ya huuu millet! aklımdaydı ama unuttum vallahi yazmayı. şimdi ayıbımı gidereyim.
kendisini ciddiye alıp dinlemediğim gibi, o çemkirik ses ve şirret uslubu dolayısı ile fizikman dinleyemiyorum da. umumiyetle çoğunluk ile hemfikir olmasam da, ben de kesinlikle katılıyorum ki yapabileceği en hayırlı iş, ortadan kaybolmaktır. ama yapmaz... ustası da son nefesine kadar dayanamayacağını anlayınca, siyasetsiz ot gibi kalacağından korkup, bitkisel hayata girmişti bunun.
evet, evet; baykal hocamdan bahsediyorum. okulda lakabı "domates" olann deniz baykal. tabii, çoğunuz "başka alternatif yok" deyip gidip oyunuzu ona verecek, tatilinizi rezil ettiğiniz gibi, adamın siyasi piyasadan çekilip gitmemesini meşru kılmak bir yana, "makul" hale dahi getireceksiniz.
deniz hocam a-ke-pe'nin iktidara geldiği günden beri erken seçim sayıklar. şimdi istediği oldu, üstelik kendi çektiği rest a-ke-pe tarafnndan görülünce oldu, bu sefer de sandığa gizli gizli güvensizlik beslendiğini çaktırmadan ortaya koyan mızıldanmalar başladı bile.
bunların en acıklısı da daha 22 temmuz kararı oylanırken meclis cihetinde yumurtlandı. cumhuriyet halt fırkasına göre 22 temmuz uygun değildi ve adına erken denecek seçim, normal tarihinden topu topu bir buçuk, bilemedin iki ay önce, eylülde yapılmalı idi - çünkü "halk temmuzda yaylaya çıktığı için oy vermesi güç olacaktı"!
oyunuzu heba edeceğiniz partiye bakın breh breh... hüzera (hazretler), türkiye nufusunun yüzde 70 inin, ülke yüzölçümünün yüzde 15 i kadar alanda, sırf kalabalık yüzünden şehir zannettikleri köy azmanlarında yaşadığını ve yaylayı maylayı çoktaaaan unutturan üretim - yaşam örüntüleri içinde yer aldıklarını dahi kavrayamamış, daha ecevit'in kasket giyerek kendini solcu diye yutturduğunu sanarak avunduğu 1970'li çayırlarda gezinmekte.
baykal ve maiyetinin bir dirhem daha patetik yanılgısı da, "yaylaya çıkan" o köylü güruhların asla cumhuriyet halt fırkasına rağbet ve teveccüh etmediğini dahi idrak buyuramaması. ne yani, şimdi demokrasi deyince küçücük partilerin rakipsiz başı olmayı anlayan baykal'ın kendine haşa oy vermeyecek kitlelerin demokratik haklarını savunmak uğruna yaylacıların oy derdine düştüğünü mü söyleyeceksiniz?
heyhat, maalesef ey ihvanlar. cumhuriyet halt fırkası daha türkiye'nin dinamizm istatistiklerini dahi anlayamıyor.
oyunuz heba... ay pardoooon, hayırlı ossun, nEtekim.
Saturday, May 5, 2007
Friday, May 4, 2007
a-ke-pe'ye akıl - valiyi kovun
akıl satın almak ancak akla her daim ihtiyaç olduğunu bilecek kadar akıllı adamlara mahsus bir "imtiyaz"dır. az gelişmiş ülkelerde bu akılda adam da az geliştiği için, arada sırada amme hizmeti olarak akıl saçmak, kollektif akıl düzeyine katkıda bulunmak sureti ile, umumi refah seviyesini de yükseltir. a-ke-pe yöntecilerine bir akıl vereyim dedimse, bu çerçevede değerlendirilmelidir...
sayın beyler (a-ke-pe'de nasıl olsa "bayan" yönetici yok)...
cumhurbaşkanı adayı aranması / tayyib efendinin adaylıktan cay(dırıl)ması sürecinde, abdullah gül'ün nihai harcanması ile sonuçlanan kargaşanın tarikat dengelerini kollamak yüzünden patladığını bilmeyen yok her halde.
netice ortada. her ne kadar cumhuriyet halt fırkasının şirret tutumu sayesinde yediğiniz şamarın sesi gürültüye gitti ise de, a-ke-pe, hafiften kızarmış bir surat ile kamu önünde dikilmekte. eh, seçime giderken de, simada al renk pek hoş kaçmamakta...
çare basit aslında. muammer güler valimiz, 1 mayısta sergilediği dirayet ile, a-ke-pe nin kalesi sayılabilecek istanbul'da ahalinin çoğuna "ne olacak halimiz?" dedirtti ya... eh, vali, malum hükümetin temsilcisidir. yani güler'in yarattığı rezalet de, yaşanan zul yetmemiş gibi, şöyle ya da böyle, tayyib efendi ve etrafına yansır.
bu durumda tayyib efendi tekrardan halkın teveccühünü toplamak istiyorsa, gayet basit şekilde valiyi 1 mayıs'taki rezalet dolayısıyla hemen azledebilir. en azından, hakkında soruşturma açtırabilir (isterse sonra da kabahatsiz bulur, o ayrı).
böylece:
1) ahaliye, sanki onlardan yana , saatlerce sefil olup sürünmelerini sahiden dert eden, adeta "demokrat" bir siyasi imiş gibi bir imaj sunar;
2) kamu düzen ile kamu düzeni arasındaki farkın farkında imiş gibi yapmakla, yıkılan karizma biraz toparlanır, yönetim dizginlerinin elden kaçmadığı izlenimi yaratılır;
3) ankara'da, bülent arınç'ın parti içi siyasette çıkıntılık edecek gücü bulmasını sağlayan bazı çevrelerin sayesinde, sergiledikleri yönetim fecaatine rağmen yerlerinde sapasağlam oturan istanbul yüksek bürokrasisini sallamakla, o çevrelere de politik göz dağı verilmiş olur. merak etmeye gerek yoktur, o çevreler oylarını saadete, refaha, selamete heba etmezler. iktidar tatlı bir meyvadır.
4) vali güler ve ekibini (buna profesyonel yöneticiler olan vali yardımcılarını katmadığımı hemen belirteyim) tasfiye etmek a-ke-pe'ye, pek de partiye yakın olmayan kesimden de bir sempati kredisi açılmasını sağlayacaktır. emin olabilirler ki bu ekibin arkasından ağlayacak normal yurt insanı mevcud değildir. eh, bir etkin eylemde bulunup da oy toplamak, yenilen şamarın yarattığı mağdur ve mazlum çocuk ifadesi takınıp el açmış dilenci suretinde oy beklemekten iyidir, emin olun. delikanlı ve muktedir olabildiğiniz izlenimi verir.
benden de dinci olmadığına hala iman edemediğim bir partiye bu kadar kıyak yeter...
sayın beyler (a-ke-pe'de nasıl olsa "bayan" yönetici yok)...
cumhurbaşkanı adayı aranması / tayyib efendinin adaylıktan cay(dırıl)ması sürecinde, abdullah gül'ün nihai harcanması ile sonuçlanan kargaşanın tarikat dengelerini kollamak yüzünden patladığını bilmeyen yok her halde.
netice ortada. her ne kadar cumhuriyet halt fırkasının şirret tutumu sayesinde yediğiniz şamarın sesi gürültüye gitti ise de, a-ke-pe, hafiften kızarmış bir surat ile kamu önünde dikilmekte. eh, seçime giderken de, simada al renk pek hoş kaçmamakta...
çare basit aslında. muammer güler valimiz, 1 mayısta sergilediği dirayet ile, a-ke-pe nin kalesi sayılabilecek istanbul'da ahalinin çoğuna "ne olacak halimiz?" dedirtti ya... eh, vali, malum hükümetin temsilcisidir. yani güler'in yarattığı rezalet de, yaşanan zul yetmemiş gibi, şöyle ya da böyle, tayyib efendi ve etrafına yansır.
bu durumda tayyib efendi tekrardan halkın teveccühünü toplamak istiyorsa, gayet basit şekilde valiyi 1 mayıs'taki rezalet dolayısıyla hemen azledebilir. en azından, hakkında soruşturma açtırabilir (isterse sonra da kabahatsiz bulur, o ayrı).
böylece:
1) ahaliye, sanki onlardan yana , saatlerce sefil olup sürünmelerini sahiden dert eden, adeta "demokrat" bir siyasi imiş gibi bir imaj sunar;
2) kamu düzen ile kamu düzeni arasındaki farkın farkında imiş gibi yapmakla, yıkılan karizma biraz toparlanır, yönetim dizginlerinin elden kaçmadığı izlenimi yaratılır;
3) ankara'da, bülent arınç'ın parti içi siyasette çıkıntılık edecek gücü bulmasını sağlayan bazı çevrelerin sayesinde, sergiledikleri yönetim fecaatine rağmen yerlerinde sapasağlam oturan istanbul yüksek bürokrasisini sallamakla, o çevrelere de politik göz dağı verilmiş olur. merak etmeye gerek yoktur, o çevreler oylarını saadete, refaha, selamete heba etmezler. iktidar tatlı bir meyvadır.
4) vali güler ve ekibini (buna profesyonel yöneticiler olan vali yardımcılarını katmadığımı hemen belirteyim) tasfiye etmek a-ke-pe'ye, pek de partiye yakın olmayan kesimden de bir sempati kredisi açılmasını sağlayacaktır. emin olabilirler ki bu ekibin arkasından ağlayacak normal yurt insanı mevcud değildir. eh, bir etkin eylemde bulunup da oy toplamak, yenilen şamarın yarattığı mağdur ve mazlum çocuk ifadesi takınıp el açmış dilenci suretinde oy beklemekten iyidir, emin olun. delikanlı ve muktedir olabildiğiniz izlenimi verir.
benden de dinci olmadığına hala iman edemediğim bir partiye bu kadar kıyak yeter...
ne? kim? kamu düzen?
turizm işinde çalışanlar, tepelerinden dumanlar çıka çıka, burunlarından soluya soluya avrupa ve (özellikle) amerika gibi "medeniyyet denilen tek dişi kalmış canavar"ın hüküm sürdüğü ülkelerden gelecek müşterilerine:
a) türkiye'nin hala (şimdilik) iyi kötü bir demokratik memleket olduğunu, darbenin (şimdilik) web sitesinde kaldığını;
b) 1 mayısta ciddi bir halk ayaklanması ya da bir darbe/karşı darbe girişimi vs. yaşanmadığını, taksim meydanının bekaretini korumak uğruna, binlerce polis marifeti ile milyonlarca masum insanı yollarda, köprülerde sefil etmeyi; cop ile dövmeyi, biber gazı vs. ile zehirlemeyi, memleketi yedi düvele rezil rusva etmeyi, "kamu düzeni" sanan ama senelerdir herkesin evine en az bir kerre hırsız giren, trafiği keşmekeş, asayişi berbat, her türlü düzeni nanay bir şehrin başında oturmaktan da hicab etmeyen bir bürokrat yüzünden ortalığın birbirine girdiğini;
izah etmeye çalışıyorlar.
var bir düzen var...!!
not: sözü geçen turizm erbabı adam gibi, gezip görmeye gelen orta sınıf ve üstü gezginler ile iş yapan acente çalışanları tabii... ülkemiz turizm profilinin aslını ve ekseriyetini oluşturan aç hatta işsiz amele kesimi için farketmez. gerçi onları getirenler de sigorta belasına işleri ince eleyip sık dokumaktalar ama... zaten dibe vurmuş fiyatı az daha kırarsınız, o beleşe dayanamaz yine gelirler.
a) türkiye'nin hala (şimdilik) iyi kötü bir demokratik memleket olduğunu, darbenin (şimdilik) web sitesinde kaldığını;
b) 1 mayısta ciddi bir halk ayaklanması ya da bir darbe/karşı darbe girişimi vs. yaşanmadığını, taksim meydanının bekaretini korumak uğruna, binlerce polis marifeti ile milyonlarca masum insanı yollarda, köprülerde sefil etmeyi; cop ile dövmeyi, biber gazı vs. ile zehirlemeyi, memleketi yedi düvele rezil rusva etmeyi, "kamu düzeni" sanan ama senelerdir herkesin evine en az bir kerre hırsız giren, trafiği keşmekeş, asayişi berbat, her türlü düzeni nanay bir şehrin başında oturmaktan da hicab etmeyen bir bürokrat yüzünden ortalığın birbirine girdiğini;
izah etmeye çalışıyorlar.
var bir düzen var...!!
not: sözü geçen turizm erbabı adam gibi, gezip görmeye gelen orta sınıf ve üstü gezginler ile iş yapan acente çalışanları tabii... ülkemiz turizm profilinin aslını ve ekseriyetini oluşturan aç hatta işsiz amele kesimi için farketmez. gerçi onları getirenler de sigorta belasına işleri ince eleyip sık dokumaktalar ama... zaten dibe vurmuş fiyatı az daha kırarsınız, o beleşe dayanamaz yine gelirler.
Wednesday, May 2, 2007
sayın muhterem vali bey hazretleri
bu yaşta artık devletimin görmediğim pek incisi kalmadığını sanıyordum amma, "kamu düzenini korumak" adına 20 milyonluk şehirde "kamu"yu yaya bırakan ve bunda bozulmuş bir düzen göremeyen sayın muhterem istanbul vali hazretleri muammer güler beyefendiyi huzurlarında bittiğini düşündüğüm ufkuma yeni enginler açtıkları için hararetli bir ubudiyet ile eğilmeyi borç bilirim.
elbet kendileri de vakıftır ama şu cahil halkımız da öğrensin diyerekten:
türk dil kurumuna göre kamu: 1) halk hizmeti gören devlet organlarının tümü; 2) bir ülkedeki halkın bütünü, halk, amme; 3) sıfat(eskimiş): hep, bütün
osmanlıca-türkçe sözlüğe göre amme: 1) genel, umuma ait; 2) halk
houghton-mifflin (online) sözlüğünden kamu/amme karşılığı public: [latince publicus, ( ergin nufus anlamındaki pubes kelimesinden aliterasyon)] 1) cemaat (community) veya insanların tümü; 2) ortak ilgi ve çıkar temsil eden insan topluluğu; 3) özellikle şöhretli kişilerin hayran ve izleyici kitlesi
bendeniz hakir-i pür taksir, şu cahil halimle, bu tanımların hiç birinde ahali (yani halk, yani kamu) bir meydana doluşup da gösteri (osmanlıca nümayiş) yapmasın diye milyonlarca kişinin, hatta aralarında o meydana beş kilometre dahi yaklaşmayacak olan birkaç milyon kişinin (yani kamu) sersefil edilmesini cemaat, insanlar, amme, public ya da umuma ait bir düzen ile ilişkilendirmemi sağlayacak bir öge tesbit edemedim.
ulu devletimin yüce memurininden muhterem sayın vali yanlış yapıyor olamayacağına göre demek ki bilumum lugat ve sözlüklerin atladığı tarifi ile "kamu düzeni", şehrin şanlı ve kanlı bir meydanında gösteri yapılmasın diye maddi, manevi, itibari koskoca bir maliyeti göze alarak, spektaküler bir resmi rezalet sergilemek anlamına gelmekte imiş.
aslında, sayın muhterem vali bey hazretleri eski meslekdaşlarından kendi kurşunu ile merhum ankara valisi nevzat tandoğan'ın bir zamanlar solcu gençlere "memlekete komonizm gelecekse onu da biz getiririz," diye fırça attığı gibi, "şehirde kamu düzeni bozulacaksa, onu bizden iyi kimse bozamaz," deyip, tarihteki mümtaz yerini de alabilirdi.
elbet kendileri de vakıftır ama şu cahil halkımız da öğrensin diyerekten:
türk dil kurumuna göre kamu: 1) halk hizmeti gören devlet organlarının tümü; 2) bir ülkedeki halkın bütünü, halk, amme; 3) sıfat(eskimiş): hep, bütün
osmanlıca-türkçe sözlüğe göre amme: 1) genel, umuma ait; 2) halk
houghton-mifflin (online) sözlüğünden kamu/amme karşılığı public: [latince publicus, ( ergin nufus anlamındaki pubes kelimesinden aliterasyon)] 1) cemaat (community) veya insanların tümü; 2) ortak ilgi ve çıkar temsil eden insan topluluğu; 3) özellikle şöhretli kişilerin hayran ve izleyici kitlesi
bendeniz hakir-i pür taksir, şu cahil halimle, bu tanımların hiç birinde ahali (yani halk, yani kamu) bir meydana doluşup da gösteri (osmanlıca nümayiş) yapmasın diye milyonlarca kişinin, hatta aralarında o meydana beş kilometre dahi yaklaşmayacak olan birkaç milyon kişinin (yani kamu) sersefil edilmesini cemaat, insanlar, amme, public ya da umuma ait bir düzen ile ilişkilendirmemi sağlayacak bir öge tesbit edemedim.
ulu devletimin yüce memurininden muhterem sayın vali yanlış yapıyor olamayacağına göre demek ki bilumum lugat ve sözlüklerin atladığı tarifi ile "kamu düzeni", şehrin şanlı ve kanlı bir meydanında gösteri yapılmasın diye maddi, manevi, itibari koskoca bir maliyeti göze alarak, spektaküler bir resmi rezalet sergilemek anlamına gelmekte imiş.
aslında, sayın muhterem vali bey hazretleri eski meslekdaşlarından kendi kurşunu ile merhum ankara valisi nevzat tandoğan'ın bir zamanlar solcu gençlere "memlekete komonizm gelecekse onu da biz getiririz," diye fırça attığı gibi, "şehirde kamu düzeni bozulacaksa, onu bizden iyi kimse bozamaz," deyip, tarihteki mümtaz yerini de alabilirdi.
chp bir ümitsizlik dergahıdır
kaçtır ya blogger sitesi ya da laptop komputer yüzünden yazdıklarımı tam yayınlama aşamasında kaybettiğim için epeydir blog ihmal edilmiş durumda. türkiye'nin ahvalinin insanda düşündüklerini kaleme almakta tereddüd yaratan havası da, tabii etkili olmakta.
neredeyse bir haftadır laik düzenin yılmaz ve savaşkan müdafii cumhuriyet halt fırkasının, bayrak gönderini güverteye çakacağım derken dibini delip gemiyi batıran kaptan misali, anayasal düzenin altını oyarken saplandığı pinokyo mantığı üzerine isteyip de yazamadıklarımı bugün "post" ederim diyordum ama galiba, vaz geçtim.
vaz geçtim, çünkü fırkanın patetik demokrasi anlayışı o kadar ortada ki, neredeyse dördüncü dereceden maaş almamış devlet memurini olmayanlara oy hakkı bile tanımayacaklar. ancak siyaset ile varolabilen böylesine bir mevcudiyet hakkında yazmak, ona "zatiyet" kazandırmak olacak.
bari, dedim, 10-15 sene önce, daha cumhuriyet halt fırkası bol dalgalı deniz'inde iyiden boğulmadan önce bizim bodrum gazetelerinin birine yazdığım bir parçayı ısıtıp sofraya süreyim. fırkacılar zaten anlamaz, milletin de fırkadan yiye yiye ağız tadı bozulduğundan zaman farkı ortaya çıkmaz nas'olsa. ama naapiiim, dürüstüm ve işe itiraf ederk başlıyorum işte...
haa, bu arada, adil olmak adına belirteyim ki eğer halt fırkası haricinde bir sol, sosyal demokrat, demokratik sol (ne demekse!) vs. bir parti hakkında "aman bunlar farklı, chp baykal'dan kurtulana kadar bu tarafa meyledeyim," gibi, neticede kendiniz aldatmaktan başka bir işe yaramayacak yorumlarınız varsa, garfucius size baştan söylesin, hemi de bodurumca: aynı geliiiiirrrr...
mesele mantıkta mirim, mantıkta!
CHP Bir Ümitsizlik Dergahıdır
Cumhuriyet Halk Partisinin, kökeni İttihatçılığa uzanan ve Osmanlı – Cumhuriyet geleneğinin ülkede kapitalizmi (hala) yerleştirmeyi başaramamış olmasından dolayı, Atatürk’ ün bile çare bulamadığı yapısal bir hastalığı vardır. Bu illet, kırmızı bir filin ard nahiyesi kadar bariz ortada durmakla birlikte, esasen toplumun bütününce fazla önemsenen bir konuya temas etmediği için, pek de farkedilmemektedir : Okumuş, ya da diplomalı cehalet…
Türk toplumsal tarihinde eğitimin yeri malumdur : İster padişah efendimizin kutsal vücutlarına, ister o kudsiyeti Memurin Muhakemat Kanununa yayacak kadar kendine maleden saltanat sonrası bürokrasi örgütüne hizmet etsin; devlet için memur yetiştirmek.
Kapitalizm gereği, üretime yönelik bilme ve örgütlenme becerileri ile donanmış nesiller yetiştirmeye ihtiyaç hissetmeyen İstanbul – Ankara bürokrasileri için, bilgi ancak usul, adab ve adet ile sınırlı kaldıkça makbuldür. “Bilim”in tohumunu saçan “sorgulama” ve “tartışma” gelenekleri, maazallah, aykırı bir takım doğrulara götürebilecekleri endişesi ile, kudsiyete karşı küfür addedilir. Bu yüzden, ne entellektüel hayatımızda yeniliğe, ne de siyasal geleneğimizde çoğulculuğa rastlanabilir : Düşünce ya statükocudur, ya tepkisel; “muhalefet” ya isyan ile eşanlamlıdır, ya da uzlaşmaz kavgacılık ve hizipçilikle.
Eğitim böyle iken, eğitilenin “diploma”sı da “talim”den, yani “bilimlendirme”den çok, “terbiye”, yani mevcuda uyum kıstasına yüz dönmek zorundadır. Yani, kısaca, “okumuşluk” lazımdır, çünkü mevki böyle elde edilir, “bilgi” diplomayı almak için almaya yetecek ölçüde ve alıncaya kadar gereklidir. Ahalinin mektep medrese görmemiş çoğunluk kesimi zaten adet ve alışkanlıkları dışında her konuda cahil kalmayı erdem saydığından, "diplomaya yeter" bilgi ile okumuşluk varakasını koparan herkes, halk indinde alim sayılır. Alimin de, arkasında memuriyet kaynaklı devvlet gücü yoksa, zaten pek esamisi okunmadığından, ilminin de pratik hayatta pek hükmü olmaz.
***
Kapitalizmin ana fikri, fırsat değerlendirmeye, değerlendirilebilecek fırsatlar tükendikçe yeni fırsatlar yaratmaya, çeşitlenmeye ve çoğulculuğa, dolayısıyla, üsttekilerin her zaman hoşuna gitmese de, girişimcilik balının kaçınılmaz keçiboynuzu olan serbestiyete prim vermeye dayanır. Diplomalı cahil kadrolar, genel tutum itibarı ile kapitalizme de karşı çıkmak zorundadırlar, çünkü donanımları rekabete elverişli değildir. Serbesti de onlar için ne halt edeceği bilinemeyen cinleri sihirli lambalardan salıvermek kadar risklidir. Kontrol, kapıları kapatmaktan, olanı iyisi ve kötüsü ile muhafazadan geçer. Zaten, eğer kontrol “biz”de ise herşey ala, “başkaları”nda ise herşey berbattır.
Yönetim ve siyaset anlayışı da bu basit ilkeden ibarettir. Tabii, Afrika bozkırlarında bile bu gerçeği doğrudan yutacak kadar bol enayi artık kalmadığından, politik söylem, hamasiyatla belirlenir... Boş laf, asla modernite temelindeki en büyük taş olan matematik mantık ile beslenen analitik düşüncenin yerini tutamayacağından, er geç kutsal kavramların da cılkı çıkar ve bir bakarsınız adamın biri zuhur edip, “Senin gözlerin var ya, vatan millet sakarya” diye bir pop abesliğini haykırmakta hiç beis görmemiiiiş.
***
CHP’ den “vatan millet pop’una” uzanan çizgi de, kırmızı filin sallanan kırmızı kuyruğu kadar ortadadır. Fırkaya, tarihi boyunca seçimle meclis salt çoğunluğunu kazandıramayan siyasi erkan, asla seçmen kütlelerinin gerçek yönelimlerini deşifre etmeyi becerememiştir. Tabanının çoğunluğu ilkokul üçten terk, “elit” takımı da kitaba küskün okumuşlardan müteşekkil örgüt, hakim hizibin dogmalarını halkın talepleri diye yutturan İttihatçı artığı geleneğe boğulurken bulduğu saman sapı gibi sarılmıştır.
Ortaya tutucu, doktriner, popülist, refleksleri zayıf, dolayısıyla da sorunu tanımlayıp, tanıyıp, çözüm getirmekten aciz bir siyasi ucube çıkmıştır.
Cumhuriyet Halk Fırkası, bugün ne bir yığın partisidir, ne bir sınıf partisidir ne zinde güçlere yeterli güveni aşılayıp, son zamanlarda yaydığı imajın içini doldurmayı ve “devlet partisi” haline gelmeyi becerebilmiştir. Özelleştirmeden partiler kanununa, YÖK denen faciadan sosyal güvenlik reformuna, asayişten hükümet meselesine kadar hiçbir konuda da tutarlı bir fikri ya da siyasası zikredilmiş değildir.
***
Cumhuriyet Halk Fırkası, Türkiye siyasetinin asla açıkça telaffuz edilmeyen gizli aksiyomasının da örtülü şampiyonudur: Demokrat olunmadan da demokrasinin olabileceği zırvasına, için için ama yürekten inanır. Demokrasiyi hala kavrayamamıştır ve sandık saplantısı ötesinde bir demokrasi felsefesinden mahrumdur. Onun için, işine öyle gelirse, oy sayımı uğruna 70 milyon vatan evladını ev hapsine tıkmakta da sakınca görmemiştir, demokrasinin tarifinin devlet yetkesinin ve yetkilerinin birey hakları önünde sınırlanması demek olduğunu da asla anlayamaz.
CHP, 1983 seçimlerinden beri ama şu, ama bu isimle hep politika sahnesinde olagelmiştir. Bu 15 yıllık süre içinde koca Sovyet imparatorluğu bile yıkılmış ama, CHP güya karşı olduğu YÖK’ ün kaldırılması, bir zamanlar meclisi birbirine katarak engellediği DGM’ lerin Anayasa’ dan çıkartılması, adalet reformunun gerçekleşmesi ya da buna benzer çeşitli 12 Eylül safrası sorun hakkında ciddiye alınabilecek hiçbir girişimde bulunmamıştır. Demokrasinin Fırka’ ya şükran borcu mevcut değildir.
CHP’ nin çoğunluğu ilkokul üç terk delege taifesi ile umumiyetle okur yazarlıktan vareste okumuş elitleri, dibi delik gemide hep birlikte batıldığını unutup, suyu kimin boşaltacağı kavgasına düşen kaçak yolcuları andırmaktadırlar. Kendilerine “siyaset” hamurundan yoğurdukları kısıtlı sanal dünyalarında, sanal yerel sorunlarını evrensel sanarak politikacılık oynamaktadırlar. Gençliğinde “domates” lakabıyla maruf, asık yüzlü, saldırgan tavırlı genel başkanlarından, devlet dairesi duvarı suratlı bahriyelibaşı genel sekreterlerine; en “aydınlanmacı laik” milletvekilinden, en ücra yurt köşesindeki ilçe başkanlığı çaycısına kadar, hiçbir CHP’ linin “muhtarlık sisteminin totalitarizmin bir aracına dönüşüp dönüşmediği”; ya da “emeklilerin maaş kuyruğuna girmeden ve kuyruklarda terk-i dünya eylemeden üçaylıklarını kredi kartı ile çekmeleri imkanının sağlanıp sağlanamayacağı,” gibi gündelik konularda anlamlı bir cevabı yoktur. Daha doğrusu, kendince tutarlı sayılabilecek en muhtemel cevaplar, “muhtarların ulusal güvenliğe yardımcı olduklarını” iddia eden veya “ödentiler bizzat emeklilere yapılmazsa, öldüklerinde varislerinin devleti dolandırabilecekleri” varsayımına dayanan faşizan özlü tezler içerecektir.
En acıklısı da, sıradan CHP’ lilerin ekseriyeti, bu cevapların neden “faşizan içerikli” olduklarını akıl edemeyeceklerdir.
***
“Dürüstlük timsali” diye ortaya çıkıp, boğazlarını aşan skandalların selinden pos bıyıklı katil Apo’ nun ipine sarılarak kurtulmaya çalışan (**) 55. Hükümetin, demokrasiyi Türkiye’ nin gündeminden çıkarmak ile başlayan pek çoğu olumsuz icraatının en kötü sonuçlarından biri, Demirel’ in “yarı başkan” olarak siyasi kariyerini Çankaya'da sürdürmesi olasılığını bir “umut” seviyesine yükseltmek ise, daha acı ve kalıcı zararları da CHP’ nin (değiştirmeyi akıl edemediği seçim sisteminde) oy barajını aşmaktan korkmayabilecek popülariteye ulaşmasına sebep olmasıdır.
***
Damga pulunun kaldırılmasından, dış politikada Ukrayna’ nın desteklenmesine kadar hiçbir konuda slogan ötesinde düşüncesi, hatta bazan sloganı bile bulunmayan Cumhuriyet Halk Fırkası, “cumhuriyet”in “demokrasi”nin Osmanlıca karşılığı olduğunu kavrayana dek, ancak İttihat ve Terakki Fırkasının karikatürü kılığında siyaset yapabilecektir. İmparatorluğu anlamsız savaşlarda helak eden öncülleri gibi, onlar da damga pulu örneğindeki “basit” ve “önemsiz” meselelerin ahalinin tepe tüylerini nasıl ayağa diktiğini hayal edemeyecek kadar uygun adım yürümektedirler.
--------
(*) Halk Fırkasının hala tahtel şuurunda yatan demokrasi anlayışının simgesi 1946 maskaralığı, seçimden sayılmamaktadır.
(**) Ve CHP’ nin beceriksizliği sayesinde bunu ya başarabilecek, ya da bundan puan kazıyabilecek kadar avantajlı bir konuma gelen…
neredeyse bir haftadır laik düzenin yılmaz ve savaşkan müdafii cumhuriyet halt fırkasının, bayrak gönderini güverteye çakacağım derken dibini delip gemiyi batıran kaptan misali, anayasal düzenin altını oyarken saplandığı pinokyo mantığı üzerine isteyip de yazamadıklarımı bugün "post" ederim diyordum ama galiba, vaz geçtim.
vaz geçtim, çünkü fırkanın patetik demokrasi anlayışı o kadar ortada ki, neredeyse dördüncü dereceden maaş almamış devlet memurini olmayanlara oy hakkı bile tanımayacaklar. ancak siyaset ile varolabilen böylesine bir mevcudiyet hakkında yazmak, ona "zatiyet" kazandırmak olacak.
bari, dedim, 10-15 sene önce, daha cumhuriyet halt fırkası bol dalgalı deniz'inde iyiden boğulmadan önce bizim bodrum gazetelerinin birine yazdığım bir parçayı ısıtıp sofraya süreyim. fırkacılar zaten anlamaz, milletin de fırkadan yiye yiye ağız tadı bozulduğundan zaman farkı ortaya çıkmaz nas'olsa. ama naapiiim, dürüstüm ve işe itiraf ederk başlıyorum işte...
haa, bu arada, adil olmak adına belirteyim ki eğer halt fırkası haricinde bir sol, sosyal demokrat, demokratik sol (ne demekse!) vs. bir parti hakkında "aman bunlar farklı, chp baykal'dan kurtulana kadar bu tarafa meyledeyim," gibi, neticede kendiniz aldatmaktan başka bir işe yaramayacak yorumlarınız varsa, garfucius size baştan söylesin, hemi de bodurumca: aynı geliiiiirrrr...
mesele mantıkta mirim, mantıkta!
CHP Bir Ümitsizlik Dergahıdır
Cumhuriyet Halk Partisinin, kökeni İttihatçılığa uzanan ve Osmanlı – Cumhuriyet geleneğinin ülkede kapitalizmi (hala) yerleştirmeyi başaramamış olmasından dolayı, Atatürk’ ün bile çare bulamadığı yapısal bir hastalığı vardır. Bu illet, kırmızı bir filin ard nahiyesi kadar bariz ortada durmakla birlikte, esasen toplumun bütününce fazla önemsenen bir konuya temas etmediği için, pek de farkedilmemektedir : Okumuş, ya da diplomalı cehalet…
Türk toplumsal tarihinde eğitimin yeri malumdur : İster padişah efendimizin kutsal vücutlarına, ister o kudsiyeti Memurin Muhakemat Kanununa yayacak kadar kendine maleden saltanat sonrası bürokrasi örgütüne hizmet etsin; devlet için memur yetiştirmek.
Kapitalizm gereği, üretime yönelik bilme ve örgütlenme becerileri ile donanmış nesiller yetiştirmeye ihtiyaç hissetmeyen İstanbul – Ankara bürokrasileri için, bilgi ancak usul, adab ve adet ile sınırlı kaldıkça makbuldür. “Bilim”in tohumunu saçan “sorgulama” ve “tartışma” gelenekleri, maazallah, aykırı bir takım doğrulara götürebilecekleri endişesi ile, kudsiyete karşı küfür addedilir. Bu yüzden, ne entellektüel hayatımızda yeniliğe, ne de siyasal geleneğimizde çoğulculuğa rastlanabilir : Düşünce ya statükocudur, ya tepkisel; “muhalefet” ya isyan ile eşanlamlıdır, ya da uzlaşmaz kavgacılık ve hizipçilikle.
Eğitim böyle iken, eğitilenin “diploma”sı da “talim”den, yani “bilimlendirme”den çok, “terbiye”, yani mevcuda uyum kıstasına yüz dönmek zorundadır. Yani, kısaca, “okumuşluk” lazımdır, çünkü mevki böyle elde edilir, “bilgi” diplomayı almak için almaya yetecek ölçüde ve alıncaya kadar gereklidir. Ahalinin mektep medrese görmemiş çoğunluk kesimi zaten adet ve alışkanlıkları dışında her konuda cahil kalmayı erdem saydığından, "diplomaya yeter" bilgi ile okumuşluk varakasını koparan herkes, halk indinde alim sayılır. Alimin de, arkasında memuriyet kaynaklı devvlet gücü yoksa, zaten pek esamisi okunmadığından, ilminin de pratik hayatta pek hükmü olmaz.
***
Kapitalizmin ana fikri, fırsat değerlendirmeye, değerlendirilebilecek fırsatlar tükendikçe yeni fırsatlar yaratmaya, çeşitlenmeye ve çoğulculuğa, dolayısıyla, üsttekilerin her zaman hoşuna gitmese de, girişimcilik balının kaçınılmaz keçiboynuzu olan serbestiyete prim vermeye dayanır. Diplomalı cahil kadrolar, genel tutum itibarı ile kapitalizme de karşı çıkmak zorundadırlar, çünkü donanımları rekabete elverişli değildir. Serbesti de onlar için ne halt edeceği bilinemeyen cinleri sihirli lambalardan salıvermek kadar risklidir. Kontrol, kapıları kapatmaktan, olanı iyisi ve kötüsü ile muhafazadan geçer. Zaten, eğer kontrol “biz”de ise herşey ala, “başkaları”nda ise herşey berbattır.
Yönetim ve siyaset anlayışı da bu basit ilkeden ibarettir. Tabii, Afrika bozkırlarında bile bu gerçeği doğrudan yutacak kadar bol enayi artık kalmadığından, politik söylem, hamasiyatla belirlenir... Boş laf, asla modernite temelindeki en büyük taş olan matematik mantık ile beslenen analitik düşüncenin yerini tutamayacağından, er geç kutsal kavramların da cılkı çıkar ve bir bakarsınız adamın biri zuhur edip, “Senin gözlerin var ya, vatan millet sakarya” diye bir pop abesliğini haykırmakta hiç beis görmemiiiiş.
***
CHP’ den “vatan millet pop’una” uzanan çizgi de, kırmızı filin sallanan kırmızı kuyruğu kadar ortadadır. Fırkaya, tarihi boyunca seçimle meclis salt çoğunluğunu kazandıramayan siyasi erkan, asla seçmen kütlelerinin gerçek yönelimlerini deşifre etmeyi becerememiştir. Tabanının çoğunluğu ilkokul üçten terk, “elit” takımı da kitaba küskün okumuşlardan müteşekkil örgüt, hakim hizibin dogmalarını halkın talepleri diye yutturan İttihatçı artığı geleneğe boğulurken bulduğu saman sapı gibi sarılmıştır.
Ortaya tutucu, doktriner, popülist, refleksleri zayıf, dolayısıyla da sorunu tanımlayıp, tanıyıp, çözüm getirmekten aciz bir siyasi ucube çıkmıştır.
Cumhuriyet Halk Fırkası, bugün ne bir yığın partisidir, ne bir sınıf partisidir ne zinde güçlere yeterli güveni aşılayıp, son zamanlarda yaydığı imajın içini doldurmayı ve “devlet partisi” haline gelmeyi becerebilmiştir. Özelleştirmeden partiler kanununa, YÖK denen faciadan sosyal güvenlik reformuna, asayişten hükümet meselesine kadar hiçbir konuda da tutarlı bir fikri ya da siyasası zikredilmiş değildir.
***
Cumhuriyet Halk Fırkası, Türkiye siyasetinin asla açıkça telaffuz edilmeyen gizli aksiyomasının da örtülü şampiyonudur: Demokrat olunmadan da demokrasinin olabileceği zırvasına, için için ama yürekten inanır. Demokrasiyi hala kavrayamamıştır ve sandık saplantısı ötesinde bir demokrasi felsefesinden mahrumdur. Onun için, işine öyle gelirse, oy sayımı uğruna 70 milyon vatan evladını ev hapsine tıkmakta da sakınca görmemiştir, demokrasinin tarifinin devlet yetkesinin ve yetkilerinin birey hakları önünde sınırlanması demek olduğunu da asla anlayamaz.
CHP, 1983 seçimlerinden beri ama şu, ama bu isimle hep politika sahnesinde olagelmiştir. Bu 15 yıllık süre içinde koca Sovyet imparatorluğu bile yıkılmış ama, CHP güya karşı olduğu YÖK’ ün kaldırılması, bir zamanlar meclisi birbirine katarak engellediği DGM’ lerin Anayasa’ dan çıkartılması, adalet reformunun gerçekleşmesi ya da buna benzer çeşitli 12 Eylül safrası sorun hakkında ciddiye alınabilecek hiçbir girişimde bulunmamıştır. Demokrasinin Fırka’ ya şükran borcu mevcut değildir.
CHP’ nin çoğunluğu ilkokul üç terk delege taifesi ile umumiyetle okur yazarlıktan vareste okumuş elitleri, dibi delik gemide hep birlikte batıldığını unutup, suyu kimin boşaltacağı kavgasına düşen kaçak yolcuları andırmaktadırlar. Kendilerine “siyaset” hamurundan yoğurdukları kısıtlı sanal dünyalarında, sanal yerel sorunlarını evrensel sanarak politikacılık oynamaktadırlar. Gençliğinde “domates” lakabıyla maruf, asık yüzlü, saldırgan tavırlı genel başkanlarından, devlet dairesi duvarı suratlı bahriyelibaşı genel sekreterlerine; en “aydınlanmacı laik” milletvekilinden, en ücra yurt köşesindeki ilçe başkanlığı çaycısına kadar, hiçbir CHP’ linin “muhtarlık sisteminin totalitarizmin bir aracına dönüşüp dönüşmediği”; ya da “emeklilerin maaş kuyruğuna girmeden ve kuyruklarda terk-i dünya eylemeden üçaylıklarını kredi kartı ile çekmeleri imkanının sağlanıp sağlanamayacağı,” gibi gündelik konularda anlamlı bir cevabı yoktur. Daha doğrusu, kendince tutarlı sayılabilecek en muhtemel cevaplar, “muhtarların ulusal güvenliğe yardımcı olduklarını” iddia eden veya “ödentiler bizzat emeklilere yapılmazsa, öldüklerinde varislerinin devleti dolandırabilecekleri” varsayımına dayanan faşizan özlü tezler içerecektir.
En acıklısı da, sıradan CHP’ lilerin ekseriyeti, bu cevapların neden “faşizan içerikli” olduklarını akıl edemeyeceklerdir.
***
“Dürüstlük timsali” diye ortaya çıkıp, boğazlarını aşan skandalların selinden pos bıyıklı katil Apo’ nun ipine sarılarak kurtulmaya çalışan (**) 55. Hükümetin, demokrasiyi Türkiye’ nin gündeminden çıkarmak ile başlayan pek çoğu olumsuz icraatının en kötü sonuçlarından biri, Demirel’ in “yarı başkan” olarak siyasi kariyerini Çankaya'da sürdürmesi olasılığını bir “umut” seviyesine yükseltmek ise, daha acı ve kalıcı zararları da CHP’ nin (değiştirmeyi akıl edemediği seçim sisteminde) oy barajını aşmaktan korkmayabilecek popülariteye ulaşmasına sebep olmasıdır.
***
Damga pulunun kaldırılmasından, dış politikada Ukrayna’ nın desteklenmesine kadar hiçbir konuda slogan ötesinde düşüncesi, hatta bazan sloganı bile bulunmayan Cumhuriyet Halk Fırkası, “cumhuriyet”in “demokrasi”nin Osmanlıca karşılığı olduğunu kavrayana dek, ancak İttihat ve Terakki Fırkasının karikatürü kılığında siyaset yapabilecektir. İmparatorluğu anlamsız savaşlarda helak eden öncülleri gibi, onlar da damga pulu örneğindeki “basit” ve “önemsiz” meselelerin ahalinin tepe tüylerini nasıl ayağa diktiğini hayal edemeyecek kadar uygun adım yürümektedirler.
--------
(*) Halk Fırkasının hala tahtel şuurunda yatan demokrasi anlayışının simgesi 1946 maskaralığı, seçimden sayılmamaktadır.
(**) Ve CHP’ nin beceriksizliği sayesinde bunu ya başarabilecek, ya da bundan puan kazıyabilecek kadar avantajlı bir konuma gelen…
Monday, April 9, 2007
sıkılmıyor musunuz?
gündelik siyaset oldum olası bana bunaltı verir de, şu cumhurbaşkanlığı meselesi ortaya atılalı patetik ölçekte sıkıcı bir insan topluluğuna dönüştüğümüze kani oldum iyice. en dolu gazetesi beş dakikada, küçük ilanlar dahil 10 dakikada tükenen, hayattan haber verecek kanal diye açılan tv kurumlarının medet ve salahı spor yayını yapmakta bulduğu, hiç bir şeyin doğru dürüst işlemediği ama herkesin kendisinden ve aidiyetlerinden alabildiğine memnun, mağrur ve mesud olduğu bir toplum için elbet de yeni zihni ilgi alanları, ecinni tayfasının cirit attığı perili evlerin çocukça cazibesinden çok ötede, korkulası keşfedilmemiş kıt'alardır. tıpkı, cihan fatihi atalarımızın okyanus enginleri karşısında kilitlenip donmalarına yol açan o tarihi endişe gibi, ezberimizi zorlayan her olgunun ve kelamın karşısında kılıcımıza davranmamızın sebebi bu keşif allerjisinden başka ne olabilir ki? onun için de, bildiğimiz yaveleri tekrar eder durur, bu aynılığın verdiği güven ortamında ne kadar yeknesak, ne kadar kısıtlı, ne kadar içe dönük, kabaca otistik olmaya başladığımızı görmezden gelip, göreni de kör ederek tarih üstüne tarih devirir dururuz. böylesine içe kapalı yaşayınca, cilası aşırı kullanımdan aşınmış avadanlık gibi, üzerinde söylenmedik laf kalmamış olay ve nadiren de fikirler üzerinde aynı sözleri ezerek konuşur dururuz. sıkılmadan ama sıkarak!
oysa düşünebilmek yeni gerçeklikler yaratabilmek için gereklidir. gerçeğin de, ne sonu ne sınırı bulunduğuna göre, etrafımızdaki evren ile bizi bağdaştıracak öge, tecrübelerimiz ile, evreni "tecrübe edilebilir gerçekler" halinde bize sunan düşünceden başka bir şey değildir. düşünmek ise de sıkılmak ile başlar, çünkü psikoloji ile uğraşan en akıllı alimlerin apayrı yollardan gelip de buluştukları üzere, bilinç bir aykırılık duygusundan ibarettir.
hayırlı tayyibler efendim! sıkıldıysanız biraz da süper lig verelim...
oysa düşünebilmek yeni gerçeklikler yaratabilmek için gereklidir. gerçeğin de, ne sonu ne sınırı bulunduğuna göre, etrafımızdaki evren ile bizi bağdaştıracak öge, tecrübelerimiz ile, evreni "tecrübe edilebilir gerçekler" halinde bize sunan düşünceden başka bir şey değildir. düşünmek ise de sıkılmak ile başlar, çünkü psikoloji ile uğraşan en akıllı alimlerin apayrı yollardan gelip de buluştukları üzere, bilinç bir aykırılık duygusundan ibarettir.
hayırlı tayyibler efendim! sıkıldıysanız biraz da süper lig verelim...
Wednesday, April 4, 2007
şarkılarla seyyahat
son 30 yılda yazılan şarkıların sözlerini inceleyerek türkiye'de ne tür metamorfoz maceraları yaşandığını izlemek mümkün değil mi?
bence, tarihin mecra değiştirdiği bazı dönemeçlerde zamanın ruhunu özellikle de sözleri ile, kilometre taşı gibi imleyen şarkılar mevcuttur. bunlar, benim gibi kat'iyyen snob sınıfından sayılıp, asla türkçe musiki ile alakadar olmayanların bile dolmuş, taksi, kahve, kafe, lokanta, meyhane vb. ses veren cihazlarından mecburen dinleme eziyetine katlandıkları, unutulası ezgileriyle yave ve vaveyla bolluğunun arasından bile sıyrılıp, zihine adeta tokmakla çakılan çivi misali saplanan "asar" (*) sınıfında yeralırlar. bunları bir sınıfa sokmak imkan haricidir. ne türkü denebilir, ne de edebiyat derslerindeki anlamıyla şarkı. kesinlikle klasik değildirler, hatta kalıcılıkları bile münakaşa götürür. belki en popüler, best-seller vs. olamazlar ama yukarıda saydığım "taşıyıcılar" vasıtası ile yaygın olarak çalınır, evrensel olarak kulaklara çarparlar.
bir zaman dilimi içinde tutunurlar. o zaman diliminde mutlaka yoğun bir sosyal hareketlilik mevcuttur. muhtemelen de hareketin öznelerine özgü seslerdir; ömürleri, hareket dalgalarının yoğunluğu ile doğru orantılıdır. özellikleri, bir şekilde dinleyenleri etkileri altına alıp, önerdikleri duyguları onların davranışlarına yansıtabilmelerindedir. tabii ki bu bir sihir ya da mucize değildir. o kişiler bu duygulardan etkilenmeye hazır, hatta taht-el şuurda istekli oldukları için etkilenirler.
hatırımda kalan böyle birkaç şarkıdan ilki, 1960'ların sonlarına doğru akdeniz'in en doğusundan ege'nin en kuzeyine kadar bir yaz boyunca köy, kasaba, şehir her uğradığım yerde işittiğim "beyaz atlı" şarkısıdır. "çıkın gayri dağlar taşlar aradan beyaz atlı şimdi geçti buradan, beyaz atın süvarisi yorulmuş, beyaz atın süvarisi canevinden vurulmuş" kafiyelerinde tekrar edilen saçma lirik, esasen köyden şehire nüfus akışının modal eğrisi ile eş zamanlıdır. öz hala köylüdür. simgesellikte teknoloji değil, hala doğa egemendir. lirik, pek de anlaşılmadan yaşanan "sosyal hareketlilik"in anlamını sorgular. göçle yokolmaya koyulan nostaljik kayıpları anlamaya çalışır. motif vahim kırsaldır, özleme ve kavuşamama, kader oyunları karşısında bitkin düşme, kadın ve erkek arasındaki aşılamaz mesafe gibi örgüler ile de belirginleşir. şarkı, alabildiğine halktır.
darbeler, idamlar, cinnet ve cinayet ile damgalı 70'leri simgeleyen bir şarkı varsa, benim hafızama nakşolmamıştır. bu on yıl bir "marş"lar dönemidir. marş, yani yürüyüş, artık tekelleşebilme yeteneğini kazanan sanayi çevresinde örgütlenen ama eski teknoloji, ağır emek-yoğun üretim ve 50'lerde başlayan gecekondulaşmanın "norm" haline dönüşmesi ile simgelenen bir şehire yığılma olgusuna doğrudur. sanayi mahdud da olsa, nüfus aşırıdır. mekanların istiab haddini aşan sayıda kişi bir yerden bir yere nakl-i hane eylemektedir. üretken olamayan bir sosyal ve siyasi iktisadiyat içinde şehire taşan nüfus medar-ı maişeti de taşkın yöntemlerde arar. bir yandan da sınırları irrasyonel bir oportünizm ile mantık dışı yöreler doğru metastas yapan şehirlerde "işe giden" halk da "toplu taşım" araçlarından salkım saçak taşmaktadırlar.
işçiye dönüşmeye başlayan köylü, sendika, grev, toplu sözleşme derken artan milli gelirden kaptığı pay yükseldikçe, şehrin hayat biçimine de fırçasındaki renkleri bulaştırmaya girişmiştir. bir yandan da kökende aynı köylülükten beslenen vahşet, sağdan soldan yaşamı her boyutuyla yoksullaştırmakta, çok renkli şehirler kan kırmızısı ve çizme karası esvab kuşanmaktadır.
"ihtilal" olup, 80'lere girildiğinde, iki müzikal fenomen belirir: önce, özal-izm zengini ne yerli ne batılı klasik bilgi ve zevklerle bağdaşabilen gecekondu mezunu, yeni sınıfların paranın tadını çıkarmanın yolu sandıkları "haydi eğlenelim" saplantısını yansıtan, "armudun iyisini yer misin, hesabı lütfen öder misin" ve de dillere destan "mastika, mastika, cigarası malbora..." gibi sözleri ile sulukule-gırgıriye zırvalığı. diğeri ise, artık takvime, saate göre çalışma ve yaşama düzenini ayarlamak zorundaki yeni şehirlinin halini anlatan şarkılar - mesela, "bir pazar günü" karşılaştığı, tanıştığı, buluştuğu sevgilisini yine bir pazar nasıl kaybettiğini anlatan işçinin ağıdı gibi.
üçüncü bir janr ise, en açık biçimiyle, 1980'lerdeki yeni düzenin genel refah düzeyindeki artışı yaygınlaştırması ile büsbütün lumpenleşen kenar mahallelerdeki yeni ilişki biçimlerini yansıtan bir şarkıda yansımaktadır . hatırladığım kadarıyla, şarkıcı da ayşe mine'dir. kaset teybe sokulur, dinleyen erkek, mesela minibüs şoförü, şöyle hafiften bıçkın eda ile cigarayı yakar, koltuğunda kaykılır, dirsek camdan sarkar. işporta işi koyu plastik camlı güneş gözlüğünün sakladığı hınzır nazarlar görünmez amma, bıyıkaltından, yandan çarklı keskin bir gülüş dudaklara kondurularak şarkı dinlenir: "gülerken ağlatır erkek milleti, severken öldürür erkek milleti, bırakıp da gider erkek milleti"... ve de erkek milletinin bunca haltı yiyen hazirundaki bilcümle efradı da, fenomenolojist bir bilgelik içinde "eee, hayat böyle yoldaş, n'apcaksın, mukadderat..." der gibilerden ayşe mine'ye acıma ile de süslü bir üstünlük taslama havasına hemen bürünürler.
buradakiler, aklımda kalan, toplumsal dönüşümün insani kesitlerinden birkaç enstantane sunan lirik örnekler sadece. acaba yıllar boyunca en çok satan ya da dinlenen yüzlerce şarkı sözünün incelemesi yapılsa, noktaları birleştirerek aşina şekiller keşfedilen bir bulmacayı çözer gibi, poz poz "erkek milleti", "işçi sınıfı", "köyden gelmiş baskı altındaki kız", "özgürleşen kadın", "modern aşk" vs. portreleri resmedilemez mi? ve bu arada, ülkenin insanlarının duygusal haritası çizilemez mi?
en önemlisi hamasi ve marazi duygusallık fırtınalarında ceviz kabuğu gibi sallanan toplumsal psikoloji gemimizin rotasında mantığın neden temel bir alçak basınç alanı olarak kaldığına ışık tutulamaz mı?
------
(*) "eser"in çoğulu asar ilk a üzerinde aksan ile yazılır ama ben bu alette o işaret nasıl konur hala öğrenemedim. aksan iki a' ya da konursa, "asır"ın çoğulu olur.
bence, tarihin mecra değiştirdiği bazı dönemeçlerde zamanın ruhunu özellikle de sözleri ile, kilometre taşı gibi imleyen şarkılar mevcuttur. bunlar, benim gibi kat'iyyen snob sınıfından sayılıp, asla türkçe musiki ile alakadar olmayanların bile dolmuş, taksi, kahve, kafe, lokanta, meyhane vb. ses veren cihazlarından mecburen dinleme eziyetine katlandıkları, unutulası ezgileriyle yave ve vaveyla bolluğunun arasından bile sıyrılıp, zihine adeta tokmakla çakılan çivi misali saplanan "asar" (*) sınıfında yeralırlar. bunları bir sınıfa sokmak imkan haricidir. ne türkü denebilir, ne de edebiyat derslerindeki anlamıyla şarkı. kesinlikle klasik değildirler, hatta kalıcılıkları bile münakaşa götürür. belki en popüler, best-seller vs. olamazlar ama yukarıda saydığım "taşıyıcılar" vasıtası ile yaygın olarak çalınır, evrensel olarak kulaklara çarparlar.
bir zaman dilimi içinde tutunurlar. o zaman diliminde mutlaka yoğun bir sosyal hareketlilik mevcuttur. muhtemelen de hareketin öznelerine özgü seslerdir; ömürleri, hareket dalgalarının yoğunluğu ile doğru orantılıdır. özellikleri, bir şekilde dinleyenleri etkileri altına alıp, önerdikleri duyguları onların davranışlarına yansıtabilmelerindedir. tabii ki bu bir sihir ya da mucize değildir. o kişiler bu duygulardan etkilenmeye hazır, hatta taht-el şuurda istekli oldukları için etkilenirler.
hatırımda kalan böyle birkaç şarkıdan ilki, 1960'ların sonlarına doğru akdeniz'in en doğusundan ege'nin en kuzeyine kadar bir yaz boyunca köy, kasaba, şehir her uğradığım yerde işittiğim "beyaz atlı" şarkısıdır. "çıkın gayri dağlar taşlar aradan beyaz atlı şimdi geçti buradan, beyaz atın süvarisi yorulmuş, beyaz atın süvarisi canevinden vurulmuş" kafiyelerinde tekrar edilen saçma lirik, esasen köyden şehire nüfus akışının modal eğrisi ile eş zamanlıdır. öz hala köylüdür. simgesellikte teknoloji değil, hala doğa egemendir. lirik, pek de anlaşılmadan yaşanan "sosyal hareketlilik"in anlamını sorgular. göçle yokolmaya koyulan nostaljik kayıpları anlamaya çalışır. motif vahim kırsaldır, özleme ve kavuşamama, kader oyunları karşısında bitkin düşme, kadın ve erkek arasındaki aşılamaz mesafe gibi örgüler ile de belirginleşir. şarkı, alabildiğine halktır.
darbeler, idamlar, cinnet ve cinayet ile damgalı 70'leri simgeleyen bir şarkı varsa, benim hafızama nakşolmamıştır. bu on yıl bir "marş"lar dönemidir. marş, yani yürüyüş, artık tekelleşebilme yeteneğini kazanan sanayi çevresinde örgütlenen ama eski teknoloji, ağır emek-yoğun üretim ve 50'lerde başlayan gecekondulaşmanın "norm" haline dönüşmesi ile simgelenen bir şehire yığılma olgusuna doğrudur. sanayi mahdud da olsa, nüfus aşırıdır. mekanların istiab haddini aşan sayıda kişi bir yerden bir yere nakl-i hane eylemektedir. üretken olamayan bir sosyal ve siyasi iktisadiyat içinde şehire taşan nüfus medar-ı maişeti de taşkın yöntemlerde arar. bir yandan da sınırları irrasyonel bir oportünizm ile mantık dışı yöreler doğru metastas yapan şehirlerde "işe giden" halk da "toplu taşım" araçlarından salkım saçak taşmaktadırlar.
işçiye dönüşmeye başlayan köylü, sendika, grev, toplu sözleşme derken artan milli gelirden kaptığı pay yükseldikçe, şehrin hayat biçimine de fırçasındaki renkleri bulaştırmaya girişmiştir. bir yandan da kökende aynı köylülükten beslenen vahşet, sağdan soldan yaşamı her boyutuyla yoksullaştırmakta, çok renkli şehirler kan kırmızısı ve çizme karası esvab kuşanmaktadır.
"ihtilal" olup, 80'lere girildiğinde, iki müzikal fenomen belirir: önce, özal-izm zengini ne yerli ne batılı klasik bilgi ve zevklerle bağdaşabilen gecekondu mezunu, yeni sınıfların paranın tadını çıkarmanın yolu sandıkları "haydi eğlenelim" saplantısını yansıtan, "armudun iyisini yer misin, hesabı lütfen öder misin" ve de dillere destan "mastika, mastika, cigarası malbora..." gibi sözleri ile sulukule-gırgıriye zırvalığı. diğeri ise, artık takvime, saate göre çalışma ve yaşama düzenini ayarlamak zorundaki yeni şehirlinin halini anlatan şarkılar - mesela, "bir pazar günü" karşılaştığı, tanıştığı, buluştuğu sevgilisini yine bir pazar nasıl kaybettiğini anlatan işçinin ağıdı gibi.
üçüncü bir janr ise, en açık biçimiyle, 1980'lerdeki yeni düzenin genel refah düzeyindeki artışı yaygınlaştırması ile büsbütün lumpenleşen kenar mahallelerdeki yeni ilişki biçimlerini yansıtan bir şarkıda yansımaktadır . hatırladığım kadarıyla, şarkıcı da ayşe mine'dir. kaset teybe sokulur, dinleyen erkek, mesela minibüs şoförü, şöyle hafiften bıçkın eda ile cigarayı yakar, koltuğunda kaykılır, dirsek camdan sarkar. işporta işi koyu plastik camlı güneş gözlüğünün sakladığı hınzır nazarlar görünmez amma, bıyıkaltından, yandan çarklı keskin bir gülüş dudaklara kondurularak şarkı dinlenir: "gülerken ağlatır erkek milleti, severken öldürür erkek milleti, bırakıp da gider erkek milleti"... ve de erkek milletinin bunca haltı yiyen hazirundaki bilcümle efradı da, fenomenolojist bir bilgelik içinde "eee, hayat böyle yoldaş, n'apcaksın, mukadderat..." der gibilerden ayşe mine'ye acıma ile de süslü bir üstünlük taslama havasına hemen bürünürler.
buradakiler, aklımda kalan, toplumsal dönüşümün insani kesitlerinden birkaç enstantane sunan lirik örnekler sadece. acaba yıllar boyunca en çok satan ya da dinlenen yüzlerce şarkı sözünün incelemesi yapılsa, noktaları birleştirerek aşina şekiller keşfedilen bir bulmacayı çözer gibi, poz poz "erkek milleti", "işçi sınıfı", "köyden gelmiş baskı altındaki kız", "özgürleşen kadın", "modern aşk" vs. portreleri resmedilemez mi? ve bu arada, ülkenin insanlarının duygusal haritası çizilemez mi?
en önemlisi hamasi ve marazi duygusallık fırtınalarında ceviz kabuğu gibi sallanan toplumsal psikoloji gemimizin rotasında mantığın neden temel bir alçak basınç alanı olarak kaldığına ışık tutulamaz mı?
------
(*) "eser"in çoğulu asar ilk a üzerinde aksan ile yazılır ama ben bu alette o işaret nasıl konur hala öğrenemedim. aksan iki a' ya da konursa, "asır"ın çoğulu olur.
Subscribe to:
Posts (Atom)