi bölmeyi göze almadıkça köylü, taşralı ve varoş hayat tarzlarını genelgeçer kılamayacaklarının farkındalar. ondan böyle şark kurnazlıkları, düello yerine "pusu" kurmayı yeğleyen bir kültüre özgü vur-kaçlar vs. ile puancık almaya çalışmaktalar. yoksa islami dayatmanın iktisadi maliyetini göze alamayacak kadar tacir mantığına sahipler; çünkü bu çağda bereket sadece ve sadece harekete, hareket ise çeşitliliğe bağlı.

madde 2: aslı ve esasında medeniyetin cazibesi, onları da çekmekte. bir kerre, para kazandılar. kendi çaplarında burjuva (şehirli, medeni) olma yoluna girdiler. her ne kadar, rûhen, taşra ve varoştan merkeze taşınamadılar ise de, "site" "rezidans" "bilmem-ne-kent" adlarıyla oluşturdukları neo-varoşlarda fizikman aşinalık kesbettikleri şehiri, kültürü ile de benimseme idmanı yapmaya başladılar bile.

madde 3: neo-varoşlulara, kendilerinden bildikleri mütedeyyin muhafazakâr kesimden öyle tepkiler geldi ki, farklılığa-farklılaşmaya bu kadar düşman olunmasının ardında değil her canlıyı, her kum tanesini bile değişik yaratan tanrıya sadakatin bulunamayacağını, bunun bir menfaat-siyaset dümeni olduğunu, anlamasalar bile sezdiler.

madde 4: tanrı köylü değildir! onun için de, her varlığı farklı ve özgün yaratmıştır. hazret taifesi, medeni olmaya başladıkça farklılaşmaya da başladığından, farklılığa saygı göstermenin gereğini de farketmenin arefesindedir. nitekim, inanmasalar da, islami kesim fikir önderlerinden bu mealde laflar duyulmaya başlamıştır. özetle, medenileştikçe sosyal çeşitlilik, islami kesim için tabu olmaktan çıkmaktadır, çıkacaktır. bununla beraber de, sadece dinen kabul edemediklerine tahammül kaabiliyeti değil, aslında çeşitliliğin onları da iktisaden besleyen bir sosyal zenginlik yarattığının idraki de gelmek zorundadır.

madde 5: mesele, tanrının köylü olmadığını ahaliye ileten mesajlar vermekten de geçmektedir. "benim yaptığımı yapma, benim gibi olma, zaten de olamazsın ama sen de sen ol, geçinip gidelim", anlayışı, neo-varoşlulara ait olabilecekleri bir şehrin zabit olabilecekleri bir köyleştirilmiş "kent"ten daha cazip olduğunu er geç kabul ettirecektir.

madde 6: merak etmeyin, cumhurbaşkanımız bile aslında türbanın modern bir nesne olmadığını itiraf etmiştir.

sonuç: ramazanda rakı sofralarını eksik etmemek, değişik hayat biçimlerinin yanyana ve aynı anda yaşanmalarındaki lezzeti sergilemek demektir. değil mi ki kanunlar, özendiğimiz modernitenin normları içkiyi yasaklamamaktadır, bu lezzet ağıza hoş gelmiyorsa, kimse kimsenin suratına kusmayacak, "sizlere afiyet olsun" deyip, uzaklaşacaktır.

cehennem zebanisi gibi içkiyi içene zehir etmeye çalışmak köyden ve taşradan kalma varoşa bulaşmış bir adetten ibarettir. samimi bir müminin (inanmış) de kalkıp "senin ramazanda rakı içmen benim dinime karşı bir dayatmadır" deme hakkı oolamaz, çünkü iman da ibadet de kişi ile tanrısı arasında, bil-umum üçüncü şahıslardan bağımsız bir olaydır. o bağımsız olayı da, zorla, rakı içen ya da içmeyen üçüncü şahıslara kabul ettirmeye çalışmak "cihad"a girer. cihad ise türkiye cumhuriyeti kanunlarına göre suçtur.

medeniyet eksikliğinin vsatandaşı da hukuku da ezdiği nokta burada ortaya çıkmaktadır: o suç işlenirse yasayı ve mağdur vatandaşı korumak görevi olduğu halde, kılını dahi kıpırdatmayacak devlet memurlarının sayıca hiç az olmadığı bilinmektedir.

eğer de memlekette sahiden laisizm taraftarları mevcut ise; esas marifet bu korumayı güvence altına almaktadır. laik oldukları iddası ile politika yapanlar şimdi laik uygulamaların da sahibi olabilirlerse, ciddiye alınabileceklerini de kanıtlamış olacaklardır.

madem ki laisizm, hatta ateizm de bir dini tutum, dolayısıyla inançtır, hükûmet erkânı ve icranın başı cumhurbaşkanı da, ramazanda her ayyaş vatandaşa yapılan tahkir ve tasalludu inanca yapılmış farzedip ona göre davranırlarsa, memleket medeniyete çok daha çabuk kavuşacaktır.

bunu sağlamak, rakı içen ve içirenler kadar, dinen içmeyen ve nefret edenlere de düşmektedir. madem ki ramazan inananların mutluluk ayıdır, inanmayan veya aldırmayanların mutluluğunu engellemenin de bir anlamı yoktur. ramazanda içki içenler, sadece kanun emrettiği işçin değil, islamiyet'in müsamahası dolayısıyla da taciz veya linç edilmemelidir. inananların sosyal çeşitlilikten kâm alabilmeleri, hatta, kendileri için, bir çok kişiden farklı olarak, dinlerinin vecibesini yerine getirmenin zevkini daha iyi tadabilmeleri için, meyhaneler kapanmamalı, kapanmaları için yapılan baskılara da tepki verilmelidir.

ey layıklar! sizler için, emin olunuz ki, bu tepki de en az tandoğan ve çağlayan mitingleri kadar laisizmi korumaya yöneliktir. farklılıkları savunmak yoluyla da, hem mütedeyyin cihette hem de haltçılar arasında demokrasiyi destekleyen bir tutumdur.

ve de eğer türkiye'de medeniyet öncülüğüne soyunarak siyaset yapmaya çalışan profesyonel ve amatör kesimler varsa, oldukça geniş kitleleri de mutlu edebilecek bir ramazanda rakı power kampanyası başlatmakta gecikmemelilerdir.

haaa... bir dee... eğer öküzün biri içip içip, ölçüyü şaşıp, o haliyle camiye girmeye kalkarsa da, kafasında şişeyi önce ben kırarım, onu da söylemeden geçmeyeyim.

haydi, hayırlı ramazanlar, içmeyene iftar, içene işret afiyet olsun...

--------
(*) bir şu sizin uydurukçadaki "aşağılama" tabirinize bakın, bir de harbi türkçe "tahkir"e! geçtim vurgusunu, ağız harekeeti bile anlamını iletmeye yetmekte yahu...
(**) şu bildiğiniz fenomen canım... enginar yer gibi laf uydurunca dil nasıl anlaşılmaz hale bürünürmüş, görülsün diye yazdım... fenomenoloji mi? aaa... görüngübilim ayol!
(***) eh, tayyib efendi ve şürekâsıben seçmedim. ayrıca seçene de lafım yok. ama medeni bir siyasi hareketi 10 sene önce, yazın açmış kardelen gibi kavuran ve yerine de yenisini geliştiremeyip ancak halt eyleyen yüzde 53 (ki, bence 33ü geçmez ya, neyse) laik maik değil bildiğin (bunlara) layıktır!,
(****) ibadet tabii ibadete şart olan huşû sağlanabilen uygun yer ve ortamlarda dayatma değildir. ama "çek sağa da iki rek'ât kılıvereyim" laubaliyeti içinde de ibadet değil, dinini, inancını başkalarının kafasına küt diye geçirmektir. bildiğim kadarı ile böyle bir garabe, değil hızlı motorlu araçlar ile, deve ile seyahat ederken bile uygun görülmemiştir ki, seyyahın orucunu da namazını da günaha girmeden kazâ etme hakkı tanınmıştır. belki kaza namazı bir-iki rek'ât fazladan kılmayı gerektiriyordur ama mümin olan da bundan her halde üşenmez!

Sunday, September 2, 2007

hay lazımlık başına taç olasıca - dolusundan tabii

gürültü, malumunuz, medeni dünyada önemli bir sorun sayılır. çünkü, gürültü rahatsız eder. çünkü gürültü, insanın özel alanına bir tecavüzdür. çünkü gürültü, yapana orgazmik zevk verse de, çevredekiler için çekilmez bir beladır.

az gelişmişlerde ve üç-buçukuncu-dünyada ise gürültü değerlidir.

en önce, "ağlamayan velede meme vermezler". meme, üstad sigmund freud'un önerdiği şekilde ilerleyen yaşlarda muhtelif formlara bürünür (*). az gelişmişler ve üç-buçukuncu-dünyalılar hayatta mesleğe dönüşecek bazı beceriler kazanıp, rekabet içinde yeteneklerini sergileyerek üretim ve tüketim dünyasında kendilerine yer bulup, benliklerini oluşturacakları yerde; istediklerini gürültü yaparak elde etmeye çalışırlar. ağlayarak memeyi kapan bebe, çocuk olunca yaygarayı basarak top ister, çikolata ister, komşunun kızının saçını çekmek ister. sussun diye de ya isteği yerine getirilir, ya da iyi bir sopa çekilir.

sopa, özünde acı vererek zıırıltıyı arttıracağından sık ama yine de daha nadir kullanılan bir yöntemdir. toplam bilanço, genelde yaygara-meme ilişkisini doğrulayan sonuçlara baliğ olur. ancaaaakk... bu arada "sopa"nın sorun çözmekte yaygaradan aşağı kalmadığı da ortaya çıkar. hala bile, yaygaranın ihtişamını hiç bir şey bastıramaz, çünkü sopayı basan otorite de, iranlı cellad taifesi ya da ingiliz sosyete mektebi schoolmaster'ı gibi, bu işi mekanik bir görev anlayışıyla değil, "otorite"nin kim olduğu babında şüpheye mahal bırakmayacak bir şekilde "bi daa yapacan mı len ......... nın .... çocuğu!" (**) diye ruhunun derinliklerinden fışkıran ürkütücü feryadlar ile bağırarak yaptığından, gürültünün erdemi bilince de, taht-el şuura da perçinlenerek yerleşir.

üstelik, gürültü artık otoritenin, yani başkalarına üstünlüğün de simgesine dönüşmüştür; değil mi ki en çok vaveylâ koparan, sopayı da en insafsızca sallayabilecek kadar "tepede duran, saygı gören"dir!..

medeni dünya, temel nitelikler açısınndan eşit ve aynı haklara (hakkın çoğulu malumunuz, esasında "hukuk"tur) sahip insan-bireyler arasındaki ilişkilerin, herkes için geçerli, yani "evrensel" kuralllar çerçevesinde düzenlenmesi sayesinde, bir sistem içinde faaliyet gösterir. toplum da organik bir bütün olarak, bu kurallar çerçevesinde işler. kurallar kişiye, yere, zamana göre lap lup değişmediği için, kıçıkırık bir kamu görevlisi ya da siyasi geçecek diye şehirde trafik felç olmaz, trenler zamanında kalkar, gürültü yapan mekânlara da izin verilmez. kimsenin dayılanmasını da kimse yemez.

az gelişmişlerde ve üç-buçukuncu-dünyada ise gürültü, gavurca tabir ile, bir "prerogatif"tir. her ne kadar medeniyet özentisi ile çıkarılmış kurallar mevcut ise de, temelde devlet denen zorbalık aygıtı düzeni değil, hiç bir mantıkî, hukukî, ahlakî, hatta çoğu zaman sosyal norma dayanmadığı halde, vehmedilen üstünlüklere göre kurgulanan hiyerarşik örgütlenmeyi kollamaya öncelik verdiği için, bazı kurallar, öteki kurallardan daima daha kuraldır. onun için de sokaklarda "çöp dökmek kesinlikle yasaktır" gibi duyurulara rastlar, kirletmesi "kesinlikle" değil, sadece "yasak" olan bir köşe bulana kadar çöpünüzü atmazsınız!!!

az gelişmişlerde ve üç-buçukuncu-dünyada hayat "gücü, gücü yetene" bir silsile-i meratib (***) içinde ama asla örgütlenmeden, salt "sıralama" içinde devam eder. dolayısıyla, az gelişmişlerde ve üç-buçukuncu-dünyada toplumsal değişme veya gelişme sadece dışarıdan tekmeyi yeyince başlayan hareket sonucu mümkündür. aksi takdirde, herkes, hatta en alttakiler bile bulunduğu "sıra"dan aslında o kadar memnundur ki, oluşan toplam denge bozulsun istemez.

işte tam da bu noktada, gürültü, gücün simgesi bir "imtiyaz" olarak tezahür eder.

eğer onca kural, ceza (!?), nezaket ve nezaketin kaideleri, birlikte yaşamanın gerekleri, diğer insanlara saygı vs. gibi medeniyetin olmazsa-olmazlarını köpek kakası kadar kaale almaz; seçim otobüslerinizin amplifikatörlerini, belediyenizin hoparlörlerini, diskonuza monte ettiğiniz en "modern" teknolojik fasıldan musiki cihazlarını "volume" düğmesini allah ne verdi ise sonuna kadar dayayarak böğürtebiliyorsanız ve size "sus" deyen çıkmıyorsa, siz imtiyaz sahibi sınıftansınız demektir. imtiyaz sahibi olarak, muhtemelen, üstelik de ruhsatsız, bir silahınız, en azından av tüfeğiniz, o dahi yoksa bıçağınız falan da vardır mutlaka... ve size kimse bunları neden taşıdığınızı sor(a)madığı için, kazara bir sade vatandaş "şu tantanayı kıs lütfen" diye size sus gelirse, çeker korkutur, hatta vurursunuz.

mehmed efendi tık dese veya bekir beyin evcil köpeği havlasa kapısında polis biterken, ahmet beyin otelinden diskoteğinden, meyhanesinden -artık magazin sosyetesi arasında başka adla anılıyorsa bilemem-, hatta evinden vâveylalar koparılmasına ses çıkarılmıyorsa, bu imtiyaz bir de örgütlü imtiyaz haline dönüşmüştür ki, suçlu ile suçu işleyenin aynı kaba ettikleri bu düzenlere de, malumunuz, oligarşi denir.

oligarşi gürülltünün efendisi olup, yaygaraya sahip çıkınca, minareye öyle kılıflar da uydurur ki azıcık sulh sukûn aramak bile vatana hiyanete dönüşür: meselâ "bodrum turizm kentidir. döviz kazanmak için eğlence yerlerine ihtiyaç vardır" gibisinden. imtiyaz sahibi oligarşi düzme işiyle uğraşırken, daimi düzülen konumundaki az gelişmiş ve üç-buçukuncu-dünya insanı, köşesine çekilir susar, hatta sevdiği parçalar çalınırsa, zevk bile alır.

benim gibi sınıfsızlar da, hele pencere açık yatma meraklısı iseler, az gelişmiş ve üç-buçukuncu-dünya olmayan yerlerde geliştirilen fizik kurallarını uygulayarak imtiyazlı oligarşinin yaydığı iğrenç yaygaraları evin, odanın dışında tutmaya uğraşırlar. ne zamandır mı? kaymakamından (****), belediyesinden (*****), polisine hatta sahil güvenliğe kadar her mercie başvurdukları halde yaya kalıp, yine hayrı yalnızca "medeniyet"in ürettiği teknolojide buldukları yıllardan beri.

her neyse, geçenlerde eve geldiğimde ne sesi ses, ne sazı saz, detone ve gacırtılı bir muganni ırlıyordu (******) "başıma taç olasııııııınngggg" diye... gayriihtiyâri tepki verdim: "lazımlık başına taç olsun... hem de en cıvığı ile doluyken"...

-----------
(*) haydi, tecahül-ü arif eylemeyelim, yansıtılır.
(**) çocuk kendinindir ama dayağı atan otorite olduğu için, neseb (yani, soy sop) anonimite kesbeder.
(***) aman, ne var şaşıracak canım. kendini tarif ediyor zaten: rûtbeler silsilesi, "hiyerarşi".
(****) bodrum'da gürültü ile uğraşan son kaymakamı, barcılığa özenen, kumarı ve zamparalığı ile maruf, pespaye bir "sanatçı" yerinden etmişti. üstelik, barın ruhsatı bile yoktu. uğur boran bitlis' e vali atandığından beri, içişlerinde bodrum yükselinebilecek bir post kabul edildiğinden, sonra gelen kaymakamlar her halde biraz ağır işitenler arasından bulundu ki, sittin senedir kasabanın alamet-i farikası gürültü.
(*****) belediyecilik, bodrum'un ezeli, ebedi eksiğidir ama gürültü konusundaki tutumları ile sahiden almanaklara layıklar. belediye yönünden insanlar, imtiyaz oligarşisindeki sıralarına göre, müesseselerinde veya sokak düğünlerinde/eğlentilerinde istedikleri kadar gürültü yapabilirler - belli bir saatte kesmek kaydı ile.
yani, nasıl milletimin kafası yazın kask takmadan motora binefcek kadar kalınlaşmakta ise, saat bilmem kaça kadar kulakları da (bizim buranın deyimi ile) "gofos"laşmakta...
(******) muganni: erkek şarkıcı, arapçadan osmanlıca; ırlamak: şarkı söylemek, hakiki türkçe.