Sunday, August 12, 2007
yorum vaa mı?
tuba özay vak'ası konusundaki yorumlarınızı bekliyorum. siz yazmazsanız ben bir yorum döşenicem haaa!!
Friday, August 10, 2007
garfucius'tan bir inci
bilgi ve yeti edinmemişler için "kolay" diye bir şeyin olduğuna inanan ahmaklara nasıl olsa anlamasalar da, insaniyetlik namına bir mecaz:
"kolay yoldan", eğim aşağı akıp, damlayıp, kuyuda biriken suyun durgunluktan kurtulması ancak çıkrıklı kovaya dolmak veya buharlaşmak ile mümkündür.
o yüzden için tembellik san'at ile; uyuşukluk ise, durağanlık, tutuculuk(*), tutunuculuk, zekâ fıkdanı ile içiçe geçmiş kurnazlık ile özdeş ortamlarda varolurlar.
---------
(*) kök ile yaprak arasındaki ilişkinin "kalıcılığı" ile değil "daimi" olması ile ilgili bir kavram olan "muhafazakâr"lık, asla tutuculuk değildir.
"kolay yoldan", eğim aşağı akıp, damlayıp, kuyuda biriken suyun durgunluktan kurtulması ancak çıkrıklı kovaya dolmak veya buharlaşmak ile mümkündür.
o yüzden için tembellik san'at ile; uyuşukluk ise, durağanlık, tutuculuk(*), tutunuculuk, zekâ fıkdanı ile içiçe geçmiş kurnazlık ile özdeş ortamlarda varolurlar.
---------
(*) kök ile yaprak arasındaki ilişkinin "kalıcılığı" ile değil "daimi" olması ile ilgili bir kavram olan "muhafazakâr"lık, asla tutuculuk değildir.
Saturday, August 4, 2007
yağmur duası ederken çarpılırsınız maazallah!
şu günlerde milletin ne seçim derdi kaldı ne geçim, ne de tatil başladı -bitti problemi. varsa yoksa, ay pardon, tabii ki yok ki sorun var; suuuuuu...
sanki gökten aniden inme bir dertmiş gibi!
türkiye'nin su zengini falan olmadığı unutularak bütün kaynaklar heba edildikten sonra,
altın yumurtlayan tavuk kesilmiş. zavalllı tavuğun ne ızgarasına ne de tavasına diş geçirmenin mümkün olduğu anlaşılmış! iş işten geçmiş, hoşgeldiiiin ezeli dost, panik.
ve bulunan çareye kitakse! devlet himayesinde yağmur duası!
önde bir müftü. müftüye de üstelik diyanet'ten cevaz verilmiş. arkada mazbut bir kalabalık. dua edenler, garip ve tuhaf şekilde ellerini kollarını sallayıp anlaşılan yağmur bulutları ile flört edenler. yaptıkları hareketlerin islamiyet ile ilişkisi bulunmadığı gibi dinen mekruh pagan ritüel artıkları olduğunu dahi bilmeden ellerini, parmaklarını ispazmoza tutlmuş ya da horon teper gibi gtitretip, "yukarıya" işaretle derdini anlatmaya kalkanlar. ve de bil-umum diğer türlerden softa cahiller.
ve bunların önüne devletin resmi görevlisi sıfatı ile geçen, tekrar edelim, sizin benim vergilerimizden maaşını alan bir müftü! hadi ben müslüman değilim de, devletimizin en zengin birimlerinden diyanete ödediğiniz vergiler ile dininizin putperest tapınma adetlerine alet edilmesi karşısında sizin fikriniz ve tepkiniz ne aziz yurtdaşlar?
benimkini mi sordunuz? bi dakka, bi dakka... bakalım arşiv ne söyliiicek... hmmm, 13 sene önce yazmış garfucius su babında. o zamanlar, kuraklık değil, seller dert imiş. her ikisinin de aynı sebepten nasıl başımıza geldiğini okumak isterseniz, buyurun:
güldür güldür kültür
su, tarımın vazgeçilmez unsurudur. suya egemen olmak, bozkırı da ekip biçebilmek demektir. toprağın efendisi olmak, ihtiyaçların karşılıklarını yetiştirebilmek demektir. sözlük anlamıyla, "kültür" demektir...
suya egemenlik, toprağın ürününü, tüketime taşıyabilmek demektir. üreten ile tüketenin, üretileni tüketime hazırlayanın fonksiyonlarının ayrışması demektir. topraktaki kültürün, yaşam biçimlerinin farklılaşmasında da yeşermesi demektir. teknikleri ve icadları ihtiyaçlarla ilişkilendirip, teknolojiyi bir ihtiyaca dönüştürmek demektir. tanrı ve tarla arasında sıkışmış zihinlerin yaşam ve keşif ufuklarına keyif ile açılımı demektir.
köylü toplulukların ortak evrensel özellikleri, suyu kullanamamak, suya tâbî olmak gerçeğinde somutlaşır. köylüye özgü, bilinenden şaşmayan "tek yol, tek çözüm" yobazlığından sıyrılmayı sağlayan, suyu yaşamanın yardımcısına dönüştürebilme becerisi ile gelişen düşünme biçimleridir. zihinlerin uçsuz bucaksız tarlalarındaki “ekin”in hasadıdır. şehrin çiçeği kültür, kurulan her pazarda, her panayırın coşkusunda, limandan limana yelken basan her geminin yükünde, bir kentten diğerine şehirliliğin ana değerlerini taşıyarak yayılmıştır.
etimolojisi "bitki yetiştirmek " eyleminden kaynaklanan "kültür", kent söyleminde, "düşünme biçimi" anlamını giyinmiştir. şehir, artı değerlerin çeşitlilik içinde yaratıldığı mekandır. boyu posu, iktisadi varlığı ne olursa olsun, her şehir kendi çeşitliliğini bir kültüre yoğururken, hemşehrilerini hem köylülerden, hem de diğer kentlilerden ayırdeden, kendine özgü bir yaşama ve bilinç tarzı da geliştirir. şehir, farklılığını bilincinin baş ölçütü yaparken, bir yandan da, giderek evrenselleşen bir değerler ve davranışlar sisteminin ağı içinde yeralmaktadır.
köylü topluluklar ise suya egemen olmayı bilemezler. köylülerin yığıldığı, istiab haddinin üstünde nüfus yoğunluğuna tahammül edebildiği için, hasbelkader "kent" diye adlandırılan şehirimtrak mekanlar, ya suyun doğa ve topoğrafya gereği uslanıp, munisleştiği coğrafyalarda kurulmuş, ya da suyu kullanmayı bilen önceki kültürlerden gaspedilmiştir. bir üçüncü şıkta da, su kullanmayı beceren koloniyalist milletler, sömürgeleştirdikleri köylülerin kenti andıran mekanlarına kendi şehir adab ve erkanlarından birkaç tutam serpmişlerdir.
suyu kullanmakla başlayan teknoloji üretiminde yaya kalan köylüler, teknolojinin bireye kazandırdığı zamanın değerlendirilmesi konusunda da merkepten düşmüşlerdir. düşünceleri ucuca ekleyip, bir düşünme sistemi, yani, kültür yaratamamışlardır. köylü yığınlar, teknolojinin ürünlerini kullanmayı öğrenmiş, hatta ihtiyaç haline dönüştürmüş ama teknolojiyi bir ihtiyaç olarak hissedememişlerdir. tıpkı sellerin coşmadığı, kuraklığın dereleri kavurmadığı zamanlarda egemeni olamadıkları suyun ihsanıyla harmana erdiklerindeki gibi, paralarının yettiği kadarıyla çağdaş mekanik nimetlerden yararlanmakla yetinmişlerdir. "mega köylere" yığılmayı medenileşme sanan; başıbozukluğu özgürlük, kargaşayı medeniyet ile karıştıran köylüler, bilim, sanat, felsefe ve düşüncenin yerine, modaları sevmişlerdir. köylü aleminin kültürü, iletişim araçlarının yığınlara tükettirdikleri komprime davranış kalıplarından öteye gidemez. kırsal yoksunluklarla beslenen görgüsüz doymazlık, yeniyi de, estetik ve fonksiyonundan bağımsız olarak, salt yeniliği için erdemleştirmiştir. yeni, başlıbaşına bir değer olunca, şehirliliğin esas kıstaslarının başında gelen köklülük ve süreklilik, ya da tarih duygusu ve bilinci, kullanılamayan sularla birlikte akıp, gitmiştir.
tarlanın bereketi su, kültürü şehirlerde yeşertmiştir. su ufuklarını selamlayan limanlar, yelkenlerinde medeniyet rüzgarıyla meçhulü bilince katan gemileri uğurlamışlardır. köylüler için ise, su, ilahi bir himmet olarak kalmıştır. yağmur ile ekin sulanmış, sel ile felaket yaşanmıştır. uzak liman mapalarına palamar bağlamak, köylülerin düşlerine inebilecek en büyük kabuslardandır... sular akmış, köylüler ürkerek bakmıştır. yalnız tarlalar değil, zihinler de çorak kalmıştır.
suyu abrayamayan köylü yığınların kültür hasadı da cılız olmuştur. kültür, yaşamlar tasarlayacak düşünceler üretmenin sanatıdır. köylü kalmak, fantazmalar düşleyebilme yeteneğinden uzak durmanın cezasıdır. o fantazmalar ki, çoğul ve çoğulcu yaşam biçimlerinin taslaklarıdırlar. nasıl, suyu tanımakla bitki kültürü bilinmeyen çeşitlere doğru genişledi ise, şehir kültürü de, yaşanabilecek olanın yaşanagelen ile sınırlamayan fantazmalardan, varolanı zenginleştirecek tasarımlar geliştirerek yeni evrensel ufuklara açılmıştır.
köylüler ise, duyuları ile sınırlı dünyalarında kâh tv’ den öğrendikleri hayatları yarım yamalak taklid ederek, kah evrenselin küçücük dünyalarını sele kapılmış gibi süpürüp götüreceği paniği içinde, kapanma dürtüsünü siyasete dönüştürme çabalarıyla zaman tüketirler. ve bir bakarsınız ki, yedinci severus’ un 17 asırdır commagena’ ya hizmet eden köprüsü, tamir edilirken yıkılmaktan dönmüştür, ya da bodrum kalesinin şapeline minare dikilmiştir. çünkü köylü değerler, asla bataklık kokularının yayıldığı durgun birikintilerden coşup da güldür güldür çağlayan ve kültürleri sınırlar ötesine taşıyan argın sulara taşamazlar... hüda’ dan ceza taşkınların önünde sürüklenir, giderler.
sanki gökten aniden inme bir dertmiş gibi!
türkiye'nin su zengini falan olmadığı unutularak bütün kaynaklar heba edildikten sonra,
altın yumurtlayan tavuk kesilmiş. zavalllı tavuğun ne ızgarasına ne de tavasına diş geçirmenin mümkün olduğu anlaşılmış! iş işten geçmiş, hoşgeldiiiin ezeli dost, panik.
ve bulunan çareye kitakse! devlet himayesinde yağmur duası!
önde bir müftü. müftüye de üstelik diyanet'ten cevaz verilmiş. arkada mazbut bir kalabalık. dua edenler, garip ve tuhaf şekilde ellerini kollarını sallayıp anlaşılan yağmur bulutları ile flört edenler. yaptıkları hareketlerin islamiyet ile ilişkisi bulunmadığı gibi dinen mekruh pagan ritüel artıkları olduğunu dahi bilmeden ellerini, parmaklarını ispazmoza tutlmuş ya da horon teper gibi gtitretip, "yukarıya" işaretle derdini anlatmaya kalkanlar. ve de bil-umum diğer türlerden softa cahiller.
ve bunların önüne devletin resmi görevlisi sıfatı ile geçen, tekrar edelim, sizin benim vergilerimizden maaşını alan bir müftü! hadi ben müslüman değilim de, devletimizin en zengin birimlerinden diyanete ödediğiniz vergiler ile dininizin putperest tapınma adetlerine alet edilmesi karşısında sizin fikriniz ve tepkiniz ne aziz yurtdaşlar?
benimkini mi sordunuz? bi dakka, bi dakka... bakalım arşiv ne söyliiicek... hmmm, 13 sene önce yazmış garfucius su babında. o zamanlar, kuraklık değil, seller dert imiş. her ikisinin de aynı sebepten nasıl başımıza geldiğini okumak isterseniz, buyurun:
güldür güldür kültür
su, tarımın vazgeçilmez unsurudur. suya egemen olmak, bozkırı da ekip biçebilmek demektir. toprağın efendisi olmak, ihtiyaçların karşılıklarını yetiştirebilmek demektir. sözlük anlamıyla, "kültür" demektir...
suya egemenlik, toprağın ürününü, tüketime taşıyabilmek demektir. üreten ile tüketenin, üretileni tüketime hazırlayanın fonksiyonlarının ayrışması demektir. topraktaki kültürün, yaşam biçimlerinin farklılaşmasında da yeşermesi demektir. teknikleri ve icadları ihtiyaçlarla ilişkilendirip, teknolojiyi bir ihtiyaca dönüştürmek demektir. tanrı ve tarla arasında sıkışmış zihinlerin yaşam ve keşif ufuklarına keyif ile açılımı demektir.
köylü toplulukların ortak evrensel özellikleri, suyu kullanamamak, suya tâbî olmak gerçeğinde somutlaşır. köylüye özgü, bilinenden şaşmayan "tek yol, tek çözüm" yobazlığından sıyrılmayı sağlayan, suyu yaşamanın yardımcısına dönüştürebilme becerisi ile gelişen düşünme biçimleridir. zihinlerin uçsuz bucaksız tarlalarındaki “ekin”in hasadıdır. şehrin çiçeği kültür, kurulan her pazarda, her panayırın coşkusunda, limandan limana yelken basan her geminin yükünde, bir kentten diğerine şehirliliğin ana değerlerini taşıyarak yayılmıştır.
etimolojisi "bitki yetiştirmek " eyleminden kaynaklanan "kültür", kent söyleminde, "düşünme biçimi" anlamını giyinmiştir. şehir, artı değerlerin çeşitlilik içinde yaratıldığı mekandır. boyu posu, iktisadi varlığı ne olursa olsun, her şehir kendi çeşitliliğini bir kültüre yoğururken, hemşehrilerini hem köylülerden, hem de diğer kentlilerden ayırdeden, kendine özgü bir yaşama ve bilinç tarzı da geliştirir. şehir, farklılığını bilincinin baş ölçütü yaparken, bir yandan da, giderek evrenselleşen bir değerler ve davranışlar sisteminin ağı içinde yeralmaktadır.
köylü topluluklar ise suya egemen olmayı bilemezler. köylülerin yığıldığı, istiab haddinin üstünde nüfus yoğunluğuna tahammül edebildiği için, hasbelkader "kent" diye adlandırılan şehirimtrak mekanlar, ya suyun doğa ve topoğrafya gereği uslanıp, munisleştiği coğrafyalarda kurulmuş, ya da suyu kullanmayı bilen önceki kültürlerden gaspedilmiştir. bir üçüncü şıkta da, su kullanmayı beceren koloniyalist milletler, sömürgeleştirdikleri köylülerin kenti andıran mekanlarına kendi şehir adab ve erkanlarından birkaç tutam serpmişlerdir.
suyu kullanmakla başlayan teknoloji üretiminde yaya kalan köylüler, teknolojinin bireye kazandırdığı zamanın değerlendirilmesi konusunda da merkepten düşmüşlerdir. düşünceleri ucuca ekleyip, bir düşünme sistemi, yani, kültür yaratamamışlardır. köylü yığınlar, teknolojinin ürünlerini kullanmayı öğrenmiş, hatta ihtiyaç haline dönüştürmüş ama teknolojiyi bir ihtiyaç olarak hissedememişlerdir. tıpkı sellerin coşmadığı, kuraklığın dereleri kavurmadığı zamanlarda egemeni olamadıkları suyun ihsanıyla harmana erdiklerindeki gibi, paralarının yettiği kadarıyla çağdaş mekanik nimetlerden yararlanmakla yetinmişlerdir. "mega köylere" yığılmayı medenileşme sanan; başıbozukluğu özgürlük, kargaşayı medeniyet ile karıştıran köylüler, bilim, sanat, felsefe ve düşüncenin yerine, modaları sevmişlerdir. köylü aleminin kültürü, iletişim araçlarının yığınlara tükettirdikleri komprime davranış kalıplarından öteye gidemez. kırsal yoksunluklarla beslenen görgüsüz doymazlık, yeniyi de, estetik ve fonksiyonundan bağımsız olarak, salt yeniliği için erdemleştirmiştir. yeni, başlıbaşına bir değer olunca, şehirliliğin esas kıstaslarının başında gelen köklülük ve süreklilik, ya da tarih duygusu ve bilinci, kullanılamayan sularla birlikte akıp, gitmiştir.
tarlanın bereketi su, kültürü şehirlerde yeşertmiştir. su ufuklarını selamlayan limanlar, yelkenlerinde medeniyet rüzgarıyla meçhulü bilince katan gemileri uğurlamışlardır. köylüler için ise, su, ilahi bir himmet olarak kalmıştır. yağmur ile ekin sulanmış, sel ile felaket yaşanmıştır. uzak liman mapalarına palamar bağlamak, köylülerin düşlerine inebilecek en büyük kabuslardandır... sular akmış, köylüler ürkerek bakmıştır. yalnız tarlalar değil, zihinler de çorak kalmıştır.
suyu abrayamayan köylü yığınların kültür hasadı da cılız olmuştur. kültür, yaşamlar tasarlayacak düşünceler üretmenin sanatıdır. köylü kalmak, fantazmalar düşleyebilme yeteneğinden uzak durmanın cezasıdır. o fantazmalar ki, çoğul ve çoğulcu yaşam biçimlerinin taslaklarıdırlar. nasıl, suyu tanımakla bitki kültürü bilinmeyen çeşitlere doğru genişledi ise, şehir kültürü de, yaşanabilecek olanın yaşanagelen ile sınırlamayan fantazmalardan, varolanı zenginleştirecek tasarımlar geliştirerek yeni evrensel ufuklara açılmıştır.
köylüler ise, duyuları ile sınırlı dünyalarında kâh tv’ den öğrendikleri hayatları yarım yamalak taklid ederek, kah evrenselin küçücük dünyalarını sele kapılmış gibi süpürüp götüreceği paniği içinde, kapanma dürtüsünü siyasete dönüştürme çabalarıyla zaman tüketirler. ve bir bakarsınız ki, yedinci severus’ un 17 asırdır commagena’ ya hizmet eden köprüsü, tamir edilirken yıkılmaktan dönmüştür, ya da bodrum kalesinin şapeline minare dikilmiştir. çünkü köylü değerler, asla bataklık kokularının yayıldığı durgun birikintilerden coşup da güldür güldür çağlayan ve kültürleri sınırlar ötesine taşıyan argın sulara taşamazlar... hüda’ dan ceza taşkınların önünde sürüklenir, giderler.
Friday, August 3, 2007
öten ve tüten türkler
son günlerde esef ile motosiklet kazalarındaki artışı ve giderek artan sayıda kazanın ölümle sonuçlandığını takip etmekteyim.
"beyin" denen uzvun giderek bir aksesuvara dönüştüğü, akıl ve iz'anın vakit kaybı sayıldığı bir toplumsal ortamda bu kazalara şaşırmanın fazla alemi de yok. iki tekerlek üstünde gidiyorsanız, canınız ve sağlığınızdan daima ve her durumda siz sorumlusunuzdur. yandan gelen "ticari taxi"nin kırmızı ışıkta durmayıp da yüzde yüz hatalı olarak size çarpması, ne kemiklerinizin kırılmasını önler, ne de acılarınızı hafifletir. hal böyle iken, medya tarafından yansıtılan kazaların çoğunda kavşağa 120 km ile dalan, yerdeki su birikintisinden hızla geçmeye kalkışan, üstüne üstüne gelen otomobilden kaçıp yol vermeyi erkekliğine yediremeyen motorcu kurbanlar hikaye edilmekte hep. buna eksik donanımla, kabak lastiklerle, görünmeyen ve göstermeyen ışıklar ve karanlık giysiler ile yola çıkan ve "farkedillemeyen"leri de eklemek mümkün.
hele, önce kask olmak üzere, koruyucu ekipman kullanmayanlar, daha doğrusu kadere meydan okuyup delikanlılık ederek kullanmayı reddedenler? her halde biyolojinin hava ısındıkça kafası kalınlaşan özel bir dalına ait olsalar gerekir!
ama onları da geride bırakan bir sınıf var ki, aziz milletimin adını tüm ces'ur halkların en üstüne yazdırmayı başarmakta... ayakta tokyo terlik, baş açık motor üstünde bir yandan cigara tellendirip bir yandan da cep telefonunda konuşan o mümtaz kitle!
ey kahraman ırkımın öten ve tüten örnekleri!
"kader" sandığınız ve sizin dışınızda kuvvetler tarafından üstünüze salındığını varsaydığınız o felaketler örgüsünün aslında akıl, mantık, hatta sağduyu gibi insanoğlunu özel bir tür yapan nitelikler çerçevesinde değerlendirildiğinde, sadece ve sadece "ihtimaller"e indirgendiğini kafanıza sokmak için illa ki kafatasınızda delik açmanız mı lazım?
"türk gibi tütmek" ya da pek övündüğümüz "türk gibi kuvvetli" yakıştırmaları yerine "türk gibi akıllı" nitelemesini asla duymadan ölecek daha kaç türk nesli olacak?
"beyin" denen uzvun giderek bir aksesuvara dönüştüğü, akıl ve iz'anın vakit kaybı sayıldığı bir toplumsal ortamda bu kazalara şaşırmanın fazla alemi de yok. iki tekerlek üstünde gidiyorsanız, canınız ve sağlığınızdan daima ve her durumda siz sorumlusunuzdur. yandan gelen "ticari taxi"nin kırmızı ışıkta durmayıp da yüzde yüz hatalı olarak size çarpması, ne kemiklerinizin kırılmasını önler, ne de acılarınızı hafifletir. hal böyle iken, medya tarafından yansıtılan kazaların çoğunda kavşağa 120 km ile dalan, yerdeki su birikintisinden hızla geçmeye kalkışan, üstüne üstüne gelen otomobilden kaçıp yol vermeyi erkekliğine yediremeyen motorcu kurbanlar hikaye edilmekte hep. buna eksik donanımla, kabak lastiklerle, görünmeyen ve göstermeyen ışıklar ve karanlık giysiler ile yola çıkan ve "farkedillemeyen"leri de eklemek mümkün.
hele, önce kask olmak üzere, koruyucu ekipman kullanmayanlar, daha doğrusu kadere meydan okuyup delikanlılık ederek kullanmayı reddedenler? her halde biyolojinin hava ısındıkça kafası kalınlaşan özel bir dalına ait olsalar gerekir!
ama onları da geride bırakan bir sınıf var ki, aziz milletimin adını tüm ces'ur halkların en üstüne yazdırmayı başarmakta... ayakta tokyo terlik, baş açık motor üstünde bir yandan cigara tellendirip bir yandan da cep telefonunda konuşan o mümtaz kitle!
ey kahraman ırkımın öten ve tüten örnekleri!
"kader" sandığınız ve sizin dışınızda kuvvetler tarafından üstünüze salındığını varsaydığınız o felaketler örgüsünün aslında akıl, mantık, hatta sağduyu gibi insanoğlunu özel bir tür yapan nitelikler çerçevesinde değerlendirildiğinde, sadece ve sadece "ihtimaller"e indirgendiğini kafanıza sokmak için illa ki kafatasınızda delik açmanız mı lazım?
"türk gibi tütmek" ya da pek övündüğümüz "türk gibi kuvvetli" yakıştırmaları yerine "türk gibi akıllı" nitelemesini asla duymadan ölecek daha kaç türk nesli olacak?
ispirto power! siyasetin geleceği rakıda!
türk'ün fizikle ezeli mücadelesi çerçevesinde, tayyib efendi & co.'nin seçim zaferi de olduk- olmadık siyasi, iktisadi, içtimai ve saire gerekçeler ile açıklanmakta.
yahu! adamlar üç sene ab'nin rotasında siyaset yaptılar, her şey güllük gülistanlık oldu; son yıl kendilerine bir döndüler, neredeyse iç harp çıktı: hâlâ, bugün bile, "ihtilal" lafı ile geviş getirenler mevcud!
iktisadiyat desek, imf'nin ipine sarılmaktan ne zaman caysalar, yıldırımlar tepemize yağdı. eh, imf de iktisadiyata kısmen de olsa geri karıştığı ve devleti bir ısırık da olsa küçülttüğü için, öyle kayırma, sıyırma işlerine de ciddi sed çekmedi, sen sağ, umum selamet, vaziyeti idare ettik.
bu arada tabii, pek de dünyada zaire, zambia ve bir iki daha bile anlamsız ülke dışında, hiç kimsenin iktisadiyatının kötü seyretmediği, tayyib efendi & co.'nin "başarı"sının ise dünya ekonomi treninden düşmemekten ibaret olduğu ve aslında ancak bagaj vagonunda seyahat ettiğimiz gibi konular, fazla ırgalanmadı.
siyaset ve iktisattaki bu çağ atlama görünümleri ötesinde, içtimaiyattaki "baş örtüsüne göre bölünmüş millet" tablosu da, her halde, "taçlandıran" bir utku olarak a-ke-pe hanesine işlendi.
her şeye rağmen, tayyib efendi & co., bileğinin hakkkı ile oyları silip süpürdü, helalinden kasasına koydu ama kanıtlanmış başarısından değil, rekabetin kanıtlanmaktan da öte kesinleşmiş beceriksizliklerinden ötürü. yani fizik kurallarına göre ifade edersek, hiç bir direnç ile karşılaşmadan yokuş aşağı akan su gibi kazandı seçimi. önüne çıkıp da kendilerini baraj zanneden iki kayayı da paldır küldür sürükleyerek...
sırf ciddi bir "mukavemet" olmadığı, olan da çoktan "işba" (doygunluk) noktasını aşıp, kristalize olma aşamasına geldiği için, yerel seçimler de tayyib efendi & co. için çantada keklik, o günleri cümleten sağ salim ve kendimize özgü, bir acaip de olsa demokrasimiz dahilinde idrak edebilirsek, (normalde) 2012' de yapılacak seçimler de.
muhalefet babında, tayyib efendi & co.'nin karşısına sahiden dikilebilecek, a-ke-pe'nin kasasında emaneten saklanan en az yüzde 25 oyunu geri alabilecek bir kudret varsa o, damarlarınızdaki asil kanla birlikte vücudunuzda dolaşan rakı ispirtosu!
ne sandınız a dostlar, a-ke-pe' ye teveccüh gösteren her iki vatandaştan birinin oluşturduğu kitlenin her üç vatandaşından biri de anasonlu üzüm şurubunu hiç mekruh bulmayan kesimden - ya da seçim tahminleri gibi, alkol tüketimi rakkamları da nanay memlekette.
şimdi, tayyib efendi & co., a-ke-pe'yi bu ispirto-perest kesime göre de ince ayardan geçirecek ki, hem cumhur nezdinde siyasi merkezdeki mümtaz yerini sağlama alsın, hem de cumhur'a başkanlığı sorunsuz üstlenebilsin. tam toplum terazisinin ibresi a-ke-pe'ye doğru kaymışken, iyi saatte ve sıhhatte olasıca kimseyi fazla ırgalamanın alemi de olmadığından, bu uğurda direnen güller koklansa da olur, koparılsa da... nas'olsa "dinci sermayeyi" memnun ettikçe, sair cümle mütedeyyin ahali de a-ke-pe vagonunda yol almaktan mes'ud olmakta. ortada bir çelişki yok, keyifler de kekâ...
marifet, kendine "muhalefet" diyen ve rakıcı seçmenin oyunun esas sahibi olan kitlenin bir politik hareket oluşturup da, rakı powera sahip çıkabilmesi. nâmeler, nağmeler ve yâveler üreteceğine, kendine laik ve demokrat diyen ama asıl medeni kökenden gelen muhaliflerin, ispirto-perest eylemde gizli olan "medeni" ruhu (*) kütlesine katıp da siyasi bir momentum yakalayabilmesi.
rakı, şarap sembol tabii... işin "sosyolojik" özünde, yavaş da olsa, medeniyet kesbeden her cemiyyet gibi, türkiya'da da siyaset, devlet ve iktidar oyunlarından içtimaiyat alanına, umumun yaşama biçimlerine entegre olan haz miktar ve kaynaklarına odaklanmaya başlamak zorunda.
sağlığınıza ve şerefinize de, bunu da mı tayyib efendi & co. yapacak yahu?
yahu! adamlar üç sene ab'nin rotasında siyaset yaptılar, her şey güllük gülistanlık oldu; son yıl kendilerine bir döndüler, neredeyse iç harp çıktı: hâlâ, bugün bile, "ihtilal" lafı ile geviş getirenler mevcud!
iktisadiyat desek, imf'nin ipine sarılmaktan ne zaman caysalar, yıldırımlar tepemize yağdı. eh, imf de iktisadiyata kısmen de olsa geri karıştığı ve devleti bir ısırık da olsa küçülttüğü için, öyle kayırma, sıyırma işlerine de ciddi sed çekmedi, sen sağ, umum selamet, vaziyeti idare ettik.
bu arada tabii, pek de dünyada zaire, zambia ve bir iki daha bile anlamsız ülke dışında, hiç kimsenin iktisadiyatının kötü seyretmediği, tayyib efendi & co.'nin "başarı"sının ise dünya ekonomi treninden düşmemekten ibaret olduğu ve aslında ancak bagaj vagonunda seyahat ettiğimiz gibi konular, fazla ırgalanmadı.
siyaset ve iktisattaki bu çağ atlama görünümleri ötesinde, içtimaiyattaki "baş örtüsüne göre bölünmüş millet" tablosu da, her halde, "taçlandıran" bir utku olarak a-ke-pe hanesine işlendi.
her şeye rağmen, tayyib efendi & co., bileğinin hakkkı ile oyları silip süpürdü, helalinden kasasına koydu ama kanıtlanmış başarısından değil, rekabetin kanıtlanmaktan da öte kesinleşmiş beceriksizliklerinden ötürü. yani fizik kurallarına göre ifade edersek, hiç bir direnç ile karşılaşmadan yokuş aşağı akan su gibi kazandı seçimi. önüne çıkıp da kendilerini baraj zanneden iki kayayı da paldır küldür sürükleyerek...
sırf ciddi bir "mukavemet" olmadığı, olan da çoktan "işba" (doygunluk) noktasını aşıp, kristalize olma aşamasına geldiği için, yerel seçimler de tayyib efendi & co. için çantada keklik, o günleri cümleten sağ salim ve kendimize özgü, bir acaip de olsa demokrasimiz dahilinde idrak edebilirsek, (normalde) 2012' de yapılacak seçimler de.
muhalefet babında, tayyib efendi & co.'nin karşısına sahiden dikilebilecek, a-ke-pe'nin kasasında emaneten saklanan en az yüzde 25 oyunu geri alabilecek bir kudret varsa o, damarlarınızdaki asil kanla birlikte vücudunuzda dolaşan rakı ispirtosu!
ne sandınız a dostlar, a-ke-pe' ye teveccüh gösteren her iki vatandaştan birinin oluşturduğu kitlenin her üç vatandaşından biri de anasonlu üzüm şurubunu hiç mekruh bulmayan kesimden - ya da seçim tahminleri gibi, alkol tüketimi rakkamları da nanay memlekette.
şimdi, tayyib efendi & co., a-ke-pe'yi bu ispirto-perest kesime göre de ince ayardan geçirecek ki, hem cumhur nezdinde siyasi merkezdeki mümtaz yerini sağlama alsın, hem de cumhur'a başkanlığı sorunsuz üstlenebilsin. tam toplum terazisinin ibresi a-ke-pe'ye doğru kaymışken, iyi saatte ve sıhhatte olasıca kimseyi fazla ırgalamanın alemi de olmadığından, bu uğurda direnen güller koklansa da olur, koparılsa da... nas'olsa "dinci sermayeyi" memnun ettikçe, sair cümle mütedeyyin ahali de a-ke-pe vagonunda yol almaktan mes'ud olmakta. ortada bir çelişki yok, keyifler de kekâ...
marifet, kendine "muhalefet" diyen ve rakıcı seçmenin oyunun esas sahibi olan kitlenin bir politik hareket oluşturup da, rakı powera sahip çıkabilmesi. nâmeler, nağmeler ve yâveler üreteceğine, kendine laik ve demokrat diyen ama asıl medeni kökenden gelen muhaliflerin, ispirto-perest eylemde gizli olan "medeni" ruhu (*) kütlesine katıp da siyasi bir momentum yakalayabilmesi.
rakı, şarap sembol tabii... işin "sosyolojik" özünde, yavaş da olsa, medeniyet kesbeden her cemiyyet gibi, türkiya'da da siyaset, devlet ve iktidar oyunlarından içtimaiyat alanına, umumun yaşama biçimlerine entegre olan haz miktar ve kaynaklarına odaklanmaya başlamak zorunda.
sağlığınıza ve şerefinize de, bunu da mı tayyib efendi & co. yapacak yahu?
ce-halt-pe üzerine son söz
cumhuriyet halt fırkası % 47 oy aldığı bodrum'un orasına burasına ilanlar asmış, "tehlikeyi gördükleri" ve onlara oy verdikleri için ahaliye teşekkür ediyorlar. yani, harbe devam...
"bahriyeli" diye anılan deniz baykal tapınganları da hâlâ, bırakın salt ce-halt-pe' lileri, umumu da ahmak yerine koyup, amerika'nın, ab'nin, fetullah hoca'nın oyunu, oportünist halkın oyu ile seçim kaybettiklerine dair kuramlar üretip, popolarının altındaki kıymetli koltuklardan kalkmamak için name ve nağme yazıyorlar.
üç gün sonra da, "hadi kurultaya gidiyoruz" tatavasıyla parti içi demokrasiyi "hayata geçirecek"lerdir, görürsünüz. delegenin de tamama yakını bahriyeli olduğundan nas'olsa koltuk yine sağlamda...
haa delege coşup, imkansızı yapıp "muhalif" ekibi iş başına getirse, vaziyet hepten ayva. alternatif mustafa sarıgül ise, ce-halt-pe'nin başına gelecek en güzel şey kendini feshedip milliyetçi hareket'e iltihak etmek olabilir. son umudu çoban sülü olan siyasi sürüye yakışır da.
bu benim fırka hakkında söyleyeceğim son söz. siz yine gidin oylarınızı altı oka atın; nas'olsa artık zararlı olabileceği alan iyice daraldığından ucu bana batmaz.
hakkkında ancak bunlar konuşulabilir hale düşmüş her örgütün mevcudiyeti, fiilen hitama ermiş demektir ey millet...
ve de bu yokoluşa rağmen hâlâ ortada bir cesamet görülüyorsa, fizikman, onun adı ancak "kara delik" olabilir. allahtan bizimkinin uzayı öyle sığ ki, halisane nedenlerle içine düşenlerin en çok feraset ve aklı yitebiliyor, kendileri değil.
"bahriyeli" diye anılan deniz baykal tapınganları da hâlâ, bırakın salt ce-halt-pe' lileri, umumu da ahmak yerine koyup, amerika'nın, ab'nin, fetullah hoca'nın oyunu, oportünist halkın oyu ile seçim kaybettiklerine dair kuramlar üretip, popolarının altındaki kıymetli koltuklardan kalkmamak için name ve nağme yazıyorlar.
üç gün sonra da, "hadi kurultaya gidiyoruz" tatavasıyla parti içi demokrasiyi "hayata geçirecek"lerdir, görürsünüz. delegenin de tamama yakını bahriyeli olduğundan nas'olsa koltuk yine sağlamda...
haa delege coşup, imkansızı yapıp "muhalif" ekibi iş başına getirse, vaziyet hepten ayva. alternatif mustafa sarıgül ise, ce-halt-pe'nin başına gelecek en güzel şey kendini feshedip milliyetçi hareket'e iltihak etmek olabilir. son umudu çoban sülü olan siyasi sürüye yakışır da.
bu benim fırka hakkında söyleyeceğim son söz. siz yine gidin oylarınızı altı oka atın; nas'olsa artık zararlı olabileceği alan iyice daraldığından ucu bana batmaz.
hakkkında ancak bunlar konuşulabilir hale düşmüş her örgütün mevcudiyeti, fiilen hitama ermiş demektir ey millet...
ve de bu yokoluşa rağmen hâlâ ortada bir cesamet görülüyorsa, fizikman, onun adı ancak "kara delik" olabilir. allahtan bizimkinin uzayı öyle sığ ki, halisane nedenlerle içine düşenlerin en çok feraset ve aklı yitebiliyor, kendileri değil.
Monday, July 30, 2007
ce-he-pe' den hâlâ da ne köy olur ne kasaba
deniz baykal, türkiye’nin gelmiş geçmiş en “başarılı” politikacısıdır. acemilik evresini atlatıp, bülent ecevit’ in karşısına rakip diye dikildiği 70’lerin ikinci yarısından, zincirbozan sonrası siyasi yeniden yapılanma esnasında 12 eylül’ün çöpe attığı cumhuriyet halt fırkası’nı allayıp, pullayıp zaten üçe beşe bölünmüş gûya sol partiler bedestenine yeniden salmaya; “sol”u paramparça ederek “birleştirmek”ten tansu çiller’in manâlı ve buğulu gözlerinde selefleri sos-demler gibi kaybolup, dayanılamaz etkisi altında kalırım kaygısı ile, kadıncağızın yüzüne bile bakmaktan kaçınarak (*) iktidardan fırtmaya, “illa da seçim” diye tutturup, meclis dışında kalmaya; iktidara gelmenin her parti için başlıca amaç olduğunu unutup “barajı mutlaka aşacağız” diye nutuk atıp, cumhuriyet halt fırkası’nı çurçur partiler arasındaki mümtaz konumuna irca etmeye, siyasi kariyerinde muhalefetten başka hiç bir iş yapmamış – lûtfen dikkat, “iş yapmamış” demekteyim, “işe yaramamış” da yazabilirdim – olmanın “kişi kendini nasıl bilirse...” meseline dayalı tecrübesi ile, cumhuriyet halt fırkası içinde sovyet komonizmasındaki kadar bile muhalefete izin vermemiş ve 30 yılı mütecaviz kariyeri boyunca “bu adam siyasi değil de, ne bileyim, yozgat’ın bir köyünde bakkal olsa, katkıları açısından türkiye’de ne değişirdi?” sorusuna kooccaman bir “HİİİİÇ!”ten başka cevap bırakmamış olmasına rağmen, baykal türkiye’nin en azından 1950 sonrası siyasi tarihindeki en başarılı politikacıdır!
çünkü baykal hakkkında, bütün bunlar (**), üstelik bütün bunlara rağmen, hâlâ yazılıp, söylenebilmektir. çünkü baykal, bütün bunlara ve hemen hemen herkese de rağmen, hâlâ geçtim fırka içini, solda lider konumundadır.
pek âlâ da, bana ne?
doğrusunu isterseniz, cumhuriyet halt fırkası ya da, fırkada haltçıbaşı işini kimin yaptığı umurumda dahi değil. “sadık” sevgili okuyucularım “neden oy verilmez” dizisinin son yazısında “belki birkaç kişi ya da örgüt ortaya çıkıp, doğru dürüst program çerçevesinde siyaset yapmaya soyunur” derken bile, cumhuriyet halt fırkası’ nı bu ihtimalin iyimser menziline dahil edecek kredi açmadığımı sezmişlerdir. gelgelelim, bugün hürriyet’e bakarken, mehmet yakup yılmaz’ın cumhuriyet halt fırkası’ndan hâlâ umut dolu sözlerle bahsedebilecek gaflet içinde kaldığını gördüm. muhterem halefime (***), muhterem cumhurumuzun sabık muhterem başkanı, politik literatürümüzdeki en populer siyasi cevherdar süleyman bey'den bir vecize hatırlatayım dedim: 70’lerdeki seçim kampanyalarından birinde ecevit “köy-kent” adını verdiği bir ucube proje uydurmuş, “kırsal kesim”e satmaya çalışmakta idi. çoban sülü ise, köylüyü “ce-he-pe köy-kent numarasıyla sizi göçe zorlayacak”, diyerek korkutmakta ve göçten kurtulmak istiyorlarsa, oylarını kırat'a vermelerini söylemekte idi. işte o kampanya konuşmalarından birinde de, cumhuriyet halt fırkası’nı şöyle değerlendirmişti:
“bunlardan ne köy olur ne kasaba”...
mehmet’e ve muhterem entelejentsiyamıza saygılarımla duyururum...
--------
(*) en azından etrafta kamera varken...
(**) ki “bunlar”, - tabii ki değmez ama – uzattıkça uzayabilecek bir listedir. hazretin kariyeri “osmanlı bankası” garabesi ile başlayıp, dolambaçlı nice yollardan, 367 maskaralığını bile solda bırakan siyasi acaipliklerden sonra “sağçöktübenayaktayım” utanmazlığına kadar varmıştır.
(***) mehmet yankı’ ya ben ayrıldıktan sonra başladı. İkimiz de kışlalı mektebinden sayılırız, ikimiz de hıncal (uluç) abinin tedrisinden geçtik falan da, o seb’at etti, ben , ilk fırsatta kapağı akademiye, oradan da denize atacak kadar, gazeteciliği hep “ikinci sınıf uğraş” gibi gördüm.
çünkü baykal hakkkında, bütün bunlar (**), üstelik bütün bunlara rağmen, hâlâ yazılıp, söylenebilmektir. çünkü baykal, bütün bunlara ve hemen hemen herkese de rağmen, hâlâ geçtim fırka içini, solda lider konumundadır.
pek âlâ da, bana ne?
doğrusunu isterseniz, cumhuriyet halt fırkası ya da, fırkada haltçıbaşı işini kimin yaptığı umurumda dahi değil. “sadık” sevgili okuyucularım “neden oy verilmez” dizisinin son yazısında “belki birkaç kişi ya da örgüt ortaya çıkıp, doğru dürüst program çerçevesinde siyaset yapmaya soyunur” derken bile, cumhuriyet halt fırkası’ nı bu ihtimalin iyimser menziline dahil edecek kredi açmadığımı sezmişlerdir. gelgelelim, bugün hürriyet’e bakarken, mehmet yakup yılmaz’ın cumhuriyet halt fırkası’ndan hâlâ umut dolu sözlerle bahsedebilecek gaflet içinde kaldığını gördüm. muhterem halefime (***), muhterem cumhurumuzun sabık muhterem başkanı, politik literatürümüzdeki en populer siyasi cevherdar süleyman bey'den bir vecize hatırlatayım dedim: 70’lerdeki seçim kampanyalarından birinde ecevit “köy-kent” adını verdiği bir ucube proje uydurmuş, “kırsal kesim”e satmaya çalışmakta idi. çoban sülü ise, köylüyü “ce-he-pe köy-kent numarasıyla sizi göçe zorlayacak”, diyerek korkutmakta ve göçten kurtulmak istiyorlarsa, oylarını kırat'a vermelerini söylemekte idi. işte o kampanya konuşmalarından birinde de, cumhuriyet halt fırkası’nı şöyle değerlendirmişti:
“bunlardan ne köy olur ne kasaba”...
mehmet’e ve muhterem entelejentsiyamıza saygılarımla duyururum...
--------
(*) en azından etrafta kamera varken...
(**) ki “bunlar”, - tabii ki değmez ama – uzattıkça uzayabilecek bir listedir. hazretin kariyeri “osmanlı bankası” garabesi ile başlayıp, dolambaçlı nice yollardan, 367 maskaralığını bile solda bırakan siyasi acaipliklerden sonra “sağçöktübenayaktayım” utanmazlığına kadar varmıştır.
(***) mehmet yankı’ ya ben ayrıldıktan sonra başladı. İkimiz de kışlalı mektebinden sayılırız, ikimiz de hıncal (uluç) abinin tedrisinden geçtik falan da, o seb’at etti, ben , ilk fırsatta kapağı akademiye, oradan da denize atacak kadar, gazeteciliği hep “ikinci sınıf uğraş” gibi gördüm.
Subscribe to:
Posts (Atom)